Hükümet saldırılarını aralıksız sürdürüyor. Bir yandan Kürtler, Kürt kurumları üzerinde yürütülen saldırgan politikalar, özel yetkili savcılar ve mahkemeler kanalı ile tutuklama  kampanyaları sürerken, öte yandan kimyasal silahlarla askeri operasyonlarla dağ taş bombalanıyor. Cumhurbaşkanı Gül’den Erdoğan’a kadar diğer hükümet ve devlet yetkilileri intikam yeminleri ediyor. Faşizan saldırılar yaşamın her alanında almış başını gidiyor. Besleme Fethullah Gülen’i durdurabilene aşk olsun. Gülen, dini fetvalarla, beddualarla hükümete rehberlik ediyor.
Erdoğan, „silahın bırakılması halinde birçok şeyin olumlu yönde gelişeceğini söyleyebilirim“ diyor ama, Barzani’den sınır ötesi operasyonlar için destek istiyor. Amerika’dan yeni silahlar, birçok ülkeden yardım dileniyor. Söylem ve eylemleriyle siyasete kelepçe vurmak istiyorlar. İyiliğin bencillik, kötülüğün kolektif olduğu, olacağa günlere doğru gidiyoruz birer birer.
Muhalifler tehdit altında, „sıra bana ne zaman gelecek“ tedirginliğiyle bekliyorlar. Özel yetkilerle donatılmış mahkemeler iş başında… Mahkemeler; 13 yaşındaki çocuğun ruhunu, bedenini kirleten kamuda görevli 26 adet yetişkin adamı haklı buluyor, yapılan bu vahşeti meşrulaştırıyor… Kimyasal silahlarla katliamları meşrulaştırıyor… Bu ülkede içinde yaşadığımız koşulların tartışılması suç sayılıyor, Terörle Mücadele Yasası’nı tartışamıyoruz. Temel hak ve özgürlüklerimize sahip çıkamıyoruz…
Susarak katliamlara ortak olduğumuzu unutuyoruz… Giderek susuyoruz, birbirimize bakarak susuyoruz. Susmak, korkuyla kardeş oluyor ve bu korku gittikçe büyüyor. 12 Eylül’ün ruh hali hortladı adeta „sıra bize ne zaman gelecek“ düşüncesi içleri kemiriyor. İnsanlar her bir yana savruluyor, içi boş buğday başakları gibi rüzgar nerden eserse o yana doğru eğiliyorlar. Ne sözünden, ne cümlesinden ne de reflekslerinden söyledikleri anlaşılmıyor. Safları birleştirmesi gereken bir kısım solcular bir telden, liberaller başka bir telden çalıyor. Mazlum ve mağdur kimliği ile yola çıkan ileri demokrasiden, değişimden söz ederek, savaş partisi olan iktidar, kendisi gibi düşünmeyen, yandaş olmayan, kendisi için sorun olan her kesimin önünü keserek, üzerinden geçerek yoluna devam ediyor. Başarılı da olabiliyor, Kürt sorunu ve Kürtler hariç.
Şu bir gerçek ki! ileri demokrasiden, değişimden söz edebiliyorlar. Hiç kuşku yok, AKP değişti tam bir savaş partisi oldu. Yaşamın her alanında savaşını sürdürüyor. Muhalif olan hemen her kesime, özellikle Kürtlere, topyekun savaş başlattı. Kürtler gerçeği biliyor, bu gerçek canlarını yaksa da, her anı, her olayı sorguluyorlar ve ne pahasına olursa olsun özgürlüğe yeniden yeniden sevdalanıyorlar.
AKP, sahte barış sözleriyle, anaların gözyaşlarını, kullanarak Kürtlere tuzaklar kuruyor, yok etmeyi planlıyor. Kurulan tuzaklara düşmeyen Kürtlere haddini bildirme uğraşı veriyor. „Her ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, bu işi silahla bitireceğiz“ diyor. Her yol mübah anlayışı uygulamalarına yansımış, kimyasal silahlar, napalm bombaları ile soykırım yapıyor. Saddam’ın kimyasalla Kürtlere, küçük çocukların içtikleri suya, sivil halka yaptığının beş fazlasını gerillalara yapıyor. Gülen’in „köküne kibrit çakın“ ilenmesine uyarak, ceylan gözlü çocukların yanmış, parçalamış cesetlerini analara teslim bile etmiyor…
İnsanlık dışı bu katliamlarla bir yere varamayacağını kestiremiyorlar, her yol denendi, psikolojik, kimyasal şu bu her yol denendi, onca katliama karşın sonuç alınabildi mi alabilecekler mi? Alamayacaklar. Oralar özgürlük için, barış için onurları için mücadele edenlerin yurtları, uluslararası işbirliği de yapsalar onları yurtlarından atamayacak silahla bu işi çözemeyecekler. Anaların göz yaşlarında, döktükleri kanda boğulacaklar. Haberleri olsun, gelinen nokta budur…