Gerçekleri ortaya çıkarmak hayata bir hediyedir

8 Haziran 2021 Salı - 06:02

  • Mübadele sırasında büyükbabamın küçük bir kardeşi Bafra'da kalmıştı. Yıllar sonra bir şekilde iletişime geçtiler. Tabii ki Müslüman olmuş. Küçükken soykırımı büyükbabam anlatırdı ama ben ‘yaşlı bir adamın hikayeleri’ diyerek pek ciddiye almıyordum. Biraz büyüyünce anladım önemini. Ailemin hikayesi, birçok Pontos'lu Helen ailesinin de hikayesidir aslında. 

MIHEME PORGEBOL/MİLİADİS TSIXLANTI

 

Tanıkların anlatımlarına göre 353 bin, çeşitli tarihi kaynaklara göre 750 bin, Türk resmi kaynaklarına göre de yaklaşık 11 bin 181 kişinin öldürüldüğü 19 Mayıs, Pontos Rum Soykırımı'nın yıl dönümü. Türkiye Cumhuriyeti devleti tarihinin en büyük soykırımlarından biri olan Pontos Rum Soykırımı'nda çeteler ve kolluk kuvvetleri tarafından katledilen yüz binlerce Pontos Rumu’nun yanı sıra milyonlarcası da sürgün edilerek dünyanın dört bir yanına dağıtıldı. Geriye anavatanında yaşayan nerede hiç Pontoslu kalmadı. 

Nikos Michailidis'in ailesi de bu soykırımda hayatta kalıp mübadeleyle Yunanistan'a sürülen ailelerden biri. Nikos, bir antropolog ve müzisyen. Soykırım sonrası üçüncü neslin bir ferdi. Akademik çalışmalarını Missouri Üniversitesi'nde sürdürürken bir yandan da Pontos müziğine dair çalışmalarını sürdürüyor. "Türkiye'ye ilk geldiğimde Kürtler hariç herkesi Türk kimlikli sanıyordum" diyen Nikos'a göre Pontoslu Helenlerin deneyimleri, bugünkü T.C tarafından baskı ve şiddet gören Kürtler ve diğer halkların deneyimlerine çok benziyor. Nikos, Türkiye'nin soykırım tarihine ilişkin olarak "Maalesef T.C devleti bir şiddet ve ölüm makinesidir" diyor. Nikos Michailidis'le Pontos Rum Soykırımını ve kişisel tecrübeleri üzerinden soykırımın çeşitli yanlarını konuştuk.

Klasik bir giriş olacak ama biraz kendinizi tanıtabilir misiniz?

Selanik’te doğdum. Çocukluğumda, bir Pontos derneğinde kemençe ve horon öğrenmeye başladım. Rum Pontos kültürümüzü koruyabilmek için dedem beni kemençeye yönlendirdi. Her muhacir topluluk gibi bizimkiler de müzik, horon ve yemekle tarihe tutunmaya çalıştı. Soykırımdan kurtulanlar, Pontos'tan sürgün edildikten sonra Kuzey Yunanistan'a yerleştirildiler. Anne tarafım Gümüşhane ve Sivas'tan, baba tarafım da Bafra'dan Yunanistan'a geldi 1923'te. Atina'daki Panteion Üniversitesi'nde siyaset bilimi okudum. Sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde yüksek lisans yaptım. Master ve doktora için de Kanada ve Amerika'ya gittim. Doktoramı Princeton Üniversitesi'nde, Antropoloji bilim dalından aldım. Saha araştırmamı Trabzon ve İstanbul'da yaptım. Konusu da Trabzon'daki kemençe müziği ve etnik kimlikler. Özellikle Trabzon'da yaşayan Müslümanlaştırılmış Rumlar üzerine yoğunlaştım.

Yakın tarihe kadar sık sık Pontos’a, Trabzon’a gidip geldiniz. Sizin için bu seyahatlerin anlamı neydi? 

Pontos'a ilk kez 1990’larda, yazar Yorgo Andreadis’in rehberliğinde bir grup yaşlı Rumla geldik. Ben grubun kemençecisiydim. Bu tür seyahatlerle en çok ilgilenenler Pontoslu yaşlı Rumlardı. Hasret gidermek için, eski memleketleri Karadeniz'i, dağlarını, yaylalarını görebilmek için yüzlerce kilometre yol alıyorlardı. Otobüsün içinde kemençe çalardım, hep birlikte eski kaideleri söylerdik. Çok duygusal anlardı bunlar. Onları hafızamda bir mücevher gibi saklamaya devam edeceğim. Pontos'a gelmek, benim için bir ütopyanın vücut bulması anlamına geliyordu. Çünkü yıllarca Pontos'un güzel hikayeleriyle büyüdük ama neslimiz Pontos'u hiç görmemişti. Sadece eski kartpostallardan görüyorduk. Fotoğraf, müzik ve anlatımlardan Pontos'a aşık olmuştum. O ilk seyahatimde Trabzon'da halen Rumca konuşulduğunu gördüm. Tabii ki şok oldum. Çünkü Rumcayı sadece biz Pontoslu Helenler konuşuruz diye biliyorduk. Müslümanlaştırılmış Helenlerden haberim yoktu.

1998’de ‘Horon ke Tragodia’ adında bir albüm yaptınız. Bu albüm birçok Karadenizli genç için tarih ve kültürlerini keşfetmek açısından çok önemliydi. Ne gibi tepkiler aldınız?

Trabzon'dan ve Trabzon diasporasından olumlu tepkiler aldım. Benim için çok romantik bir albümdü, çok duygusal. Rum Pontos müziği kendi yuvasına dönüyor diye düşünüyordum. O dönemde Türkiye'de bu tür etnik müziklerin ne kadar politize alanlar olduğundan inanın hiç haberim yoktu! Albümü çıkardıktan sonra anlamaya başladım. Aşırı MHP'li ve genel olarak Kemalist çevreler, albümün bir "bölücülük propagandası" olduğunu yazdı. Pontos devleti kurma amacı taşıyormuşuz! Klasik Türk ırkçı devlet propagandası yani. Beni albüm çıkarmaya teşvik eden de bir Kürt arkadaşımdı. O yüzden bazı Trabzonlu arkadaşlarım beni uyardı, "Kürtlerle gezme, devlet senden şüphelenir" diye. Trabzonlular daha çok devlet yanlısıydı. O albüm sayesinde Trabzon, Karadeniz ve genel olarak Anadolu ile Mezopotamya'nın sosyo-kültürel ve etnik kimliklerini keşfetmeye ve anlamaya başladım. Türkiye'ye ilk geldiğimde Kürtler hariç herkesi Türk kimlikli sanıyordum. Karadeniz'de ne Rumca konuşanlardan, ne Lazlardan ne Hemşinlilerden ne Çepnilerden, ne Gürcülerden haberim vardı. Bir Rizeli sanatçı ve üniversite arkadaşlarım vasıtasıyla tüm bu farklı kimliklerle ve müzikleriyle tanışma fırsatım oldu. Gerçekten Anadolu'nun sosyo-kültürel dokusunu ve tarihini, kemençe üzerinden keşfetmeye başladım.

Kısaca Türkiye izlenimlerinizden bahsedebilir misiniz?

Etnografik izlenimlerimi aktarayım size. Boğaziçi'de okumak için İstanbul'a geldiğimde, Taksim Meydanı'ndaki polis ve asker panzerleri görmek beni çok korkutmuştu. Buna pek anlam veremiyordum. 

Benim neslim Yunanistan'da böyle durumları pek yaşamamıştı. Sadece filmlerden izliyorduk. O dönemde Abdullah Öcalan, uluslararası bir komployla Türkiye'ye getirilmişti. Tüm televizyonlarda Yunanistan'a karşı bir nefret kampanyası başlamıştı. Kaldığım semtte de akşamları polis ve asker arabalarının sesi doluyordu. Güneş battıktan sonra, ara sıra Kürtler ve polis arasında kısa çatışmalar da çıkıyordu bazı semtlerde. Benim için çok "sürreal" bir durumdu ve biraz da korkutucuydu açıkçası.

Zamanla bir sürü insanla tanıştım ve herkeste devlete karşı hem bir nefret hem de bir korku sezdim. Ana akım Türk siyasal kültüründe devletin nasıl tanrısal bir karaktere ve pozisyona sahip olduğunu anladım. Çok sorunlu bir durumdu bu ve maalesef günümüzde de devam ediyor. 

İlgimi çeken bir hususu daha paylaşmak isterim. Boş zamanlarımı Pera'daki müzik ve kitap mağazalarında geçiriyordum. Çıkan birçok albümde hapishane türküleri vardı ve anladığım kadarıyla bu türküler çok popülerdi. Çoğu da sazla çalınırdı. Acaba dedim, bu hapishane türküleri niye bu kadar seviliyor bazı çevrelerde? Bu husus Türkiye toplumu ve devleti için bir şeyler ifade ediyor mu? Böylece müziğin nasıl bir toplumun akustik aynası olduğunu anlamaya başlamıştım. 

Bir ilginç anı daha aktarayım size. Bir gece Kadıköy'de, yolda mendil satan yaşlı bir kadından mendil satın almak istedim. Aksanımdan yabancı olduğumu anlayınca bana şey dedi: "Afedersiniz, siz gavur musunuz?” Önce güldüm, "Evet" dedim ve uzaklaştım. Sonra düşündüm, acaba başka bir insana gavur demek niye bu kadar kolay ve normal? Kısaca tüm bunlar Türkiye'nin ana meselelerini yansıtan anılardır. Devlet-toplum ilişkisi, Kemalist rejimin karakteri, İslamın rolü, etnik kimlikler, şiddet ve hapishane... Türkiye'yi kitaplardan önce, kendi insanlarından anlamaya başladım.

Aileleriniz buluştuğu zaman Pontos’tan nasıl bahsederdi?

Eski kuşaklar Pontos'dan çok bahsederdi. Komşuluk ilişkileri, Müslüman olmuş ve Pontos’ta kalmış akrabalar ve arkadaşlar, köydeki hayatın zorlukları, İttihatçı ve Kemalistlerin şiddet ve sürgün politikaları, muhacirlik, Topal Osman'ın çeteleri tarafından kadınlara yönelik uygulanan şiddet ve tecavüz, yolda ölen yaşlılar ve çocuklar... Ama daha çok olumsuz anılar öne çıkıyordu. Tabii sonraki kuşak, yani annemin ve babamın kuşağı daha çok Yunanistan'ın "modern", diğer bir deyişle "Batılı", kimliğiyle kendilerini ilişkilendirmek istedi ve Pontos ikinci planda kaldı. Üçüncü nesil, yani benim neslim, Pontos'un tarihi detaylarıyla ve kültürüyle yeniden ilgilenmeye başladı. Hem eskilerimizden devraldığımız aile hafızası, hem kitaplardan okuduğumuz hikayeler, Pontos'a dair bilgi ve "tecrübelerimizi" şekillendirdi. Yani ilk kuşak için Pontos,  yaşanmış bir tecrübe, sonraki kuşaklar için ise bir anlatım, bir müzik, bir yemek, bir ütopya olmuş.

Biraz da soykırımdan bahsetmek istiyoruz. Bu süreçte Pontoslu Helenlerin payına fazlasıyla acı ve ölüm düştü. Mübadele sürecine kadar aileniz neler yaşadı?

Özellikle Bafra civarında çok acı olaylar yaşanmış. Açık konuşmak gerekirse, Karadeniz'de korkunç bir soykırım yaşandı. Benim büyükbabamın ailesi Bafra'nın Nebyan Dağı'ndaki köyünden sürgün edildi. İç kısımlara doğru binlerce kilometre yürüdüler, sonra geri gönderildiler. Tabii köyden yola çıkan bir sürü insan oldu. Bir daha geri dönmediler, dönenler de rahat yüzü göremedi. Bafra'daki köylerine döndükleri zaman kendi evlerini Balkanlardan gelen muhacirlerle dolu buldular.

Bizimkiler doğal olarak tepki gösterdi ama pek sonuç alamadılar. Devlet "evlerinizi bu insanlarla paylaşacaksınız" diye çok ısrarcıydı. Kısaca, büyükbabam ve ailesi her şeylerini kaybetti, birçok insan gibi. Bölgedeki tüm Helenler, Topal Osman türü çetecilerden korunmak için dağlara çıkmak zorunda kaldı. Nebyan Dağı bir efsanedir, biliyorsunuz. Bir direniş mekanı ve insani bir drama tanıklık etmiş bir dağdır Nebyan Dağı. Biz küçükken büyükbabam o hikayeleri anlatırdı ama ben  ‘yaşlı bir adamın hikayeleri’ diyerek pek ciddiye almıyordum. Biraz büyüyünce anladım önemini. Mübadele sırasında büyükbabamın küçük bir kardeşi Bafra'da kalmıştı. Yıllar sonra bir şekilde iletişime geçtiler, mektuplaşmaya başladılar. Tabii ki Müslüman olmuş. Bu çok rastlanan bir hikaye. Tüm Karadeniz, özellikle Helenlerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler, böyle hikayelerle doludur.  

Benim ailemin hikayesi, birçok Pontos'lu Helen ailesinin de hikayesidir aslında. Düşünün; yüz yıllar boyunca bir coğrafyada yaşıyorsunuz, üretiyorsunuz, ilişkiler kuruyorsunuz, hayatınızı böyle bir coğrafyayla ilişkilendirip anlamlandırıyorsunuz. Sonra İslami bir emperyal güç tarafından işgal ediliyorsunuz ve bir şekilde köle oluyorsunuz. Pontoslu Helen toplumun elinden sadece evleri değil, dinleri, dilleri ve manevi dünyaları da çalındı. 20’nci yüzyılın başında, birkaç yıl içinde her şeylerini kaybettiler, muhacir durumuna düştüler, aileleri parçalandı, çocukları öldü ya da öldürüldü. Deneyimleri, bugünkü T.C tarafından baskı ve şiddet gören Kürtler ve diğer halkların deneyimlerine çok benziyor. Maalesef T.C devleti bir şiddet ve ölüm makinesidir. Hiçbir zaman bir hukuk devleti olamadı. Bundan sonra da olması çok zor zaten. Bu da Anadolu ve Mezopotamya halklarının en büyük trajedisidir.

Bugün Yunanistan’da ciddi bir Pontoslu nüfus var. Kültür sanat alanında da çok aktifler. Bu derneklerin çalışmaları hakkında biraz bilgi verir misiniz? 

1923'den sonra, yani mübadeleden hemen sonra kurulmaya başladı. Özellikle Atina ve Selanik gibi büyük şehirlerde… Eğitimli, şehirli insanlar tarafından kurulan derneklerin amacı, Pontos Helen kültürünü, tarihini araştırıp muhafaza etmek ve Pontoslu Helenler arasındaki dayanışmayı güçlendirmek. Archeion Pontou (Pontos Arşivi) adlı Almanca dergi de o zamanlarda çıkmaya başladı. Diyebiliriz ki şimdiye kadarki en kapsamlı arşiv çalışmasıdır. 

1950’lerde Yunanistan'da iç göç başladı. Birçok Pontoslu köylerden şehirlere taşındı. Böylece yeni dernekler de kurulmaya başlandı. Bu dernekler daha çok horon, müzik ve tiyatro üzerine yoğunlaştı. Tüm bu çalışmalar çok önemliydi. Çünkü böylece Pontos Helen kültürü bir şekilde yeni kuşaklara aktarılabildi. Toplumsal hafıza güçlendirildi. Son yıllarda genç nesillerde daha yoğun bir ilgi var. Derneklerimiz genç çocuklarla dolu. Artık yüzlerce kemençecimiz var, bir sürü yeni kitap, makale, film, dil çalışması. Pontos Helencesi, Antik Helenceye en yakın Helen lehçesidir. Bu da bir gurur kaynağıdır gençler için. Düşünün, kullandığınız kelimeleri Homeros, Platon, Aristoteles de kullanırdı bir şekilde. 

Şimdi yeni bir yol almaya çalışıyoruz. Sonraki adımda ne olacağını tartışmak zorundayız. Bugün çok daha bilgili ve donanımlıyız. 

Bu konuda bir şey daha eklemek isterim. Pontoslu dernekler, özellikle soykırım konusunda yaptıkları yoğun çalışmalarıyla, Yunanistan'daki "Kemalizm aşkını" ve ideolojik körlüğü kırmaya başladı. T.C'deki gerçek durumun ne olduğunu da anlatmaya çalışıyoruz. Kürt meselesini, Alevi meselesini, Sünni insanların da yaşadığı sorunları, Helen kökenli Trabzonluları, Hemşinlileri, Lazları ve diğerlerini… Tüm bunları Yunanistan'ın gündemine sokmaya çalışıp, vatandaşları bilgilendirmeye çaba gösteriyoruz.

Yunanistan, Pontos soykırımını ancak 1993 yılında kabul etti. Düşündüğümüzde görece geç bir tarih. Sizce Yunanistan bu kararı almada neden geç davrandı?

Çok güzel bir soru. 1923’lerden sonra Yunanistan'ın elitleri, Türkiye'yle olan eski kötü ilişkileri kapatmak istedi. Yeni bir sayfa açılacağını sandılar. Sonra biliyorsunuz, 1952'de Yunanistan ve Türkiye  NATO'ya üye oldu. Ortak bir savunma şemsiyesi altına girdiler. Soğuk savaş başladı ve Yunanistan-Türkiye ilişkileriyle NATO'nun güneydoğu kanadında bir çöküş yaşanmasın diye tüm olumsuz olayları halı altına süpürdüler. Ama yanıldılar. Türk devleti İstanbul Helenlerine karşı bir pogrom uyguladı. Daha sonra Kıbrıs işgali vb. şeyler de yaşandı ve bugüne kadar gelindi. Yunanistan'ın elitleri, T.C'nin siyasal kültürünü ve iç dinamiklerini pek iyi analiz edemedi o zaman. Bazı Pontoslu entelektüeller ve yazarlar, soykırım meselesini gündeme taşımaya çalıştı ama "Aman Türkiye'yle ilişkiler bozulmasın" diye ana akımdaki siyasi partiler konuyu ya kriminalize etti ya da görmezden geldi. Belli bir dereceye kadar aynı mentalite devam ediyor. Düşünün, Yunanistan'ın bazı güya sol partileri bile soykırım meselesine mesafeli yaklaşıyor. "Türkiye kızar ve ikili ilişkiler tamamen kopar" diye çekiniyorlar. Üzülerek söylüyorum ama Yunanistan partilerinin büyük bir bölümü, Türkiye'yi Kemalist gözüyle analiz ediyor. Bu hem çok yanıltıcı hem de vahim. 
Benim gibi Pontoslu genç akademisyenler Türkiye’deki ideolojik ve siyasi durumu anlatmaya çalışıyor, soykırımı gündemde tutuyor. Son yıllarda sesimizi biraz daha duyurmayı başardık. Yunanistan toplumu Türkiye’deki gelişmelerden maalesef pek haberdar değil. Yunanistan'da soykırım hakkındaki çalışmalar, resmi hükümetler tarafından hiçbir zaman desteklenmedi. Bu bir toplumsal hareketti ve halen de öyle. PASOK hükümeti 1993’te soykırımı tanıdı ama o tanıma, Pontoslu derneklerden ve toplumdan gelen ciddi baskılar sonucu mümkün olabildi.