Sahi, siz hiç annenizin ölüm haberini, kendi kardeşinizden saklayarak yaşadınız mı? Üstelik aynı koğuşta, 24 saati birlikte yaşayarak! Ben iki gündür (15 Haziran 2013) böyle yaşıyorum. Annemizin ölümünü iki gündür kardeşimden saklayarak yaşıyorum!

22 yıldır yolumu gözleyen ve 22 yıldır göremediğim annemin hakikate erişinin haberini 14 Haziran 2013 günü aldım. Böylece 22 yıllık zindan yaşamımda, ikinci kez, iki gözüm iki ırmağa dönüştü. İlki, halk olarak, ulus olarak ve “yetersiz yoldaşlar” olarak hepimizin duvarların diplerinde çöküp ağladığımız, yüreklerimize kan sızan çizgilerle kazıdığımız o lanetli 15 Şubat tarihi olmuştu. Biliyorum, ağladık-ağlıyoruz hepimiz; ölümlerin her türünü her gün yaşayarak. Ağladık-ağlıyoruz elbet, ama hep saklı ve içimize akıtarak.
Ölümler gördük, ölümü hep gülümseyerek karşılayan, açlığa yatan yüreklerde. Ölümler gördük, alevlerle dans ederek yaşamı kutsayan özgür bedenlerde ve ölümler gördük, bombaya, kurşuna göğüs siper eden canlarda. Halen ağlıyoruz ölüme, yaşamın yüce anlamına eriştikçe…Dahası analara ağlarız, bizi var eden ve bizler için daima ağlayan analarımız. Ben de anama ağladım, 22 yıldır göremediğim, dokunamadığım. Gabar’lı anam. Gabar kokan,  Cizîra Botan kokan, elleri yaşam kokan, Gabar’lı güzel annem. Gözleri hep dağ yolunu, zindan yolunu gözleyen, yüreği acılar limanı güzel anam. Demek bekleyemedin beni-bizleri!..
Demek dayamadı yüreğin, bu denli çok, bu denli uzun ayrılıklara. Oysa az kaldı geleceğiz, yakında demiştim en son defaki telefon konuşmamızda. Evet, söz demiştim, İskan’ı da, Gule’yi de alıp, gelecektim. Nihat’ı ise artık şimdi korkmadan söyleyebilirim, gittiğin yerde çoktandır seni bekliyor olacak! Olmadı ana, olmadı. Ne biz gelebildik, ne de sen dayanabildin. Bu denli uzun, bu denli gelmesin gitmelere…
Çiğ düşmüş, bir bahar sabahı, sen mayalarken sevgi kazanını, çalacaktık yürek kapını. Tıpkı köyde olduğu gibi, kuçik (iki taş ocağı) üstünde kabaklı mehîr (buğday çorbası) yapacaktın bize.
Her telefon konuşmamızda moral olsun diye; “xwe ne qehirînin, heps cihê şêran e” derdin. Ben de sana “yadê ama hevalên me yê jin ji hene”, demiştim. Sen de “mane ez jî jiber wê dibêjim cihê şêrane” deyip, Kürt atasözü olan “şêr şêre, çi jine çi mêre” sözüne atıfta bulunmuştun. Yine en son konuşmamızda “hindik ma, bi izna xwedê wê Serok hemû rêyan û hemû deriyan vekê” demiştin.  Evet, ana elleri öpülesi siz analar gibi bizlerde her zaman, her koşulda ona inandık, ona güvendik. Bu inanç bu güvenle ayakta durmaya ve durmaksızın yürümeye devam ediyoruz. Keza, o daima ve her şart altında ya yollar bulmuş ya da yol ve yollar yapmıştır. Hepimizden önce, hepimizden çok, o sizleri, sizler de onu anladınız.
Sevgili anam, bir gün boyunca tabutunun içinde, evin avlusunda yolumuz gözlemişsin! Son nefesini vermeden önce de “ka ma nayê?” diye sormuşsun torunun Bêrîtan’a. Hayır ana, hayır gelemedik ve gelemeyeceğiz. Bekleme anne. Uyu sen, gönül rahatlığıyla. “Çok tehlikeliymişiz, kaçar ya da kaçırılabilirmişiz” diye buyurmuş devlet aklı. Anaların ölü bedeninden korkan bir devlet...
Sen rahat uyu güzel anam ve gözlerin hiç arkada kalmasın, senden sonra gördük ki, meğer ne çok anamız varmış ve meğer senin de ne çok oğul ve kızların varmış. Oğul tadıyla yasını tutmamıza bile izin vermediler; çünkü her biri yüreğimize düşmüş yasını avuçlayıp aldılar yüreklerine. Ama geleceğiz ana, geleceğiz. Oğulların, kızların olarak, geleceğiz sana, kızıl bir gün batımında, analar tilili çekerken, özgürlük halayına, geleceğiz…
Sana ve Mem û Zîn’in diyarına! Haziran’da ölmek mi zor, yoksa Haziran’da anne yasını tutmak mı? Tüm analarımızın ruhu şad olsun! Uğurlar olsun! Ana, uğurlar olsun...  

Mardin E Tipi Cezaevi