„Bugün dünle beslenerek yarına varır“ diyor Berthold Brecht. Bu „besin“in hazmedilebilmesi köklü bir tarih bilinci gerektirir. Bu bilinç sadece geçmişin köklerini bilmek değil, köklerin yaşanılan süreçte de dal-budak saldığının farkında olmaktır. Gelenekten geleceğe giden yol, geçmişe körü körüne bağlılıktan değil, ona duyarlı olmaktan geçer. „Kültür mirası“nın tümden reddedilmesi ne kadar yanlış bir tutumsa, „miras“ın olduğu gibi benimsenmesi ve kutsanması da o derece yanlıştır.
***
Bir çağın sanatını gerçek bir çerçeve içinde görebilmek için her şeyden önce o çağın toplumsal koşullarını, sınıf çelişkilerini ve çatışmalarını, bunların sonucu olan dinsel, düşünsel ve siyasal yapılanmaları incelememiz gerekir. Ancak bu sayede kültür mirasını oluşturan eserlerin, düşünce ve eylemlerin günümüz gerçekliğinde de geçerli (ve etkili) olup olmadıklarını kavrayabiliriz.
Eserlerin şimdiki zamanda hala etkili olabilmeleri, tarafımızdan korunabilmeleri için bir kıstas oluştursa da eski birikimlerin tümünün sürekli olarak gözden geçirilmesi ve yeninin talepleri açısından yeniden değerlendirilmesi yine de bir zorunluluktur. Çünkü her çağın bir öncekine göre daha üst bir düzeyde bir bilinci olacaktır. Buna bağlı olarak sanatçı, duygu, tasarım, anlatım yönünden yaşadığı dönem güncelini ve gerçeğini kucaklamak durumundadır. Yoksa gelenekçiliğin koyu karanlığına saplanır insan. Muhafazakar bir toplumdan yana olan bu gelenekçiler; değişim, yenilik ve moderliğe kuşku ile bakar, otoriter, bağnaz bir yapıyı savunurlar.
Yaşanan sürecin gerçekliğini kucaklayamayan, aksine, ona ayak bağı olan şeyler ayıklanmalıdır. Bu salt sanat ve edebiyatta değil, sosyal yaşamda da geçerlidir. Bir eserin hiçbir yenilik getirmeksizin eski eserlerle benzerlik göstermesi ve onun dışına taşamaması, „besin“in iyice hazmedilememesi, eritilememesi anlamına gelir ki, bu da bünyede ağrı ve sancıya dönüşecektir.
Sanatçı kendisine bırakılan mirası yeniden ele almalı, yeni anlatım olanakları ve sanat yöntemleriyle daha ileriye ulaştırmaya çalışmalıdır. Geçmiş dönemlerden kalan „miras“ın bir bölümü gözden geçirilerek çağdaşlaştırılır, güncelleştirilir ve korunur, bir bölümü de elenerek dışlanır. „Gelenek“ şimdinin talepleri göz ardı edilerek, tümden olduğu gibi kutsandığında, ilerici kılıklara bürünmüş tutucu bir „gelenekçilik“ anlayışına götürür sanatçıyı. Böyle bir anlayış da gelenekteki ulusal ve evrensel diyalektik özelliklerin ayrılmaz bir birlik ve bütünlük oluşturduğunu göremez.
***
Kendi kültürel mirasıyla beslenen sanatçı insanlığın ortak mirasından da yararlanmaya çalışacaktır. Çünkü, sanatçı yalnızca kendinden olanla yetinmez, her toplumun geleneği sayısız etkileşimlerle oluşur.
Farklı kültürlerin sanat alanında ortaya koyduğu bütün eserler, insanlığın sanat mirasını oluşturmaktadır. Ortak miras, geçmişteki bütün insanlık tarihini ve geleceği de içine alan maddi ve manevi değerlerin tümüdür. Bilim, teknoloji, sanat ve edebiyat ürünleri ve düşünceler sadece üretildikleri toplumlarda değil, tüm toplumlarda bir değer taşır. Bu ürünler bütün insanlar için anlamlıdır ve bu nedenle de insanlığın ortak mirası olarak kabul edilir.
Bir düşüncenin ya da bir yapıtın verimli olup olmadığı, everensel bir değer taşıyıp taşımadığına bağlıdır. Gelenekten yararlanma, dünü bugüne ve yarına bağlamak için köprü olarak kullanılan bir araçtır ve her araç gibi onu nasıl kullandığımıza bağlıdır.
Gelenekten yararlanma sorunsalı
Her toplum ve kültürün sanat alanındaki birikimi geçmişle hesaplaşarak ortaya çıkar. Geleneği olmayan ve geleneğe eklemlenmeyi beceremeyen sanatın kökü yoktur. Ancak tam da bu noktada gelenekten nasıl yararlanılacağı konusu son derece önemli bir sorunsal olarak çıkar karşımıza. Belli bir dönemin sanatı tarafından geçmişteki sanatsal kazanımların özümsenmesi anlamında kullanılan „gelenek“, insanlığın kültür tarihindeki çeşitli aşamalar arasında „miras“ bağları oluşturur. Gelenek ve yenilik sanat ve edebiyatın önemli gelişme ilkeleridir. Gerçekliğin temel yanları olan bu kavramlar „kültür mirası“na yaratıcı, eleştirel bir yaklaşımı da dile getirir.