‘’Üç gazete, beni yüz sancaktan daha çok korkutur’’ diye boşuna söylememiş Napolyon. Sanki bu günün Türkiye’si için söylenmiş bir söz. Evet korkuyorlar, gerçeklerden ve bunların bilinmesinden korkuyorlar. Yargılananlar da bu mealde yargılanıyor. Bir halkın taleplerini dile getirdikleri için, gerçekleri dile getirdikleri için, Roboskî’yi yazdıkları için, Pozantı’yı deşifre ettikleri için... Halktan gizlenen gerçekleri yazdıkları için yargılanıyorlar.
‘’KCK Basın Davası’’ adı altında yargılanan, 36’sı dokuz aydır tutuklu, 44 gazeteciden söz ediyorum.
Artık şurası çok nettir ki; bu olayda yargılanan gerçeklerdir ve dava siyasidir. Mahkemenin, 36’sı dokuz aydır tutuklu, 44 gazeteciyle ilgili hazırladığı iddianameye göre; gazetecilerin haberleri ‘’devletin imajını bozacak’’ niteliktedir, gazeteciler ‘’Türk devletini sıkıntıya sokacak, kamuoyu önünde küçük düşürecek haberler yapılıyor’’ deniyor. Haber başlıkları bile suç delili olarak gösteriliyor.
Evet. Bu ülkede muhalif gazetecilere, siyasetçilere, aydınlara yönelik saldırılar, tehditler, gözaltılar ve tutuklamalar, kimsenin yabancısı olduğu bir konu değil artık. Özgür basın üzerindeki baskılar hiç eksik olmadı. Bu tür uygulamalar günlük yaşamın bir parçası haline geldi.
Bilindiği gibi basın özgürlüğü, Birleşmiş Milletler tarafından İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde ilan edilen ve birçok ülke tarafından kabul edilen bir haktır. Bu özgürlük yalnızca gazetecilere özgü, onların hak ve hukuklarını koruyan bir kavram olarak algılanmamalı.
Bu hak gazetecilerin, yazarların, düşünenlerin, aydınların haklarını teminat altına almakla kalmayıp, halkın olan bitenlerden haber alma hakkının teminatı olarak kabul edilmelidir.
Oysa Türkiye’de hükümet halihazırdaki yasaları, gazeteciler, aydınlar ve muhalif olan herkesi susturma ve bastırma silahı olarak kullanıyor. 2009’da başlatılan bu baskı kampanyası kapsamında binlerce kişi gözaltına alınıp tutuklandı. Bunlar arasında yüzlerce seçilmiş siyasetçi, aydın, öğrenci, gazeteci, insan hakları savunucusu ve sendikacı var. Türkiye’nin zindanlarında siyasi, muhalif, aydın, yazar hiç eksik olmadı ama tarihi boyunca hiçbir döneminde bu kadar tutuklu siyasi olmadı.
***
Basın özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü önündeki en büyük engel; özel yetkili ve görevli ağır ceza mahkemeleri ve TMK’dır. Uluslararası basın kuruluşlarının hazırladığı raporlarda, Türkiye ‘basın özgürlüğüne saygı’ açısından son sırada olduğunu gösteriyor. İleri demokrasi denilen şey buysa vah ülkenin haline.
Merkez medya bu gerçeklere karşı suskun. ‘’Mesleki dayanışma’’ dedikleri yaklaşımdan da eser yok. Ancak karalama, dezenformasyon ve yanlış yalan haber konusunda çok cömert davranıyor.
Kabul edildiğinde katlanılması zor olan, acı veren, ruhsal maliyeti yüksek olayların sanki hiç yaşanmamış gibi yapılıp, üzerini örtme eğilimi var medya ve yöneticilerde. Sorumlular kendini aldatıyor. Yaşanmış gerçekler nedeniyle ‘suçlu’ sayılabileceğine yönelik bir korku, bir endişe var yüzlerinde. Onun için maske kullanıp kuzu postuna bürünüyorlar. Yalan söylüyorlar, olayları çarpıtıp halkı kandırıyorlar.
Halkın çoğunluğu da ne yazık ki kendisine sunulanı irdelemekten, sorgulamaktan yoksun. Oysa insanın görünen ve sunulanın ötesine geçebilmesi önyargılardan ve şablonlardan kurtulabilmesine bağlıdır. Böyle bir duruşta çıkar veya korkulara bağlı olarak olan-biteni çarpıtmamak vazgeçilmez koşuldur. Türkiye gittikçe daralan bir kıskaç altına giriyor. Biz de olayların gerçek sebeplerini anlamaya çalışmak yerine, hamasetin dümen suyunda düşmanlık ve nefret edebiyatı yapıyoruz. En büyük düşmanımızın fikir değil paranoyalar ve bizi bize kırdıran en büyük sebebin kökleşmiş saplantılarımız olduğunu anlamamız gerekir. Artık yalanlarla dolanlarla kandırmak mümkün değil. Artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyor bu halk.