Ama Kürtler, bu insanlığı asla görmedi, yaşamadılar. TC, insanlığın bu ılımanca ortak değerinden haberlise bile, Kürtler sözkonusu ise hep yadsıdı, varlığını asla hatırlamadı.
Uzak günlerin yıkımı da değil, 1990’larda, ordu birlikleriyle köyler basıp, katliam yapıyor, "anlı, şanlı" birer komutan olarak sunulan kimi subayların, bizzat tetikçilik yaptığı, daha sonra rejim adalet alanı mahkemelerin dosyalarında da ışıldıyordu.
İnsanlar katledilmiş yakınlarının kanına kapanıp, feryad û figanla yas tutarken, kibritçiler ötede, kendilerine yakışanı yapıyor evleri tutuşturup, köy yakıyorlardı. İnsana, insani duygulara saygı işte…
Roboskî, çağın vicdanına karşı en acımasız suçun travmalarından biri olduğu için, herkesçe tüm tazeliğiyle biliniyor. Roboskîliler, devlet eli ve kendilerine yakışanıyla "yüksek" makamların kararıyla, paramparça katledilmiş çocuklarının taşlara, kayalara sıçramış kanına kapanıp yas tutarken, öbür yanda arkadan darbeleniyorlardı.
Hatırlarsınız, Hükümetin Kürdistan’dan sorumlu Bakanı (Beşir Atalay) "köye azamet" buyurmaya hazırlanıyor, Uludere kaymakamı da, şanına uygun karşılama düzenlemek, alkışlayıcıları organize etmek üzere, önden gidiyordu. Yaslı insanlar, oğullarını, babalarını katleden devletin "gülen" temsilcisini karşılarında görünce, tepki gösterince, "adamımdan yüz çevirme ha, ben kara gün, matem tanımam lan Kürt, Kürtlüğünü bil" dercesine yas tutanların boynuna biniyor, insanları yerde sürüklüyorlardı.
(Çok fazla dindarlıktan camiden camiye gösteri koşusuna çıkan Başbakan Erdoğan, geçenlerde parlamentoda, muhalefet milletveilini dövüp, hastanelik eden adamını savunurken, "bizim de bir tahammül gücümüz var" demişti)
Ama Roboskîlilerin tahammülünü de, yasını da hiç hesaba katılmıyordu. Çünkü onlar, "her dönem, yer ve şartta acılarını unutup, biat etmek, zalimi alkışlamakla görevli Kürt"tü. Katledişlerinin yasını tutan, acıdan tepkili insanlara dokunmamak akıllarına bile gelmiyordu. Yas tutarken, insanlık suçu haykırdıkları için, devlete karşı suç işledikleri gerekçesiyle, adaletlerinin önüne sürükleniyor, haklarında ceza üstüne ceza kesiliyordu. En son geçtiğimiz günlerde, bir şafak vakti, "Türk devletine itaatsizlik etmek ve malına zarar verme" suçlamasıyla, Türk ordusu tarafından uykuda baskılıyor, evleri darmadağın ediliyor, mahremiyetleri didikleniyordu.
Ardından katledilmiş 34’lerden Nadir Alma’nın çarptırıldığı para cezası, ailesine tebliğ ediliyordu ki, "vay ki, insanlığınızı seveyim, ben" dedirten…
Dindarlığını sevdiklerim, şimdi yine kendi adaletlerinin pençesinde, hırsızlık yolsuzluk, rüşvet suçlamalarıyla boğuşa dursun, Roboskî katliamcıları, önce her şeyden sorumlu Başbakan tarafından kutlanıyordu. (Erdoğan gibi, vicdanını çıkar cüzdanında unutmuş, bir kısım Kürtlerin de oyunu alarak seçilen değil, tabancasını çekip darbeyle Türk halkına baş olan General Evren bile, Diyarbakır Cezaevi'nde insanlığımızı utandıran işkenceler, katliamlar yapan ordusunu, böyle kutsamamıştı.) Ardından, birbirini yalayıp, yıkayarak tertemiz kenara koydular, "Kürtleri katletmek, bize haktır" tertibinden.
Özalp’ta 33 Kürt’ü kurşuna dizen General Mustafa Muğlalı, daha sonra yargılanmış, hapis cezasına çarptırılmış, çıldırarak ölmüştü.
AKP iktidarı, Milli Güvenlik Kurulu'nda, Başbakanın yanından ayrıldıktan sonra, haritaları oturduğu köşke getirip bakarak, "bombalayın" emri veren Genelkurmay Başkanı Necdet Özel ve ekibini kazara Muğlalı akıbetine uğramışlıktan kurtarmak için, önlem üstüne tedbire kilit vuruyordu. Hakkında suç iddiaları uç verdikçe, örtü birer yasa çıkaran iktidar, bir kanun değişikliği tasarısıyla da Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet komutanlarına dair araştırma yapılmasını bile Başbakan’ın iznine bağlıyordu. Tasarı komisyondan geçti. Önümüzdeki günlerde, Parlamento kararıyla, kanuna dönüşecek.
AKP, Necdet Özel Genelkurmay Başkanı olana kadar, "ülkeyi ordu vesayetinden kurtarıp, sivilleştirelim, arkadaşlar" teranesini haykırıyordu. Kürtlerin "kimyasal" lakabıyla andığı general orduya baş olunca, eski arkadaşları hapisheneye gidiyor, terane susuyordu.
Oysa değişen bir şey yoktu. Ordu, fiilen parlamento üstü statüdeki Milli Güvenlik Kurulu'nda söz ve karar sahibiydi. "Özel savaş" birlikleri, yeni efendilere uygunlukla işliyordu. Ordu bütçesi, ödenekleri, maaşları, her türlü harcaması, eskisi gibi denetim dışı, sermaye imparatorluğu OYAK yerli yerinde, "vatani göreve koşmuş" askerlerin hizmet verdiği ordu evleri, ordu pazarları, korunaklı lojman siteleri, generallere mahsus kaşhaneler faaliyet halindeydi. Ama dizginler, AKP’nin eline geçince, "ordunun vesayeti" ortadan kalkmış oluyordu.
Baş general ve ekibini "kurtarma" yasasına gelince, iki uçluydu. Bir ucu kurtarma, öteki ucu "bana yan bakanı, ellerimle yakarım, lan" tehdidiydi ki, "al satarım, bal satarım, ustam ölmüş, pazarda dincilik satarım" kumpanyasının entrikasına uygundu.
MHP'YE SALDIRI
MHP’nin İstanbul Esenyurt’taki seçim bürosuna saldırı, "el altında, her an suçlamaya hazır" Kürt hareketine yükleniyor. "Derin teröre" talimli bunlara yakışan gelenektir. Yap sonra düşman yarat ve boynuna as…
TC’nin en kanlı hücum günlerinde bile bu gibi hareketlere yeltenmemiş Kürt hareketi MHP’nin bir bürosuna saldırı düzenleyecek. Hadi canım sen de, bu suç yapıştırmayla ancak birbirinizi kandırabilirsiniz, başka kimseyi değil…
Generali kurtarmak
Yalnızca Kürtlere has değildir. Yer yüzünün yerleşik toplumlarının tümü, "yedi iklim" dört bucak, insan oğlunun vicdanı tekmil dinlerde, yas evi dokunulmazdır. Varsa düşmanlık, matem evinin sınırında biter, yerini insanca duyarlılık olan sıcak bakışa terk eder…