AKP’nin siyasi temsilcileri ve psikolojik savaş organlarının, daha başlangıçta Leyla Zana’nın çıkışını sahiplenerek, Kürt siyasetini tahrik etmeye çalıştıklarını ve PKK’nin artık üstünü çizeceğini beklediklerini söyleyen KCK Yürütme Konseyi Murat Karayılan, “Ama Kürt siyaseti çok olgun bir biçimde hem eleştirilerini söyledi hem de neyin nasıl ele alınması gerektiğini ifade etti. Artık onların Kürt siyasetinden beklediklerini alamayacakları anlaşılmıştır. Kürt halkına ve Kürt siyasetine ilişkin algıladıkları tek şey teslim almaktır. Artık bunu da hiçbir zaman görmeyecekleri açık ortadadır. Yanlışlıklara rağmen gerek Leyla Zana’nın ve gerekse de Kürt siyasetinin sergilediği tutum bunu ortaya koymuştur” dedi. Ancak Karayılan, şu önemli hususu vurgulamayı da ihmal etmedi: “Durum ne olursa olsun, Kürt siyasetinin başarısı, ferdi çıkışlarla değil, konsensüse dayalı, birlikçi ruhu güçlendiren mücadele biçimleriyle sonuç alabilecektir.”
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Öcalan’a yönelik ağır tecrit ve bunu perdelemeye yönelik söylentiler, içinde bulunduğumuz sürecin nasıl anlaşılması gerektiği, kendi sözlerinin yorumlanması, Leyla Zana’nın çıkışı ve beklentiler, savaş ve barış seçenekleri ve Kürtlerin alternatifleri konusundaki sorularımızı yanıtladı.

İmralı’daki tecrit birinci yılını doldurmak üzereyken, son söylenti ve haberler yeni bir tartışma başlattı. Öncelikle siz hareket olarak bu tür haberleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugün İmralı’da uygulanan politika ‘Milli İmralı Politikası’dır. Bu politika gereği İmralı’da bir işkence sistemi vardır. Hukuk dışı, etik dışı, insanlıkla alakası olmayan; eritme, çürütme ve o böylece imhayı hedefleyen bir sistemdir. Bu, Önderliğimiz şahsında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürt halkına karşı geliştirdiği bir savaştır. Önderliğimiz, yanındaki yoldaşları, Kürdistan halkı, Hareketimiz, kadro ve gerilla güçlerimiz bu işkence sistemine karşı direnmektedir.
Önderlikle ilgili “Öcalan İmralı’da mıdır, değil midir?” savını ortaya atan MHP ve Ergenekonculardır. Yani daha önce de ortaklaştıkları Kızılelmacılar denilen, ırkçı, şovenist kesimlerdir. Aslında bunlar bu tür yalan haber ve soruları ortaya atarak, İmralı’da uygulanan psikolojik işkence sistemini pekiştirmek istemektedirler. O işkenceyi perdeleme-gizleme tutumu söz konusudur. Kızılelmacılar bunu yaparken, AKP cephesi de hem uluslararası hem de ulusal düzeylerde farklı bir üslupla aynı şeyi yapmaktadır. Mesela Sabah Gazetesi’nin “Çarpıyorlar, Aldatıyorlar” manşeti. İmralı’da uygulanan ağır uygulamayı gözden kaçırma ve gizleme çabasıdır.
Öte yandan İmralı konusunu bu kadar ortaya atmaları gerçekten kuşku vericidir.

Adalet Bakanı Meclis’te yaşanan tartışmalar üzerine “inanmayan gidip bakabilir” diyerek tansiyonu daha da yükseltti. Kimi sivil toplum örgütleri, siyasi çevreler ve gazeteciler İmralı’ya gitmek için resmi başvuru hazırlığında. Bakanın bu sözünü ve bahsi geçen girişimleri nasıl yorumlamalı?
Adalet Bakanı ve ilgili savcının açıklamaları bizleri de büyük oranda bir kuşkuya sevk etmiştir. O açıdan Sayın Ahmet Türk’ün İmralı’ya gidip görüşme yapmak için başvurmuş olması çok isabetli bir girişimdir. Önderliğimizin ne durumda olduğunu öğrenmek istiyoruz, halkımız öğrenmek istiyor.

Sanki bir yumuşama havası vardı, ancak Şitazin eylemi bu havayı bozduğu iddiaları var. Yine hareketinizin içinde farklılıklar olduğu ileri sürülüyor. Siz bu konuda ne diyorsunuz?

Kürdistan’da bir savaş var. Geçen Temmuz ayından bu yana sürdürülmekte olan bir savaş... AKP bu savaşla kesin sonuçlar elde etmek istiyordu ve hemen hemen her yönteme başvurdu. Gelinen aşamada sonuç almamış, başarısız olmuştur. Özgürlük Hareketi bugün her zamankinden daha güçlü bir pozisyonda duruyor. Fakat AKP cephesinden savaşın sürdürülmesinde bir ısrar var. Kürt halkına diz çöktürmek istiyorlar ama biz, boyun eğecek, geri adım atacak değiliz. Askeri diyorlarsa bizim askeri gücümüz ve yetkinliğimiz daha fazladır. Biz bu konuda da yenilmezliğimizi gösterecek ve başarıyı elde edebilecek olanaklara sahibiz.
Önderliğimiz protokolleri hazırladı ve sundu. Devlet buna gelirse biz bu barışçıl çözümü arzu ediyoruz, dedik.

Peki, buna gelmez de sizi yok etmeyi tercih ederse…

O zaman ise Devrimci Halk Savaşı stratejisiyle direnmek ikinci çözüm yolu olarak devreye girer, demiştik. Askeri çözümü bu biçimde, onlar gündeme getirdiler. Dolayısıyla şimdi AKP’nin askeri çözümü dayatması temelinde bir savaş süreci var. Gerçeklik budur.
Bugün çok yaygın bir savaş var. Psikolojik alanda, basın-yayın alanında, kültürel alanda, siyasi alanda, hukuk alanında, askeri alanda ve her alanda yürütülen bir savaştır.
Biz her zaman seçeneklerimiz olduğunu ifade ettik. İşte şimdi yine söylüyoruz. Bizim tek seçeneğimiz AKP’nin merhametine sığınmak değildir ya da illa mutlaka işte diyalogla çözüm değildir. Eğer diyalogla çözüme gelmezlerse, bizi yok etmek isterlerse biz o zaman direnerek, kendi bağımsız demokratik çözümümüzü ortaya koyarız. Ve açıkça söyleyelim; şimdi Ortadoğu bölgesi kaynıyor. Kürtler de bu bölgede artık bir güçtür. TC Devleti Kürt halkını bir halk olarak, bir millet olarak tanıma temelinde çözüme yaklaşır, demokratik özerklik ekseninde çözerse, biz ona varız. Ama buna gelmezse, bunu kabul etmezse elbette ki biz bağımsız bir biçimde bu sorunu çözmek üzere tüm gücümüzü ortaya koyacağız. Gerekirse Güney Kürdistan ile birleşerek, bağımsızlığımızı da ilan ederiz. Daha başka birçok yol var.
Kısacası şu bilinmeli ve şantaj olarak görülmemeli, biz PKK ve Kürt halkı olarak seçeneksiz değiliz. Bu konuda hiçbir tereddüt yoktur. Bunun bu biçimde yalın ve açık bir tarzda herkesçe bilinmesinde büyük bir fayda vardır.
İşte gerçekleşen Şitazin-Oramar eylemini herkes bu eksende doğru anlamalıdır. Silvan eylemiyle karşılaştırma yanlıştır. Silvan yerel gücün kendi inisiyatifiyle yaptığı bir eylemdir; kaldı ki eylem bile değildir. Operasyona çıkmış olan Türk askeri güçleriyle karşılaşan bir gerilla birliğinin yaptığı bir çatışmadır. Ancak şimdi durum daha farklıdır.
Özgürlük Hareketi’nde herhangi bir biçimde ayrılıklar falan söz konusu olamaz, öyle bir şey yok. Her şey hakimiyetimizde, denetimimizde ve güçlü bir planlama çerçevesinde gerçekleşmektedir. Bu konudaki yorum ve psikolojik yalanlara cevap bile vermek istemiyorum.

Avni Özgürel ile yaptığınız röportaj tartışma konusu yapıldı. Sizin bazı söylemleriniz üzerinden değerlendirmeler geliştirilerek, süreci tanımlamaya kalkışanlar oldu...
2011 Temmuzu’ndan bu yana bir savaş durumu zaten söz konusuydu. 2012 baharına geldiğimizde daha da tırmanacağı anlaşılıyordu. Mayıs ayında Avni Bey’in başvurusu olunca kabul ettik. Gayet normal, sağlıklı bir röportaj yapıldı. Sanırım röportajını Radikal Gazetesi ve Türk basını yayınlamaya yanaşmadı. Bu kuşkusuz AKP hükümetinin tutumuyla yakından alakalıdır. Bir ay gecikmeli olarak yeni kurduğu sitesinde yayınladı. Ben o röportajda durumun ciddiyetini ve gelişen yoğun operasyonlar temelinde savaşın daha da gelişebileceğini yansıtmaya; ciddiyeti izah etmeye çalıştım. Benim söylediklerimin samimiyeti ve tutarlılığı ortadadır.
Sayın Avni Özgürel’in röportajından sonra süreç biraz daha gerginleşti. Başbakan’ın tavrında çok ciddi bir sertlik başladı. Direkt bizi hedefledi, “savaş baronları” dedi. Hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtleri bu kadar kandırmasını, bu kadar kalleşlik yapmasını bir tarafa bırakarak, bize ve BDP’ye karşı “kalleş” kavramını kullandı. Bu bir tutumdu. Askeri operasyonlar arttırıldı. Başta Van yöresindeki bütün belediye başkanlarının tutuklanması olmak üzere siyasi alana dönük operasyonlar hız kazandı. Anadilde eğitimi erteleyecek girişimler, Önderliğimizin ev hapsine alınmasına ilişkin tartışmalara bile tahammül gösteremeyen bir tutum ve bütün bunlarla birlikte yaygınlaşan operasyonlar herhangi bir esnemenin olmadığını gösterdi. Böyle olunca elbette ki çatışma sürecinin tırmanacağı açıktır. Kaldı ki röportaj yaptığımız tarih 17 Mayıs’tır. Oramar-Şitazin eylemi ise 19 Haziran’da oldu. Bu iki tarih arasındaki zaman diliminde yaşanan gelişmeler Oramar-Şitazin türü eylemleri zorunlu hale getirmiştir.
Bu konuda tarihsel açıdan doğruların yerini bulması için belirtmem gereken bir-iki husus daha var.
Örneğin ben “biz saldırı olursa cevap veriyoruz ama merkezin kararıyla karakol baskınları gibi eylemler yapmıyoruz” gibi bir cümle kullanmadım. Bu cümle Sayın Avni Özgürel’in kendi yorumu olabilir.
Yine diğer bazı konular da sanki yanlış anlaşılmış gibi geliyor bana.
Mesela bu Oslo süreciyle ilgili konuda yanlış anlaşılma diyebileceğim, doğru olmayan cümleler de yorum olarak ifade edilmiştir. Örneğin Oslo sürecinde aracı olan kurum İngiliz istihbaratı değildir. Ben böyle bir şey söylemedim. İstihbarat örgütleriyle herhangi bir ilişkileri yoktur, barış için çalışan saygın bir sivil toplum kuruluşudur.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına gelip bizimle görüşenler de “biz MİT temsilcisiyiz” demediler. “Biz devleti temsil eden bir heyetiz” dediler ve biz o temelde görüşmeleri yaptık. Kaldı ki heyetin tümünün MİT üyesi olmadığını biliyoruz.
Ben, “MİT gelsin, bizi soruştursun” demedim. Bizim MİT ile ne öyle bir hukukumuz ne de bir ilişkimiz vardır. Biz “o aracı kuruma” dedik. Ben onu söyledim. Yani o söz konusu uluslararası aracı kuruma dedim ki, “bu bilgi sızdırması bizden gitmemiştir. Gerekirse soruşturma açın, gelin, biz bütün ortamımızı size açarız. Soruşturma yapabilirsiniz. Biz o görüşmenin kayıtlarını yapmamışız ve biz dışarıya vermemişiz” dedik. Bu sorun herkes tarafından anlaşıldı. AKP-Gülen çatışması ekseninde basına sızdırılan bir husustur.
Ayrıca bizim Önderlik için ev hapsini isteme gibi bir durumumuz yoktur. Biz Önderlik için özgürlük istiyoruz.
Diğer bir husus da Oslo görüşmeleri Ağustos 2008’de başladı. KCK adı altındaki operasyonlar ise 14 Nisan 2009’da başladı. Biz bu KCK adı altında Kürt siyasetçilerine yönelmeyi, görüşme sürecini hançerleyen bir girişim olduğunu baştan beri ifade ettik. Ama hep “durdurulacak, mahkemeye çıkarılıp bırakılacaklar” vb. şeyler söylendi. Nihayetinde öyle olmadı.
Geliştirdiğimiz bu diyalog sürecinde ne Önder Apo, ne de biz hareket yönetimi olarak hiçbir biçimde yanılmadık.
Tekrar ediyorum, süreci bozan Silvan olayı değildi. Süreci bozan Başbakan Erdoğan’ın protokolleri reddetmesidir. Oslo sürecini bu tutum sonlandırmıştır.

Amed Milletvekili Leyla Zana’nın bir gazeteye verdiği röportajın ardından Erdoğan ile görüşmesi oldu. Öncelikle Leyla Zana’nın çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biri ortaya çıkıp “ben sorunu çözeceğim” derse, biz buna karşı olmayız. Halk ve Hareket olarak çözüm istiyoruz. Ama biz biliyoruz ki bu sorun bir siyasetçinin öyle elini taşın altına koymasıyla çözülecek bir sorun değildir. Yine salt bazı görüşmelerle çözümün gelişmesi mümkün değildir. Çünkü bu sorun, çok temel ve köklü bir sorundur. Yumuşamaya, çözüme doğru giden bir sürece hizmet ederse iyi, fakat bu ara böyle bir şey pek uygun görülmüyor.
Çünkü egemen iktidar gücü olan AKP kararını vermiş, bu sorunu şiddetle çözmek istiyor. Kürt halkını teslim alıp, Türk milletinin bir parçası haline getirmek istiyor. AKP’nin bu kararına rağmen Başbakan ile görüşmeden beklenti yaratmak pek isabetli siyasi bir duruş değildir. Bu konuda çaba gösterenlerin, görüşmek isteyenlerin amaçları farklı olabilir ama Erdoğan her şeyi kendi hizmetine sokma amacıyla yapmaktadır.
Dikkat edelim, Leyla Zana ile görüşmesinden birkaç saat sonra Kayseri’de yaptığı konuşması tamamen bu belirttiğim amacına denk düşen bir konuşmadır. Zaten esas gerçek cevabı da o konuşmada verdi.

Erdoğan’ın bu konuşması ne anlama geliyor?

Bu bir cevaptır aslında ve anlayan için bu cevap yeterlidir. Bu açıdan herkes yeniden düşünmelidir.
Elbette ki bu devletin ve hükümetin başındaki Erdoğan Kürt sorununu isterse çözebilir; ancak çözmesi için önce bir karar vermesi gerekiyor.

Ne gibi kararlar?
Başta askeri yöntemden vazgeçmesi gerekiyor, Kürt halkını bir halk olarak görmesi ve doğal haklarını teslim etmesi gerekiyor. O tekçi ve otoriter zihniyetten vazgeçmesi gerekiyor. Demokratik çoğulcu bir anlayışta karar kılması gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt politikasında 1925’ten bu yana esas aldığı şey Şark Islahat Planı’dır. AKP’nin yapmak istediği ise Şark Islahat Planı’nı güncelleştirilmesidir. Çözüm ancak bu temelde Kürt halkına dilsel, kültürel ve statü haklarının verilmesiyle mümkün olabilir.

Zana’nın bu çıkışını yandaş medya Kürt siyasetinde bölünmeye gidecek bir çıkış olarak yorumladı…

Evet, beklentileri de öyleydi. Nitekim görüşmeden sonra yapılan basın açıklamasıyla birlikte tavır almaya başladılar. İşte “hangi Zana, Zana korkmuş, Zana fare doğurdu” vb. yakıştırmalarla aslında neyi beklediklerini de ortaya koymuş oldular. Çünkü onların anladığı tek şey var, teslim olmak! Şimdi Kürt siyasetine dayattığı şey budur.
AKP’nin siyasi temsilcileri ve psikolojik savaş organları, daha başlangıçta Leyla’nın çıkışını sahiplenerek, Kürt siyasetini tahrik etmeye çalıştılar. Deyim yerindeyse Zana’yı da pohpohlayıp, yanlışa sevk etmek istediler. Onlar Kürt siyasetinin çok sert tepki göstereceğini, yine PKK hareketi olarak bizim artık üstünü çizeceğimizi bekliyorlardı. Bunun da ciddi bir çatlaklığa ve bazı sorunlara yol açacağını hesaplıyorlardı. Ama Kürt siyaseti çok olgun bir biçimde hem eleştirilerini söyledi hem de neyin nasıl ele alınması gerektiğini ifade etti. Bu da Kürt siyasetinin olgunlaşma düzeyini gösteriyor. Yine bizim konuya ilişkin görüşlerimizi çarpıtmak istediler ama gerçek ortadadır. Artık onların Kürt siyasetinden beklediklerini alamayacakları anlaşılmıştır. Bunu anladıkları için Leyla’yı eleştirmeye çalışıyorlar. Eğer Leyla’ya ve Leyla’nın bağlı olduğu değerlere saygıları olsaydı elbette ki böyle yapmazlardı. Ama bunların o tür değerlerden anladıkları yoktur. Kürt halkına ve Kürt siyasetine ilişkin algıladıkları tek şey teslim almaktır.
Artık bunu da hiçbir zaman görmeyecekleri açık ortadadır. Yanlışlıklara rağmen gerek Leyla Zana’nın ve gerekse de Kürt siyasetinin sergilediği tutum bunu ortaya koymuştur.
Ancak durum ne olursa olsun, Kürt siyasetinin başarısı, ferdi çıkışlarla değil, konsensüse dayalı, birlikçi ruhu güçlendiren mücadele biçimleriyle sonuç alabilecektir.

“İstanbul KCK Davası” adı altında siyasi soykırım operasyonlarının “tiyatro sahnesi” olarak adlandırılan yeni bir bölümüne başlandı. Önceki gün yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu dava, bir siyasi partinin normal-yasal faaliyetlerini illegalize ve kriminalize etme tutumu olmakla beraber, Türkiye’de adaletten, haktan, barıştan ve demokrasiden yana olan kesimlere de gözdağı vermeyi hedeflemektedir.
Özellikle KCK davası adı altında tutuklanan Kürt siyasetçilerinin Kürtçe diliyle savunma hakkında ısrarcı olmalarını takdir ediyorum.
Bu dava, davanın sahiplerini altında bırakacak nitelikte bir sonuca doğru gidecektir.

Hafta sonu Meclis’ten jet hızıyla geçen bir kanunla KCK davalarına da bakan Özel Yetkili Mahkemeler kaldırıldı. Bu mahkemelerin kaldırılmasının bir anlamı olacak mı?
Bu, Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması falan değildir; AKP-Gülen Cemaati arasındaki iktidar kavgası çerçevesinde yapılmış bir düzenlemedir. Bölge Mahkemeleri, özünde “eskinin İstiklal Mahkemeleri”dir. Herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Hatta Kürt halkı için daha da çekilemez bir düzeye getirmek istedikleri anlaşılmaktadır.

Türkiye-Suriye gerginliği


Bir Türk savaş uçağının Suriye tarafından düşürülmesi ve sonrasındaki gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?

Aslında Türk devleti uçağının düşürülmesini gerekçe yaparak, Suriye’ye dönük kapsamlı bir müdahaleyi tasarladı. Bunun için NATO’yu toplantıya çağırdı, değişik çabalar sergiledi. Fakat bu konuda Batılı güçler Türkiye’nin istemine olumlu cevap vermediler. Türkiye tek başına kaldı, diyebiliriz. NATO’dan istediği kararı çıkartamadı, yalnız kaldı. Şimdi tehdit amaçlı sınıra güç yığıyor. Bize göre bu yığınak, savaş değil, tehdit ve blöf amaçlıdır. Savaşan bir güç yol kenarına, tepelerin üzerine, herkesin görebileceği şekilde silahları konumlandırmaz. Türkiye’nin yaptığı daha çok sınırda gerginlik yaratıp, baskılama ve Suriye içindeki savaşı tırmandırmadır. Yoksa öyle hemen bir savaşı geliştirme, bir uçağın düşürülmesini vesile yapıp savaş yürütme, tek başına müdahale etme gibi bir niyetinin olacağını sanmıyorum.

Peki, olası bir müdahalede Kürt halkının tutumu nasıl olur?
Şimdi Suriye-Türkiye sınırındaki hatlarda daha çok muhalif güçler egemendir. Kürtlerin yaşadığı yerlerde Kürt halkının etkinliği var ama Arapların yaşadığı sınır hatlarında ağırlıklı olarak muhalif Arap güçleri belirli bir alanda denetimi sağlamış durumdadırlar. Bu durum karşısında Türkiye eğer tekrar tampon, vb. gerekçelerle müdahale etmeye kalkışırsa bu oradaki Kürt halkına müdahale etme anlamına gelecektir. Suriye’den ziyade oradaki Kürt yapılarına dönük bir müdahale olmuş olacaktır. O açıdan da Kürt halkının, gerek Suriye’deki Kürtler gerekse de Kuzey ve diğer parçalardaki tüm Kürt halkının buna karşı tepki göstereceği, buna karşı mücadele geliştireceği ve oradaki Kürt halkına sahip çıkacağı açıktır.

Geçtiğimiz hafta Türk Dışişleri Bakanlığı’nın gizli ibareli bir genelgesi de ortaya çıktı. Belgeye göre Türkiye’nin Suriye ve Batı Kürdistan planlarında Güney Kürdistan Hükümeti’ne de rol biçiliyor. Siz bu belgeyi ve içeriğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın Hewlêr’deki konsolosluğa yazdığı bir talimnamedir. Ben bu belgeyle ilgili şuanda fazla bir şey söylemek istemiyorum. Bu konuda özellikle Güney Kürdistan Hükümeti’nin açıklama yapmasını bekliyorum.
Derin bir yurtseverliğe sahip olan Batı Kürdistan’daki halkımızın yüksek bilinci ve politik duruşunun bu tür tehlikeleri anlayabilecek düzeyde olduğuna inanıyorum.

Son dönemde Türk devletinin gerek Güney Kürdistan üzerinden gerekse de Türk basın-yayın organları üzerinden sürekli PKK’nin ve PYD’nin Suriye’deki rejimle birlikte hareket ettiği yönünde propagandaları var. Bunu bu kadar gündemleştirmeleri bu gizli belgede yer bulan planların uygulanması kapsamında mıdır?
Gayet tabii ki, bunlar çok bilinçli bir biçimde yürütülen dezenformasyon çabalarının bir sonucudur. Kesinlikle bir çarpıtmadır.
Başbakan zaten son dönemde onu bayağı bir dillendiriyor. Güya bizi maşa gibi gösteriyor. Kendisi Batı güçlerinin taşeronu olmuş, arkasını Batılı güçlere dayamış, bölge halklarına karşı geliştirilen konseptlerin içinde rol üstleniyor, kalkıp bize taşeron diyor. Kendi taşeronluğunun üstünü örtmek için başkasını taşeronlukla suçluyor. Gerçek öyle değildir. Gerçek, AKP’nin taşeronluğu yaptığı, Kürt halkının da haklı davası, en insani istemi olan anadil hakkı için dişiyle, tırnağıyla direnmekte olduğu gerçeğidir. İşte gerçek budur. Diğer hususların hepsi birer çarpıtmadır.

Sivas Katliamı

Madımak Katliamı’nı yapanlar o süreçte yükselen Kürt Özgürlük Hareketi’yle Türkiye sol demokratik ve Alevi çevreleriyle bütünleşme sürecine karşı bir saldırı olarak bunu planlamışlardır. Özellikle bu konuda Sivas’ın seçilmiş olması da önemlidir. Sivas, Türkiye ile Kürdistan’ı birleştiren bir halkada yer almaktadır. Aynı zamanda Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin gerilla güçlerinin büyük devrimci Şehit Alîşêr Koçgîrî (Yücel Halis) yoldaşın öncülüğünde Sivas’a kadar gelebildiği, Sivas’tan Tokat’a, oradan da Karadeniz’e doğru açılım çabalarının sergilendiği bir süreçte gerçekleşmiş olması da dikkat çekicidir. Aslında bu halkların birleşmesine, bütün mazlumların egemenlikçi sömürgeci sisteme karşı ortaklaşmasına karşı yapılmış bir saldırıdır. Bu katliam zihniyeti bugün de sürmektedir. Dün orada 35 kişi katledildi, bugün Roboskî’de de 34 kişi katledildi. Bunlar aynı zihniyetin sonucu olarak gerçekleştirilen katliamlardır. Onların anılarına bağlılığın bir gereği olarak halkların kardeşliği, özgürlüğü ve demokrasi mücadelesini yükselterek, cevap olacağımızı belirtmek istiyorum.


GÜLİSTAN TARA/ROSÎDA MARDÎN - ANF/BEHDİNAN