HDP Amed Milletvekili, Diyarbakır Eski Müftüsü Nimetullah Erdoğmuş, kendisini HDP’li olmaya “halk gerçeği ve halkla beraber, en azından onları hissetme vicdanı”nın sevk ettiğini söyledi ve ekledi: “AKP mi HDP mi diye iki tercih var önümüzde. Nefsim AKP derdi, çünkü orada dünya var, menfaat var. Ama vicdanım HDP dedi. Burada iyilik için mücadele var. Ben de burada iyilik için borcumu ödemeye, vazifemi yapmaya geldim.”

Heyetler içinde ziyaret ettiği devlet vahşetine mekan olmuş Kürdistan kentlerinde gördüklerini anlatan Erdoğmuş, şu değerlendirmelerde bulundu: “Gerçek İslam, hiçbir canlıya, yapıya ve varlığa böyle bir katliama müsamaha etmez. Gerçek İslam’ın mensuplarının bu katliamların karşısında durması gerekiyor. Bir insanın işkenceyle öldürülerek teşhir edilmesi, düşmanlığın ve düşmanın ne kadar da ilkesiz, kuralsız ve amaçsız olduğunu gösteriyor. İnsanlığından da tamamen sıyrılmış olduğunu gösteriyor. Şahsiyetsizlik sergileniyor.”

HDP Amed Milletvekili ve 1 Kasım Seçimleri için de yeniden milletvekili adayı olan Nimetullah Erdoğmuş‘la, HDP’ye katılma sürecini, AKP politikalarını ve bunların İslam’la ilişkisini konuştuk.


Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, HDP’den adaylığınız sonrası, “O partiden aday olmasaydı iyi olurdu” dedi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Diyanet İşleri Başkanı da değil sadece, birçok kişi... Amed Müftüsü’nün HDP’yi tercih etmesi, kelimenin tam anlamıyla şok etkisi yarattı.

O dönemde beş il müftüsü istifa etmiştik. Dördü AKP’den, ben ise HDP’den vekil adaylığı için müracaat ettim. Diyanet’in sitesinde o arkadaşlarımız adeta mesleğin yüz akı olarak, güzel bir iş yapmışlar şeklinde öne çıkarılırken, ben ise Diyanet’in karası olarak verilmiştim.

O dönemde bir gazeteci de sordu. ‘Neden AKP değil de HDP’ dedi. Hani, bir müftünün gideceği yer orasıdır! Bildiğimiz günlük, politik hesaplar yapılarak bu tercihler yapılmadı. Halk gerçeği ve halkla beraber, en azından onları hissetme vicdanı beni buraya sevk etti. Biraz daha somutlaştıralım isterseniz: AKP mi HDP mi diye iki tercih var önümüzde. Nefsim AKP derdi, çünkü orada dünya var, menfaat var. Ama vicdanım HDP dedi. Burada iyilik için mücadele var. Ben de burada iyilik için borcumu ödemeye, vazifemi yapmaya geldim.


Sizin HDP’liliğinizin temel sebebi neydi peki?

21. asırdayız. Bütün dünya, öyle görünüyor ki, gerçekle yüzleşiyor. 50 milyona yakın nüfusuyla Kürt halkının, kiracı bile olsa dünyada bir yerinin olması gerekiyor. Kaldı ki Kürtler, bu coğrafyanın asli unsurlarıdır...

Bu mücadele geleneğinden gelen insanlar diyor ki, bizim hedefimiz sadece Kürdistan’ın özgürleşmesi veya devletleşmesi değil, bütün ezilenlere hak ve hukuk kazandırabilecek mücadeleyi tüm dünyaya mal etmektir...

Peygamber efendimize atfedilen bir hadis-i şerif geçiyor ama asıl kaynaklarda şöyle geçer: İslamiyet öncesi Arap geleneğinde bir söz var: Kardeşin mazlum da olsa, zalim de olsa ona yardım et. Böyle bir kural var. O günkü Arap kabilelerinde savaşlar vardı. O savaşlarda bu söz, genel geçer bir örfi kuraldı. Peygamber efendimiz de arkadaşlarıyla bu sözü kullanıyor, sahabelerden biri itiraz ediyor: ‘Ya Resulullah, Cahiliye Dönemi’nde geçerli olan bir kural ve uygulamaydı bu. Bizden olan herhangi birinin savaşta yardımına koşardım. Onun mazlum veya zalim olması bir şeyi değiştirmiyordu. İslamiyet bize yeni bir ahlak getirdi. Nasıl zalime yardım edeceğiz?’ Peygamber efendimiz diyor ki, ‘Zalime, zulmünden vazgeçirerek yardımcı olacağız.’

Ben bugünkü Kürt hareketini, hem bütün mazlumların, ezilenlerin kurtuluşu gibi bir ahlaka sahip hem de bizzat zulmedenleri de bu zulümden kurtaracak bir hareket olarak görüyorum. Özellikle de HDP’yi bu şekilde görüyoruz. 


HDP’yle ilişki kurmakta zorlandınız mı? Hiç yabancılık hissetmediniz mi?

Ben farklı bir camiadan geliyordum fakat düşünsel, zihinsel ve ahlaki olarak yabancılık çekeceğimi asla düşünmemiştim. Ama mevcut yapı içinde, aktif, ideolojik, politik hareket içinde nasıl katkı sunarım, nasıl eksiklerim olur gibi korkularım vardı. Arkadaşlarım bana o korkuyu da yaşatmadlar. Hiçbir eksiğimiz yokmuş gibi, gül suyuyla yıkanmışız gibi bir muamele gördük, bu da bizi cesaretlendirdi.


Tekbir değil DAİŞ’in eylem sloganı!


Son dönemde devlet katliamlarına maruz kalan Kürdistan kentlerine giden heyetler içindeydiniz. Ne gördünüz? Orada yaşanan vahşet, basına da yansımıştı...

Bu yeni bir şey değil ama kaderimiz de değil. Yani yabancı olduğumuz bir şey de değil. Şu anda bu katliamı görenlerin büyükleri de bu katliamları yaşamış. Birçok nesil artık bu katliamlarla büyüdü. Birçok gencimiz, babalarından, amcalarından, dayılarından, büyüklerinden bu katliamın izlerini gördü de büyüdü. Şu anda onlar da karşılaşınca, olağan bir şeymiş gibi o sabrı gösterebiliyorlar. Katliama karşı bir mağlubiyet, teslimiyet göstermiyorlar. Ben o morali onlarda gerçekten gördüm.

Heyetler içindeydim. Önce Silopi’ye gittim. Bir yetim annesi vardı. Mushaf-ı Şerif’i duvardan indirdi, kılıfından çıkardı. Kur’an-ı Kerim’e kurşun isabet etmişti. Ben illa ki, “Özel Harekat gitmiş, Kur’an’ı Kerim’e nişan almış“ demiyorum, onu hiç kimse yapmaz. Ama böyle bir şey de olmuştu.


Ama izliyoruz, gecenin bir vakti zırhlı araçlarla kenti gezip “Hepiniz Ermeni’siniz” diye bağırıyorlar, 35 günlük bebeklere kurşun sıkıyorlar... Bunlar da öyle değil mi?

Yani öyle gözü dönmüşlük manzarası vardı ki... Orada bebek olmuş, başka biri olmuş, hiçbir şeyi gözleri görmemiş, adeta gözlerini kapatarak taramışlar.

Biz vicdanımıza ve ahlakımıza güvenen insanlarız. Asla ve asla, bize karşı vicdansızlık ve ahlaksızlık da yapılsa, biz ahlakımıza ve vicdanımıza toz kondurmayız. Oraları gezerken şahit oldum: Tahribat ağır ama moral çok yüksekti. Bu artık geleneğin getirdiği merhalenin bir sonucu. Fakat bunu yapanların acaba vicdanı ve zihni ne kadar berrak?

Çocuğu ölmüş ailenin taziyesine gittik. Hastaneye giderken yolda taranmış, şehit edilmiş kişinin ailesinin taziyesine gittik. Hiçbir taziyede ne ailelerden, ne o gençlerden, ne analardan intikam kelimesi duyduk. Kalkarken de “Barış gelsin, tutuşturulan bu fitne, fesat ve zulüm ateşini birlikte barışla söndürelim” gibi bir karşılık gördük. Ahlaki ve vicdani olarak böylesine bir temizlik vardı.


Peki hocam, İslam bu katliamlara ne diyor?

Gerçek İslam, hiçbir canlıya, yapıya ve varlığa böyle bir katliama müsamaha etmez. Gerçek İslam’ın mensuplarının bu katliamların karşısında durması gerekiyor. Ne acıdır ki, bugün “Müslüman’ım” deyip de bu katliamları yapan Ortadoğu’nun köhnemiş zihniyetiyle karşı karşıyayız. Sadece bizde geçerli bir zihniyet de değil. Ortadoğu’ya göz ucuyla baktığımız zaman katliamların hangi anlayış ve zihniyetle yapıldığını görüyoruz. Büyük bir aşk ve şevkle katliam yapıyorlar. Mesela Şengal’de, Êzîdîlere yönelik katliamlar, büyük bir zevk ve iştahla yapılmıştır. Belki de cennet umularak insanlar bu noktaya gelmiş.


Kadın gerilla Ekin Wan’ın çıplak vücudunun teşhir edilmesi, Ağrı’da iki gerilla cenazesinin boyunlarından bağlanan iple sürüklenmesi, yine Şırnak’ta Hacı Lokman Birlik’in katledildikten sonra iple bağlanarak sokaklarda sürüklenmesi... Böyle şeyler yaşıyor, görüyoruz...

Cenazelerin hiçbir şekilde, hiçbir uzvuna müdahale edilemez. Dinin haram kıldığı budur, şimdi bazılarının uyguladığı gelenek de budur. Maalesef geçmişte de bu tür şeylerle karşılaştık. Son dönemlerde de sıkça görüyoruz. Bir insanın böyle işkenceyle öldürülerek teşhir edilmesi, düşmanlığın ve düşmanın ne kadar da ilkesiz, kuralsız ve amaçsız olduğunu gösteriyor. İnsanlığından da tamamen sıyrılmış olduğunu gösteriyor. Şahsiyetsizlik sergileniyor.

Bu uygulamalar, bir zihniyetin manzarasıdır. Aslında belli bir şahsın öfkesiyle kendini kaybederek düşmanlık saikiyle yapmış olduğu fecaatler değil bunlar, gerçekten bir zihniyettir. Bize göstere göstere yapılması da -hatta bu da bir işkencedir- ibret olarak “Siz de böyle hareket ederseniz akıbetiniz böyle olur” tehdididir. Topluma karşı düşmanlığın sınır tanımaz safhasıdır.


Bunu yapan özel timler, Silvan’da Sağlık Ocağı bahçesinde tekbir getiriyorlardı ama...

Tekbir, öyle içi boşaltılmış, öylesine karşı bir anlam yüklenerek yapılıyor ki! Diyarbakır’da Êzîdî kampını ziyaret eden bir arkadaşımız, ezan okunurken, daha yürüme çağında bir çocuğun koşarak kendisini annesinin kucağına attığını anlatıyordu. Annesine, “Çocuk neden korktu” diye soruyorlar. Çocuk, Allahu Ekber’i duyunca onu öldürecekler sanıyor.

Biz Allahu Ekber’i nasıl biliriz? Dinde, namazsa, ibadette, bayramda, zikirde... Son dönemde siyasal İslamcıların sloganlaştırdığı bu kavram öyle bir noktaya geldi ki, cellatlar tarafından kullanılmaya başlandı. Tekbir artık DAİŞ sloganına dönüştürüldü. O yüzden onların söylediğini tekbir yerine DAİŞ’in eylem sloganı olarak tanımlamak gerekiyor. Yoksa bunun lafzının tekbir olması veya Allahu Ekber denmesi, onun tekbir olduğu anlamına gelmez.


Dindarların oyu emanet değil


AKP, Kürdistan’da kaybettiği muhafazakar oylarını yeniden kazanmayı umut ediyor. Öncelikle, Kürdistan’da şu anda muhafazakar kesimin HDP’ye yaklaşımı nasıl? Ve söylendiği gibi bu kesimler AKP’ye oy verir mi?

AKP’nin üstüne oturduğu zemin bu. Fakat son seçimde o zeminde de büyük kaymalar oldu. Daha önceleri o oyları, asla değişmeyen, dağılmayan, kendisine ait oylar olarak görüyordu. Geçmişte CHP’nin, belli oyları sanki kendi blok oyları olarak görme ve onlar üzerine kafa yormama geleneği vardı. Yanlış anlaşılmasın, CHP bütün Alevi oylarını kendinin olarak görüyordu. Şimdi bu yaklaşımın aynısını AKP de dindar ve muhafazakar oylar için gösteriyor. Fakat 7 Haziran seçimlerinde görüldü ki, hiç de böyle değil. Nasıl Alevi kitlesinde HDP’ye yönelme olduysa, muhafazakar kesimin oyları da HDP’ye yöneldi.

Bize gelen oylar, bilinçli kullanılar oylardır da. Bunlar ne emanet, ne tesadüfi oylardır. HDP’nin Türkiye’nin sorunlarının üstesinden gelebilecek muhtevaya sahip olduğuna inanılarak o oylar bize geldi. Tabii elbette kimsenin oyu üzerinde tasarruf sahibi değiliz ama HDP’ye yönelişi de kimsenin durduramayacağına inanıyoruz. Tam aksine, bunun artacağına yönelik bir takım izlenimler ediniyoruz.


Peki bölgedeki dindarlar, AKP’nin son dönemdeki katliamlarını nasıl değerlendiriyor?

İnanın, artık işin insani boyutundan tutun da ahlaki boyutuna kadar nereden bakarsanız bakın, dindar olan olmayan, inançlı, muhalif her kesimde aşağı yukarı aynı intibayı oluşturdu. O intiba, “Bunlar artık azdılar” intibasıdır. Dini tabirle, bir “tuğyan”dır, azgınlıktır ve azgınlığın da son safhasıdır. Hepimiz ve tarih de şahittir ki, bu Tuğyan, bu azgınlık, taşkınlığa dönüştü. Artık ömrünün olması, sürdürülebilir olması mümkün değildir.


Bir de bölgede kendini dindar tanımlayan HÜDA-PAR var. Son seçimlerden de çekildi... Nasıl yorumluyorsunuz? AKP’yle ilgisi var mı?

Daha önce de AKP’nin kirli ittifaklar içine girdiğini görüyorduk. Görüşmeler yaptılar. Tuğrul Türkeş‘in transferi de onlardan biriydi. Bizim bilmediğimiz gizli, tabii kirli ittifakların oluşması için faaliyetleri olmuştur. Zahiren de bir takım ittifakları olmuştur. Muhtemeldir ki HÜDA-PAR’la da bu tür görüşmeleri var.


Ankara Katliamı Kürt’e saldırının mahsulü


Ankara’da yaşanan katliamı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle tabii büyük bir vahşet. 10 Ekim’de ülke olarak, ülkenin bütün halkları olarak adeta sanki kıyamete gözlerimizi açtık. Aslında mahiyetine bakarsak, bu olayın sürpriz olmadığını söylemek de mümkün. Vuku bulmadan önce emareleriyle, göstergeleriyle ben geliyorum diyen bir olaydır. Yeni İçişleri Bakanı görevi devralır almaz, bölgemize ve Kürtlere yönelik antidemokratik uygulamaların, askeri güvenlik adına estirilen terörün burada uç vermesi olarak görmek gerekir. 

Bunlar hem yakın tarihte yaşadığımız olaylarla bağlantılı hem de daha önce Diyarbakır ve Suruç’taki patlamaların, katliamların tamamlayıcısı hükmünde. Tabii çok büyük bir yas. Gerçekten de vicdan erbabı, ahlak sahibi, ahlakı, vicdanı, insafı kirlenmemiş ve kurumamış tüm çevreler, bireyler, halklar şu anda bu olaya yanıyor ve vicdanları kanayarak ağlıyor.

Tekraren söylüyorum, İçişleri Bakanı’nın göreve gelmesiyle beraber bölgede estirilen terörün mahsülüdür bu fırtına. Hani meşhur bir deyim vardır: Rüzgar eken fırtına biçer. Şu an Türkiye bunu yaşıyor. 

Bir şer var ortada, biz bu şeri Kürtçe’deki savaş anlamında da alabiliriz. Genel olarak da bütün kötülüklerin kaynağı olarak görebiliriz. İnancımızda “Her şer’de, hayır vardır” deniliyor, biz de bu ümidi taşıyoruz. İnanıyoruz ki, şer odakları tarafından bize dayatılan bu savaş, şer ve kötülüklerin kaynağı, hayırla, iyilikle bertaraf edilecek ve barışın adeta miladı olacak bu Ankara patlaması, diyoruz. Tüm ailelere geçmiş olsun diyoruz, tüm yaralılarımıza Cenab-ı Allah’tan şifa diliyor, şehit olanlara da Allah’tan rahmet niyaz ediyoruz. 



Nimetullah Erdoğmuş kimdir?

Bingöl’ün Genç ilçesine bağlı Meşedal (Modan) köyünde doğdu. İlk eğitimini babasının başında bulunduğu Kirmanckî, Kurmancî ve Türkçe’yle eğitim verilen medresede, Batı illerinden gelen öğrencilerle birlikte aldı. Diyarbakır İmam Hatip Lisesi’nin ardından Erzurum Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. Üniversiteden sonra imamlık yapmak üzere geldiği Diyarbakır’da yarım kalan medrese eğitimini tamamladı. Ardından iki yıl boyunca eğitimine Mısır’da devam etti. Mısır dönüşü bir süre Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görev yapan Erdoğmuş, sırasıyla Maden, Baskil, Elazığ ve Kilis müftülüklerinin ardından 2011’de Diyarbakır Müftülüğü’ne atandı. Erdoğmuş HDP’den milletvekili aday adaylığı için 10 Şubat 2015’te emekli oldu. 7 Haziran Seçimleri’nde Amed milletvekili olan Erdoğmuş, 1 Kasım Seçimleri’nde de aynı kentten HDP’nin adayı.


RAMAZAN MARANKOZ/HABER MERKEZİ