
Eskiden nasıl yaşardınız? Ne yer ne içerdiniz?
Hamdiye Ana: Yoksulluk diz boyuydu. Katliamdan sonraki yıllarda bile devlet hala yasaklar koyuyor, baskı uyguluyordu bize. Kıtlık içinde yaşıyorduk. Bazen yiyecek ekmek, içecek çay bile bulamazdık. Darıdan ve arpadan da un yapılırdı eskiden. Buğday unuyla karıştırılıp ekmek yapardık. Yoksullukta ekmek, bal, şeker gibiydi bizim için. Bir kaç koyun, keçi sahibi olan zengin sayılırdı. Davar sahibi olmayan bu yiyecekleri dahi bulamazdı. Sebzeyle hiç tanışmamıştık daha.
Kömbe zengin yemeğiydi
Azime Ana: Biz nanê tîrê (yufka ekmeği), keşke, kömbe, çavbelek, helvayla beslenirdik, sarmısak kırardık. Yoğurdu kurutma işlemine adını verdiğimiz keşkeyi, daha sonra ezip çorba yapardık. Çavbelek ise; bulgur, ezilmiş keşke, sarmısak, tereyağı ve kekikten meydana gelen bir yemektir. Dağlarda çeşitli pancar çeşitleri de toplardık. Kahvaltı çeşitlerimiz yoktu. Yoğurt ya da çökelek ve ekmek ile geçiştirirdik. Yufka ekmeğin yuvarlanıp tepsiye dizilmesi ve üstüne tereyağlı ve sarmısaklı yoğurt veya ayranla servis edilen 'sîrêrûn' yemeğiydi bizim en meşhur yemeğimiz. Peynir ve tereyağını, para getirsin diye satardık. Bir misafir geldiğinde, bizim için o gün adeta bayram havasında geçerdi. Onlara koyun kesilirdi, kömbe yapılırdı mesela. Kömbe, bizim için bir lüks bir yemekti.
Evin gelini iseniz...
Hamdiye Ana: 15 günde bir çamaşır yıkamak için derelere inerdik. Eskiden aileler kalabalık halde yaşarlardı, dolayısıyla yükümüz de ağırdı. Ödül olarak da içimizden birini bu kömbeyi hazırlamak için görevlendirirdik. Kömbe yiyeceğimizin sevinciyle, moralle, çabucak yapardık işimizi. Sabun olmadığından, yerine temizlik malzemesi olarak kül kaynatıp kullanırdık. Elbise çitilemekten ellerimizin yüzeyine kan birikirdi.
Hele evin gelini iseniz, 'bir şey yemeden de yaşayabilirsiniz' gözüyle bakılırdı size. Ev ahalisinin yediklerinden artakalırsa yerdik ancak. Gelinlerin oturup istirahat etmesi mümkün müydü? Kapı diplerinde ayakta bekleyip hizmet ederdik. Yeni gelin bir ay dışarı çıkmaz, kayın babaya gözükmezdi. Bir ay boyunca perde arkalarında yaşardık.
Hanım Ana: Eskiden sen evlendin mi, o evden ölün çıkardı ancak. Gönlün olmadan kaçırılsan, hiç mutlu olmasan dahi o adamla bir ömür boyu birlikte yaşamak zorundaydın. Zordu tabii. Ben de 15 yaşında kaçırıldım. Niye yalan söyleyeyim. 82 yaşındayım, bugüne kadar da sevmedim onu. Çünkü ben başkasını seviyordum. Kimse sormazdı ki 'senin gönlün var mı, yok mu' diye. Büyükler beğenirse biz de evlenmek zorunda kalıyorduk. Ben çok çektim.
Eskiden düğün kutlamaları nasıl yapılırdı?
Hanım Ana: Şimdiki düğünlerde davetiyeler basılıp gönderiliyor. Ama zamanımızda elma, şeker alıp teker teker evler ziyaret edilirdi. Akrabalara ise 'peşere' dediğimiz yağlı ekmek ikram edilirdi. Yakın komşuların kapılarının önüne kadar davul-zurnayla eşlik edilirdi. Cuma akşamı davul zurnayla başlar, o gün sadece öz akrabalar toplanırdı. Buna 'zeyi' denirdi. Cumartesi günü halk toplanıp gün boyu eğlenirdi. Pazar sabahı ise, gelini ata bindirip dolaştırdıktan sonra evin önüne oturtulurdu. Damatla müsahibi dama çıkar, damat eline aldığı elmayı gelinin başına isabet ettirmeye çalışırdı. Damadın, gelinin başına isabet ettirmesi, ömür boyu birlikte mutlu olacakları anlamına gelirdi. Şimdi bir-iki saatlik eğlenceyle geçiştiriliyor. Tadı tuzu yok düğünlerin. İnsanda bir anı bile oluşmuyor. Eskiden bir heyecanla hazırlık yapılır, yemekler hazırlanırdı, özenle hizmet edilirdi.
Doğumların da bir ritüeli vardı
Hastane olmadan nasıl doğum yapıyordunuz?
Adile Ana: Çocuklarımızı hastanelerde değil; evde veya yazı yabanda doğururduk. Kimse doktorlara gitmezdi ki. Kaynana, elti veya köyde bir bilen kadın doğurturdu. Dokuz çocuk doğurdum, hiçbirinde de doktora gitmedim. Soğuktan korunsunlar diye, ateş üzerinde kumu ısıtıp, bez üzerine serip çocuklara sarıyorduk. Yazı yabana, koyun gütmeye çocuklarımızı da sırtlayıp götürmek zorundaydık. Çocuklarımızın hali de zordu yani.
Ama doğumların da bir ritüeli vardı. Mesela, kadın doğum yaptıktan sonra köyün bütün çocukları eve toplanır, üç gece boyunca sabaha kadar beklerlerdi; Elkê Şevê adlı bir melek ciğeri (doğan çocuğu) alıp götürmesin diye. Çocuklar gece boyunca evde salıncak kurar, oyunlar oynarlardı. Gece uyuyanların elbiselerini, yorganlarını birbirlerine bağlayıp eğlenirlerdi. Genç kadınlar hedik, yemek yapıp dağıtırlardı. Bebeği kırkıncı günden önce dışarı çıkarmanın günah olduğuna inanırdık. Bir de doğuran kadın, 'ayıp'tır diye bir-iki gün boyunca kayınbabaya gözükmezdi. İş yaptırmazlardı 'evin bereketi kaçmasın' diye.
Peki bayramları nasıl kutlardınız?
Azime Ana: Oniki İmamlar, Gağand, Xızır bayramlarını kutlardık. Gağand'da hedik pişirir, zerfet yapardık. Adak adar, ziyaretlere giderdik. Xızır'da üç gün oruç tutar, Qawut yapardık. Qawut, buğday kavrulduktan sonra destar dediğimiz el değirmeniyle öğütülür. Perşembe akşamı pencerenin önüne koyar, üstünde çıra yakardık ki, Xızır gelsin bereket getirsin eve. Sabah da Qawut'u tabaklara doldurup üzerine tereyağı gezdirir, gelen konu komşuya ikram ederdik. 12 İmamlarda da aşuremizi yapıp evlere dağıtırdık, evimize gelen misafirlere ikram ederdik. Bu geleneklerimizi köylerimizde halen yaşatıyoruz.
Evin önündeki dikili taşlar
Toplumda suç işleyenlere karşı yaklaşımınız nasıldı?
Hamdiye Ana: Eskiden suçluları dedeler yargılardı. Ceza olarak da suçlunun kapısına taş dikerlerdi. Bir evin önünde dikili taş varsa, 'bu evde suçlu var' demekti. Kimsenin suçluyla konuşmayacağı anlamına gelirdi bu. Suçlunun sürüsü dahi köyün sürüsüne katılmazdı. Cemaatten uzak tutup dışlarlardı. Dedeleri dinlemeye getirilmezlerdi. Başkasının eşiyle evlenenler, 'zina' suçu işleyenler 'düşkün' olarak tanımlanır, ömür boyu affedilmezlerdi mesela.
Küçükken büyüklerimiz başka cezalardan da bahsederlerdi. Koç keserlermiş, eti kazanda pişirirlermiş mesela. Suçluyu da bacadan kafa üstü aşağıya sarkıtırlarmış. Bir daha o suçu işlemesin diye, suçlu dumandan boğulacak duruma gelene kadar bekletirlermiş.
Dedelerin sözü çok tutulurdu. Kan davaları olanların arasına dede girince hemen barış olurdu. Küslüleri barıştırır, haksızlık davalarını çözüme bağlardı. Öyle devlete şikayet durumu yoktu yani.
Eski zamanları yad ediyor musunuz?
Hamdiye Ana: Gece gündüz o günleri yaşıyoruz. O günkü insanları özlüyoruz. Biz küçükken akşamları bir şeyler anlatmaları için yaşlılarımızın ağzına bakardık, dizlerine otururduk. Kim ne yaşamış, '38 Katliamı'nda neler olmuş? Bizim sülalemizden bir sürü insanın kafasını kesmişler, çocukları süngülemişler Seyit Rıza'ya yardım ediyorlar bahanesiyle. Bugün de aynı şey. Şimdi de, "PKK'ye yardım ediyorsunuz" diye insanlarımızı işkencelerden geçiriyorlar. Geçmişte de bugün olduğu gibi yaylaya gitmemize izin vermiyordu devlet. Dêrsim Katliamı'ndan sonra ağaları sürgüne göndermişlerdi. Gittiğimizde asker bizi kovalayıp çıkarıyordu oralardan. Dağ yayla asker kovalıyor, biz kaçıyorduk; taa Yılan Dağı'na kadar kovalıyorlardı. Yaylalar serbestken de ağalar bizden mera parası alıyordu. Yaşam zordu.
Bilmeden yaşayan yanlış yaşar
Geçmişle bugünü kıyaslayacak olursanız, neler söylemek istersiniz?
Azime Ana: Köyde yardımlaşma çoktu. Hepimiz toplanır, bir diğer evin ihtiyacını karşılardık; üstelik karşılıksız olarak... Yoksul ve yetimlere yardım edilirdi. Şimdi verenin selamını bile almamak için kafalarını çeviriyorlar. Kimse paylaşmıyor. Şimdi her şeyimiz var ama biz yine de eski zamanlarımızı özlüyoruz. Bir şeyimiz yoktu ama neşemiz çoktu. Hal hatır sorardık, iç içeydik. Bir komşumuz aç dururken, yediğimiz içtiğimiz boğazımızdan geçmezdi. Sohbetlerimize doyum olmazdı. Ama şimdi böyle mi? Şimdi her şey var ama neşe yok. Kimse kimseyi dinlemiyor. Yaşlılarımız bizim bilgelerimizdi, saygı duyar, tecrübelerini öğrenirdik. Şimdi kimse yaşlıların yanına uğramıyor bile. Bize 'siz eski kafasınız' diyorlar. Biz demiyoruz bizim yaşadıklarımızı yaşasınlar, bizim dediğimizi yapsınlar. Ama en azından atalarının nasıl yaşadığını, ne gibi deneyimlerden geçtiğini bilsinler. Bilmeden yaşasalar, yanlış yaşarlar.
Geleneklerimize nasıl sahip çıkabiliriz sizce?
Hanım Ana: Şimdi adet, gelenekler unutulmuş. Yaşatmak bir yana, bilinmiyor bile. İnsana moral veren adetlerdir. Şimdiki nesil tembel. Bir iş yapmaya bile üşeniyorlar. Biz yazı yabanda sırtımızda çocukla çalışıp çabalarken bile 'of' demiyorduk. Şimdiki imkanlar bizim zamanımızda olsaydı!..
Adile Ana: Geleneklerimize sahip çıkmak bizim elimizde. Sahip çıkmazsak kaybolmakla yüzyüze kalır. Biz kendi inançlarımızı, geleneklerimizi iyi biliyoruz, ama bu bizimle sınırlı. Şimdiki gençlik yanaşmıyor, asimilasyona uğrayınca da "hata annemizde, babamızda" diyorlar. Eskiden bir ekmeği üç-dört ev de olsaydı, bölüşürdü. Biz bir çadırın içinde üç aile kalıyorduk. Şimdi bir daire bir anne-baba ve çocuğa dar geliyor. Hayat başkalaşmış. İlerlemeye ayak uydurmasınlar demiyoruz ama geçmişlerini unutmasınlar. Sitemimiz bunadır. Etrafındaki komşusu aç mı, susuz mu? Bunlara dikkat etsinler, özlerinden kopmasınlar.
SOZDAR DÊRSIM / AACHEN