
Çatışma alanlarında ve savaş dönemlerinde gazetecilik, barış dönemlerine oranla bir dizi özellik taşır. Savaş, politikanın silahlarla devamı olduğuna göre, bu en kitlesel ve en yoğun şiddet ortamı da doğal olarak sözün bittiği yerde başlar. Gazetecilik bir söz ve yazı, ayrıca bir zamandır bir görsellik mesleği olduğu için, çatışma alanlarında ve savaş dönemlerinde, yani etrafı kesif bir şiddet bulutunun kapladığı zamanlarda, sözün, yazının ve görüntünün olağanüstü bir şekilde tahrif edildiğini, değiştirildiğini gözlemliyoruz. Bu zamanlarda, aslında gazetecilik de, gazeteciler de savaşın bir yan unsuru haline getirilmeye çalışılıyor. Savaşan tarafların her biri, psikolojik üstünlük sağlamak için, yani olası bir askerî zafere zemin hazırlamak için, gönülleri, vicdanları bu arada fikirleri de medya yoluyla kendi yanına çekmeye çalışıyor, çalışır.
Psikolojik savaş
Noam Chomsky’nin saptamalarına göre (Rıza Üretmek), bir zamanlar Güneş Batmayan İmparatorluk kurabilecek kadar güçlü ve yaygın bir şekilde hakimiyet sağlamış olan Büyük Britanya, özellikle 1. Dünya Savaşı’nda müthiş bir psikolojik savaş başarısı gösterdi. Geniş ve uzun bir sömürgecilik tecrübesine sahip olan İngiltere, aynı zamanda gazetecilik konusunda da zengin bir deneyime sahip. Mesela, yayıncılık konusunda dünyada birçok gazeteci, radyocu, televizyoncu açısından “haberciliğin Kabe’si”, “dünyanın en iyi yayıncısı” gibi fiyakalı isimlerle anılan BBC, aslında hali hazırda İngilizce’nin yanı sıra 35’i aşkın dilde yaptığı yayınlar ve o ülkedeki “habercilik” faaliyetleriyle, bütün dünyada İngiliz egemen ideolojisini, bakış açısını ve çıkarlarını yaygınlaştıran bir medya organı... İngiltere, ajitasyon-propaganda konusunda o kadar başarılı olmuştur ki, uzmanlar, tarihçiler, bir süre için de olsa başarıya ulaşmış bir başka önemli psikolojik harp uzmanı olan Nazi Almanyası’nın, aslında sedece İngiliz yöntemlerini kendi koşullarına ve Almanca’ya uyarladığını belirtir.
SSCB’de Lenin döneminde mesela şair Mayakovski’nin bizzat şiir, afiş ve tiyatroları ile somutlaştırmaya çalıştığı ajitasyon ve propaganda çalışmaları, yalandan çok abartıya dayanan, olağanüstü bir sübjektivizm içeren faaliyetlerdi. Stalin dönemindeki bürokratik komünizm döneminde ise, mesela eski fotoğraf klişelerinde yer alan gözden düşmüş ya da “hain” damgası yemiş önemli siyasetçilerin fotoğraflardan olduğu gibi silinmesi, gerçeği tahrif etmenin ilkel örneklerini oluşturdu. Bugün hala benzeri uygulamaların Kuzey Kore’de yapıldığına dair bilgiler, haberler yayınlanıyor.
Tarih doktorası yaparsa aslan...
“Arslanlar okuma yazma öğrenene kadar avcılık tarihini avcılar yazacaktır” deyişinden de anlaşıldığı üzere, egemenler, okul, eğitim, mahkeme, hapishane ve tabii ki basın yayın gibi devletin ideolojik aygıtlarını kullanarak yurttaşların çeşitli eksiklik ve zaaflarından yararlanarak geçmişi kendi çıkarlarına uygun bir şekilde kaleme alıp yaygınlaştırır. Mustafa Kemal değil de, Çerkes Ethem ya da Mustafa Suphi galip gelseydi, Kurtuluş Savaşı da, Kemalizm de bugünkünden çok farklı bir şekilde ders kitaplarına ve toplumun belleğine girecekti.
Egemenlerin bu üstünlüğü, sadece tarih yazımında değil, aktüalitenin yani medya gündeminin oluşturulmasında da devreye girer. Yakın dönemden örnekler verecek olursak, AKP ve Erdoğan zihniyeti iktidarda kaldığı sürece, 2013 yazındaki Gezi Direnişi de, 17-25 Aralık rüşvet-yolsuzluk skandalı da, egemen medyada, egemenlerin kendi yazdıkları tarihte “darbe girişimi” olarak nitelenecek.
Daha genel bir örnek verelim: 1923’ten bu yana Türk egemen ideolojisi, 1925 Şeyh Said hadisesinden PKK’nin 1984’de başlayan silahlı ayaklanmasına kadar tüm Kürt mücadele tarihini, “bölücü terörizm” olarak algılar ve o şekilde yaygınlaştırıp empoze eder.
Sofistike yalan!
Egemenlerin tarih yazımındaki bu tahrifatçılık, bu gerçek karşıtlığı, Türkiye’ye has bir tutum olmasa gerek. Çünkü mesela Howard Zinn’in eserlerini, özellikle de “Öteki Amerika” kitabını okuduğumuzda, ABD egemenlerinin de sadece kendi sınıf çıkarları, yani kendi siyasi ve ideolojik dogmaları doğrultusunda kendi ülke tarihlerini yazdıklarını görüyoruz. Batı toplumları ile Türkiye arasında, bu konudaki önemli bir fark göze çarpıyor: Batı toplumunun egemenleri, yani sömürgeciler, kapitalistler, neo-liberaller, yönettikleri toplumlarda yaşayan yurttaşların bilgi-kültür düzeylerini de mecburen hesaba katarak ajitasyon ve propagandalarını, gerçeği eğip bükerken daha ince, daha “sofistike” bir şekilde yapıyorlar. Çünkü o toplumların ulaştığı bilgi-kültür düzeyi olsun, siyasi olgunluk seviyesi olsun, bizdekinden daha ileride. Galiba zaten bu nedenle de Erdoğan, Saddam, Esad gibi liderler ancak demokrasisi, bilgi-kültür-eğitim düzeyi çok yüksek olmayan ülkelerde hayat bulabiliyor.
Katliamda mağdur, medyada sanık!
10.10.2015 tarihinde Ankara’da Barış Mitingi’ne karşı gerçekleştirilen katliam, yüzden fazla yurttaşın ölümüne neden olduğu için Türkiye yakın tarihinin en büyük katliamı olarak şimdiden kanlı bir şekilde kayıtlara geçti. Bu katliamla ilgili olarak, olayın üzerinden henüz sadece 5 gün geçmişken bile (Bu yazı 15.10 günü kaleme alındı), egemenlerle mağdurların söyleminin 180 derece zıt olduğu ortaya çıktı. Aynı olay konusunda -olayın vahameti ve dolayısıyla siyasi yansıma ve sonuçlarının da etkisi olsa gerek- birbiriyle bu kadar çelişen, bu kadar zıt bilgi, yorum ve kanaatler, galiba ilk kez Türk medyasında yer aldı. Yüzde 80 kadarı doğrudan ya da dolaylı olarak iktidara bağımlı olan yerleşik medyanın, Ankara Katliamı konusunda yayınladığı haberler, bu haberlerin veriliş şekli, köşe yazılarındaki yorumlar ile televizyon kanallarındaki tartışma programlarında iktidar yanlılarının öne sürdüğü tezler, bu kesimin gerçekle olan neredeyse tüm bağlantılarının kesildiğini gösteriyor. Bu durum aslında çok da yeni değil. Çünkü Gezi dönemindeki penguen belgeselinden ve “Alo Fatih” tapelerinden beri büyük ölçüde güç, dolayısıyla meşruiyet yitirmeye başlayan iktidar, hiç olmazsa kendi medyasındaki egemenliğini sürdürebilmek için akıl, izan ve somut gerçeği çiğneyerek yaşamını sürdürmeye çalışıyor.
Sağlıksız toplum yaratıyor
Kuşkusuz burada, sonuç olarak tarihi-siyasi-ideolojik yapıların bir ürünü olan toplumun özelliklerine de değinmek gerekir. “Eğitim düzeyi arttıkça AKP’nin oyları azalıyor” saptamasını bugün artık AKP kurmayları da telaffuz ediyor. Ermeni ve Kürt meselesiyle bunca yıldır hala yüzleşememiş olan ve bu iki sözcüğü hala hakaret anlamında kullanan bir toplumda yaşadığımızı da unutmayalım. Zaten böyle olmasa o “havuz medyasının” hakikatle hiçbir ilgisi olmayan haber ve yorumlarına kim inanır? Milliyetçiliğin ve militarizmin yüzlerce yıllık geçmişi olan bir ülke burası... Bu iki ideoloji, savaşın en temel unsurları ve nedenleri olmalarının yanı sıra yurttaşların sağlıklı düşünmesini, toplumun da ortak ve ciddi, vicdanlı bir belleğinin oluşmasını engelliyor.
Uçurum ve çelişkiler
Ankara Katliamı, devlet ile toplum arasındaki uçurumu bir kez daha gözler önüne sermesi açısından ilginç bir örnek. Ayrıca devletin kendi içindeki çelişkilerin su yüzüne çıkması açısından da önemli.
“Saray Gladiosu” olarak adlandırılan ve aslında “Savaş Karargahı” olan taraf ile barış yanlıları arasındaki bu mücadele, bir bakıma günümüzün sınıf mücadelesi olarak da yorumlanabilir.
Uçurumun derinliğini gösteren örnek, katliamdan sadece 2 gün sonra Konya’daki Türkiye-İzlanda maçında yaşandı. Ankara Katliamı’nda öldürülenlerin anısına saygı duruşu yapılırken, stadyumun önemli bir kesimi dini sloganlarla saygısızlığını gösterdi, maç boyunca da esas olarak asker ocağında erlere zorla bağıra çağıra söylettirilen sloganlar atıldı. Sosyal medyada ise faşizmin, katliamperverliğin en çirkin, en tiksindirici cümleleri dolaşırken, leitmotif hep Kürt düşmanlığı oldu.
Devletin kendi içindeki çelişkilerin ortaya çıkması birçok açıdan olumlu. Zaten bu çelişkilerin daha fazla derinleşmemesi ve yaygınlaşmaması için de Çarşamba günü bir mahkeme, Ankara Katliamı konusunda etraflı bir yayın yasağı getirdi.
Somut delile ne gerek var!
Çelişkilerin en önemlilerini yandaş medyanın yayınlarından izlemek mümkün. Havuz medyası, iktidar sözcülerinin de bazı açıklamalarından yararlanarak, Ankara Katliamı’nı PKK dolayısıyla HDP’nin üzerine yıkmaya çalıştı. Bunu yaparken de tek bir somut delil ya da emare bile gösteremedi. Göstermeye ihtiyaç da duymadı. Çünkü PKK zaten terörist bir örgüttü. “Ankara Katliamı bir terör eylemi olduğuna göre bunu yapsa yapsa PKK yapmıştır” dediler. Biraz daha ince davranmaya çalışanlar, “Esad emretti, PKK gerçekleştirdi” mealinde başlıklar kullandı. Bu tür “haber”lerde de Şam yönetimini itham edecek somut hiçbir bilgi, kanıt yoktu. IŞİD konusu ise havuz medyasını büyük ölçüde ofsayta düşürdü. Çünkü onlar doğrudan IŞİD’i itham etmek istemiyor; çünkü IŞİD, PKK’ye karşı kullanılacak önemli bir güç. Bu nedenle de en fazla ileri giden, katliamın faturasını “IŞİD-PKK ortaklığına” çıkardı ki, bundan doğal olarak IŞİD de PKK de hiç memnun değil. Çünkü, siyasetleri, eylem tarzları, kitleleri tamamen zıt olan bu iki örgütün, havuz medyasındaki beyefendileri doğrulamak için bile olsa bir araya gelmeleri kesinlikle söz konusu değil.
İçişleri Bakanı’nın ilk günden kalkıp, “güvenlik ve istihbarat zaafı olmadığını” açıklaması da çok ilginç. Zaaf yoksa bu kadar insan Ankara’nın göbeğinde neden öldürüldü? Peki zaaf olsaydı ne olacaktı acaba? Üstelik zaaf yok ise, Ankara’da Emniyet Müdürü’nün yanı sıra Güvenlik ve İstihbarat Şube Müdürlerini neden görevden alıyorsunuz?
Sorumluluk orta çaplı bürokratlara yüklenip Vali ile İçişleri Bakanı hatta Başbakan da böylelikle sıyırmış oluyorlar değil mi?
Tesadüf mü?
Çarşamba günü polis tarafından açıklanan bilgilere göre, Ankara Katliamı’nı gerçekleştiren iki canlı bomba, Emniyet’in ve MİT’in izlenmesi gereken canlı bombalar listesinde bulunuyor. Bu gerçekten iktidar açısından çok can sıkıcı bir nokta. Havuz medyasının hiçbir mürettebatı da bu soruna çözüm bulamaz. Yok efendim, Ankara Emniyet Müdürü zaten 3 hafta önce görevden alınacakmış, çünkü “paralel”miş...
Fehmi Koru, Çarşamba günü Habertürk’te yazdı. Diplomatik bir dil kullandı ama Diyarbakır, Suruç ve Ankara katliamlarının, pek IŞİD işi olmadığını ima etti. Evet, canlı bombalar IŞİD’li olabilir; ama IŞİD’in de Ankara Katliamı’nı 5 gündür üstlenmemiş olması garip değil mi?
Havuz medyası, Ankara Katliamı’nı, Erdoğan’ın söylediği üzere, “Devletimize, milletimize karşı yapılmış bir saldırıdır” diye niteledi.
Diyarbakır bir, Suruç iki, Ankara üç... Bizim devletimiz, bizim milletimiz, galiba biz haberdar değiliz ama esas olarak ve münhasıran Demirtaş’ı destekleyen seçmenler, Kobani’yi savunan sosyalistler ve barış isteyen göstericilerden oluşuyor. Bu üç katliamda da, kimse istemez tabii ama, hiçbir güvenlik mensubunun burnunun bile kanamamış olması tesadüf olsa gerek, değil mi?
Kobani, 7 Haziran seçimlerine kadar AKP’ye oy veren Kürt yurttaşlar için dönüm noktası olmuştu. Cizre’de de zaten bu sefer 9 günlük sokağa çıkma yasağından sonra AKP İlçe Teşkilatı kepenk kapatıp tabelayı hurdacıya satmış ve topyekün HDP’ye katılmış.
Yalanla dolanla nereye kadar?
Havuz medyasından Gülay Göktürk, katliamdan iki gün önce AKP medyasının içine düştüğü rezil durumu kaleme almıştı. Ankara Katliamı’ndan 3 gün sonra hemen tornistan yapıp AKP’yi ve Erdoğan’ı suçlayanlara Türkiye gazetesinin bir yazarının yardımıyla veryansın ediyor. Ya o ilk yazıyı yazamayacaktın, ya da son yazıyı. Çünkü ikinci yazı birinci yazını tekzip etti. Havuz medyası, 17-25 Aralık sayesinde ortaya çıkan hırsız, Gezi ve Berkin Elvan olaylarında da katil olduğu anlaşılan kesimi canla başla savunmaya devam ediyor. Bu kesimden zorla televizyon yıldızı yapılmaya çalışılan bir hanım konuşmacı, Gezi’den bir süre sonra yayınlanan bir yazısında mealen, “Erdoğan’ı darbe ile devirecekler, bizi de Yassıada’ya gönderecekler” diyerek korkusunu ifşa etmişti. Normalde bir gazeteci, kendi kaderini siyasilerin kaderi ile birleştirmez. Onlar darbeyle bile gitseler, ki kesinlikle istemeyiz, sizin gazeteci olarak darbeye karşı haber ve yorumlarınızı yazmaya devam etmeniz gerekir.
Ankara Katliamı ve sonrasında ortaya çıkan gerçekler, havuz medyasının bazı mensuplarını artık iktidarı savunamaz hale getirdi. Onlar dürüstçe hatalarını kabul edip havuz medyasından çıksınlar, meslekten de istifa etsinler. Ya da Rakka’da 6 aylık bir iş varmış. Gazetecileri de kabul ediyorlarmış. Oraya gitsinler...
RAGIP DURAN