
Bu bölümde, Amed Zindanı’nda uzun süre kalıp çıktıktan sonra da Avrupa’daki çalışmalarına devam eden yazar ve siyasetçi Muzaffer Ayata ile 15 Ağustos’un ortaya çıktığı koşullar, toplumda yarattığı etkiler ve günümüzde bu atılımın etkileri konusunda görüştük.
Sayın Ayata, öncelikle 15 Ağustos 1984 gerilla atılımını hazırlayan etkinleri sormak istiyorum size…
PKK ilk çıkış yıllarında Türkiye’deki devrimci gençliğin, sosyal, toplumsal hareketliğin olduğu bir döneme denk geliyor. Mahirlerin, Denizlerin çıkışının 12 Mart muhtırasıyla karşılandığı, Önderliklerin budandığı, tasfiye edildiği, anayasal hakların, özgürlüklerin daraltıldığı o dönemin hareketleri kendi içinde bütünlüklü bir önderlik çıkaramayınca, toparlayamayınca Türkiye solu amip gibi bölündü. Çok guruba bölündü ve rejim karşısında dağınık kaldı. Rejim de, kontrgerillanın sokak kolu yani kirli işlerini yapan Türk ırkçılığını, milliyetçiliği temsil eden MHP’yi harekete geçirdi. Sağ-sol çatışmalarıyla Türkiye kanlı bir girdaba sürüklendi. PKK de bu dönemde gruplaştı. İdeolojik, siyasi bir birliğe ulaştı, kadro örgütledi. 1976’da Kürdistan’a dönüş yaptı. Yaygın bir aydınlatma, örgütleme faaliyetlerine girdi. Bir gelişme sağladı, beklenmeyen bir gelişme oldu. Devlet de Maraş Katliamı’yla sürece cevap verdi. Kürdistan da Diyarbakır, Urfa gibi illerde sıkıyönetim ilan etti. Türkiye adım adım askeri darbeye gitti. PKK 1978 Kasım’ında ilk kongresini yaptı. Daha derli toplu bir örgüt gücüne kavuşması gerektiğini, bugünkü kitleyi ancak böyle bir örgütle yönetebileceğini varsaydı.
Şahin Dönmez’in yakalanması ve itirafları sonucunda Önderlik darbe koşullarını dikkate alarak Suriye’ye çıktı.
Darbe Türkiye solunu çok kısa sürede ezdi, tasfiye etti. Kürdistan’da da rejime karşı direnecek, durduracak bir güç kalmamıştı. Varolan kadro yurtdışına çekilmişti. PKK’nin önemli kadro gücü hapishanelerdeydi zaten.
Darbede kitlesel bir terör estirerek, sindirerek Kürdistan’ı adeta yeniden işgal ederek, işkence haneleri her tarafa yayarak bir toplumsal sindirme, dağıtma, bastırma eylemi gerçekleştirdi ve Türkiye’ye hakim oldu. Önünde direnen her hangi bir kıpırtı, her hangi bir ses, her hangi bir odak kalmadı. Elde ettiği büyük siyasal, örgütsel, devletsel moralle hapishanelere yöneldi. Çünkü hapishanelerde hala direnen binlerce kadro vardı. Mamak’tan, Metris’ten Diyarbakır’a kadar sol, Kürdistani güçler PKK’nin öncü kadroları, militan yapısının büyük birçoğu Diyarbakır zindanındaydı. Maraş katliamından sonra infazlar durdurulmadı. Mardin, Urfa, Batman, Diyarbakır PKK’nin yaygın eylem alanlarıydı, örgütlenme alanlarıydı.
7. Kolordu’ya bağlı olduğu için bu dönemin tutukluları hepsi orda toplatıldı. Diyarbakır Kürdistan ve devlet için önemli bir merkezdi. Dışarıda büyük bir sessizlik sağlanınca devlet içeriye yöneldi. Kürdistan, sol, sosyalizm adına hiçbir kıpırtı, laf, miras kalıntı bırakmak istemedi. Yeniden büyük bir egemenlik sağlama, Kürt hareketini betona gömme, Kürtleri Ağrı dağındaki gibi mezara gömme amacıyla korkunç bir baskı ve işkenceyle yurtsever halka ve hapishanelerdeki tutsaklara yöneldi.
Direniş ışık oldu, yol oldu
Bir daha kimse Kürt ve Kürtlük adına ortaya çıkmaya cesaret edemesin diye tamamen bir örgütsel, siyasi yok etme, soykırıma uğratma projesi ile Kürdistan’a yöneldi. Kıbrıs’ta Kıbrıs Kuvvetler Komutanı Özel Harp Daire Başkanı Kemal YamaK ve onun ekibinde Esat Oktay Yıldırım’ı Diyarbakır’a kolorduya getirdiler. Büyük bir terör, sistematik bir işkence, hani vahşet olarak tanımladığımız uygulamalar gerçekleştirdiler. Bunun karşısında Diyarbakır zindanında yoldaşların direnişleri; kendini yakmalar, ölüm oruçları şeklinde gelişti ve bu direnişler sonucu şahadetler gerçekleşti. Binlerce insanın feryadı, çığlıkları beton duvarlara gömülmeye çalışıldı ama Mazlumların, Dörtlerin, Hayrilerin büyük ölüm orucunun tarihsel çıkışı Türk egemenin, ırkçı, imhacı, halkları, kültürleri yok edici projesine büyük bir gedik açtılar, direnişle ışık oldular, yol oldular. En kötü, en olumsuz şartlarda da insanların inançlarına, davalarına bağlı kalabileceklerini, direnebileceklerini, toplumlara ve tarihe söz söyleyebileceklerini kanıtladılar.
Bilindiği gibi Kürdistan’a dönüş kararı ilk olarak 1976 Dikmen toplantısında alınmış, faaliyetler Kürdistan’a taşınmıştı. İkinci dönüş kararı ise 1982 yılında ikinci PKK kongresinde alındı. 12 Eylül darbesi şartlarında, askeri, ırkçı rejimin hâkim olduğu şartlarda büyük bir kararlılık ve savaş iradesi gösterilerek ülkeye dönüş kararı alınması tarihi bir adım olmaktaydı. Bu defa silahlı mücadeleyi Kürdistan’a taşırma, ülke topraklarına dönme biçiminde bir içerik taşıma ilk dönüş kararındaki farklılığı teşkil etmekteydi. Bu çalışmalar büyük bir dirayetle, ısrarla, sabırla tüm yetmezliklere rağmen sürdürüldü. Güney Kürdistan’dan Kuzey Kürdistan’ın dağlık alanlarına dönmek, silahlı propaganda birlikleriyle keşif yapmak, kitle ağlarını oluşturmak ve en son 1984, 15 Ağustos Atılımı’yla bir çığlık, ilk kurşun dediğimiz, yani kendi karanlığına, sessizliğine, korkularına sıkılmış bir kurşun şeklinde sessizlik ve karanlık yarılmış oldu. Bir başlangıç yapıldı. Mazlumların, Hayrilerin direniş kültürü, mirası Kürdistan dağlarına, şehirlerine taşırıldı ve o ses günümüze kadar büyüyerek, yankılanarak, kitleselleşerek şehirlere, metropollere, Avrupa’ya Kürtlerin olduğu her yere bütün parçalara, Rusya’ya kadar dağılıp geldi. 15 Ağustos’u, o tarihsel dönemin içinden çıktığı koşulların zorluklarını, olağanüstülüğünü, kuşatılmışlığını, düşmanın yok etme iradesini, kararlılığını gerçekten iyi anlamazsak, buna karşı diriliş, yaşam, varolma olağanüstü iradesinin az insanla, az silahla, az imkânla ülkeye, her tarafa hâkim olma askeri rejimin Ortadoğu’nun en ırkçı, en faşist, en disiplinli, en örgütlü NATO’nun Ortadoğu’daki, hatta dünyadaki “Amerikan ordusundan sonra” ikinci büyük ordusuna karşı böyle mücadele başlatmak, gerçekten büyük bir Önderlik, büyük bir akıl, büyük bir yürek ister. İşte 15 Ağustos bu büyük aklın, yüreğin Kürdistan topraklarında yankılanması olarak değerlendirmek lazım.
Atılım, Kürt insanında, Kürdistan’da ve Türk devletinde ne tür değişimlere yol açtı.
Kürt ve Kürdistan’daki etkilerini çok yönlü incelemek lazım, çünkü birçok alanı ilgilendiriyor. Bir defa o dönemde artık “Ben Kürt’üm” demek çok zordu. İnsanlar ben Kürt’üm diyemiyorlardı. Hapishanelerde binlerce tutuklu kadro, örgüt yöneticiliği yapmış insanlar, guruplar vardı. Birçoğu mahkemelerde çıkıp, kendi ideolojilerini, örgütlerini, kimliklerini açıktan savunamadılar. Öncüler bile bu durumdaydı. Dışarıda taraftar ya da sempatizan olanlar hapishaneye atılmayan, işkenceden geçmeyen de hemen hemen kalmadı. Bir kısmı da bulundukları bölgeleri terk etti. Metropollere taşındı, izlerini kaybettirmeye çalıştı. Böyle büyük bir sinmişlik, büyük bir korku, panik, geri çekilme, artık hareketin, mücadelenin toparlanıp yeniden alevleneceğine olan inanç kalmadı.
80 Eylül darbesinden Ağustos 84 kadar üç yıldan fazla bir süre zindan direnişçileri dışında Kürdistan’da düşmana karşı bir ses, bir direniş yoktu. Bu ara boşluğu, devrimsel kesintiyi önleyen Diyarbakır Zindan direnişi oldu.
15 Ağustos 1984 Gerilla Atılımı’yla birlikte Kürt insanında, Kürdistan toplumunda büyük bir silkiniş, büyük bir uyanış, sanki uykudan, karanlıktan, kâbustan böyle bir uyanma bir sabah görme, ışık görme, etrafta aydınlık görme, varolma, kendin olma, kendini görme, yaşıyorum, varım tarzı bir silkiniş oldu.
Evren sarsılıyor
Türkiye Cumhuriyeti ise bir şaşkınlık içindeydi, yani hiç beklemiyorlardı. O kadar kendilerine güveniyorlardı ki, o kadar hakim olmuşlardı ki, “bizden habersiz bir yaprak bile kımıldamaz” diyorlardı. Zaten büyük kadro gücü, sempatizan kitle gücü içerde, hapislere atılmış, dışarıya kaçan da, canını kurtaran da az, onlara da kılıç artıkları diyorlardı. O gözle bakıyorlardı. Zaten diğer örgütlerin hiçbiri toparlanamadı, iflah olmadan dağıldı. Sadece PKK öncülüğü, Önderliği, etrafındaki kadro grubu birbirine kenetlenerek, zindandaki direnişleri de doğru sahiplenerek, onlarla zihinsel ve düşünsel olarak bütünleşerek, Ortadoğu’yu terk etmeyerek, yani Kürdistan’a dönüş eksenli hazırlık ve siyaset yaptı. Onun için askeri cunta deyim yerindeyse şok oldu. Henüz seçim olmuş, bir sivil hükümet kurulmuş ama askerin vesayeti, hakimiyeti, militarizm, anayasaya, yasalara, kurumlara hayatın tüm alanlarına sirayet etmiş, egemen sivil hükümet çok zayıf onun etrafında ancak dönüp iş yapabiliyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin sarsıldığını Kenan Evren o zaman şöyle ifade etmişti: “Bunların ömrü yetmiş iki saattir” birkaç tane artık, çapulcu, bunları hallederiz, işini bitiririz” öyle hafife aldılar, öyle baktılar, çok kendilerinden emindiler. İşte TC aldığı bu yaradan sonra bir daha toparlanamadı. Sıkıyönetimler uygulandı, sonra özel savaş örgütlendi. Özellikle Özal döneminde koruculuk, özel timler, olağanüstü hal bölge valiliği, özel jandarma komutanlığı, ordu-asker artık yıprandı, sonuç alamadı. Büyük bir psikolojik savaş eşliğinde NATO’nun, Amerika’nın da desteğinde bu savaşı yürüttüler. TC Devleti kendilerine göre bu beladan bir daha yakayı kurtaramadı. Erdoğan barış süreci, çözüm, demokrasi derken bile “terör belasından, bu beladan kurtulmak için bunu yapıyoruz” diyor. 15 Ağustos Türkiye Cumhuriyeti’nin belası oldu.
Günümüzün toplumunu nasıl etkiliyor
Kürtlerin belki örgütlü, bilinçli bir direnişi yoktu ama hayata bağlı, toprağa bağlılığı vardı. Devlet de kırsala hakim olamayınca asimilasyon bir döneme kadar çok sonuç alamadı. Daha sonra kendilerine güvenleri artınca 1960’lar sonrası daha yaygın okullar, daha yaygın asimilasyon, işte Kürtleri kendilerine işçi yapma, memur yapma, Kürdistan topraklarını kapitalizme açma, sömürgeci kolunu yayma yani kontrolsüz, dizginsiz, engelsiz, ihtiyacına göre istediği gibi bir sömürge bir yayılma bir sömürü alanı olarak gördü. Sadece ekonomik, coğrafik, topraksal bir yayılma değil, ruhsal, beyinsel bir yayılmayı esas aldı. Yani beyinleri teslim aldı, dönüştürdü, Türkleştirdi, Türkiye’ye ait kıldı. Kürt’e ait tarihi zihinlerden sildi. Hiçbir Türk üniversitesinde, ders kitaplarında, okullarında Kürt veya Kürdistan kelimesi geçmiyordu. İşte bütün bunlara son veren, sorgulayan Diyarbakır Zindan Direnişi temelinde yükselen 15 Ağustos Atılımı, direniş ruhu bugün nasıl bir toplum yarattı diye baktığımızda; Kars’tan Antep’ kadar, Adıyaman’dan Botan’a kadar, Rojava’ya işte Rojhilat’a kadar, Avrupa, Rusya’daki Kürtlerin yaşadığı her alana kadar Başura kadar sınırların giderek aşıldığı, Kürtlerin zihinlerindeki sınırların yıkıldığı, Kürtlerin artık birbirinden haberdar olduğu, her tarafta binlerce, onbinlerce çalışan, politika üreten, parti kuran, örgüt kuran, medyası olan, kuzey Kürdistan da bugün yüz belediyeyi yöneten, parlamentoda gurubu olan binlerce örgüt ağı var. Dernek, vakıf, parti ve istese bunun üzerine daha çok fazla örgütlenebilecek bir potansiyel bir alan açıldı, ortaya çıkarıldı. Kürt hareketi her hangi bir devlete, bir dış yardıma bağlı olarak bu mücadeleyi, direnişi yürütmedi. Halen de öz gücüne dayalı yürütüyor. Hemen hemen 40 yıldır Türk hapishaneleri Kürtlerle dolu, hapishaneler hiçbir zaman boşalmadı. Bütün bunları göğüsleyen, bütün bulara direnen savaşan bir halk olgusu ortaya çıktı. İşte bu miras bu birikim bu Önderliğin yarattıkları üzerinden Rojava Devrimi şekillendi.
Rojava’daki Kürtler çoğu kimliksiz, çaresiz, rejime kafa tutmayı düşünemeyen, o gücü olmayan durumdaydı. Ama çıkan fırsatları bugün kullanan, direnen, savaşan, Türkiye’nin de desteklediği ya da kolaylık sağladığı uluslar arası bağlantıları olan IŞİD gibi çetelerin saldırıları, rejimin baskıları bütün bunlara direnen, teslim olmayan, savaşçı çıkarabilen ve savaşan bir halk oldu Rojava’da.
Klasik önderlikler tehlikeyi göremiyor
Bugün dikkat edersek IŞİD Musul’u ele geçirdikten sonra büyük bir askeri, silah kaynağı, depolarına, gücüne ulaştıktan sonra geniş bir nüfusa, asker toplama, onbinlerce insanı silah altına alma, büyük parasal kaynaklara ulaştığı, bir nevi devlet oldu. Bundan sonra yüzünü Kürtlere döndü, Şengal’e saldırdı, farklı inançtan olan Asurilerin, Süryanilerin mirasını yok etmeye, Êzîdî Kürtleri hedefleyip, yok etmeye başladı.
Burada klasik Kürt Önderlikler hem tehlikeyi göremedi. Hem de hızla direnişe geçmedi. Şengal bölgesi fiili olarak KDP’nin korumasındaydı, peşmerge güçleri bulunuyordu ama bunu savunmadılar. IŞİD’in saldırılarıyla peşmerge güçleri geri çekildiler. IŞİD Rabia’yı, sınır kapılarını da kapatarak orda Kürtleri kuşatmaya, imhaya almaya çalıştı. Arkasından Rojava’dan koparıp, Rojava ile bağlantılarını keserek Rojava devrimini orda boğmayı hedefledi. Zaten sık sık Kobanîyê, diğer bölgelere saldırıyordu. Saldırı üstüne saldırı yaptılar, güç yığdılar, güç topladılar. Orda Esad rejimine karşı savaşmak yerine daha çok Kürtlerle savaştılar, oraya yönlendirildiler. Güney’de de aynısını yapmaya başladılar. İşte YPG’nin, HPG’nin Rabia kapısını tutmaları, Şengal’e ulaşmaları, ordaki halkın güvenliğini sağlamaları güçlü bir direniş mevzisi, cephesi oluşturmaları aynı zamanda Kürdistani birliğin, fiili olarak ulusal birliğin oluşmasına büyük bir zemin oluşturdu.
Ulusal birliğe yansıyor
15 Ağustos direniş ruhu, atılımı bugün Güney’de, gerillanın müdahalesiyle aslında bütün Kürt hareketlerinin, Kürt parçalarının duyguda, düşüncede, eylemde omuz omuza, yan yana gelmesine yol açtı. Gazeteci Deniz Fırat’ın Silopi’den Van’a kadar nasıl kitlesel karşılandığını, büyük bir duygusal patlamanın ve devrimci coşkunun nasıl bir direniş potansiyelini açığa çıkardığını gördük. Gerillalar, gece Süleymaniye’den, Hewlêr’den Kerkük’e geçerken orada da onbinlerce insanın sevinç gösterilerini izledik. IŞİD saldırırken, bölerken, bastırırken, hesabını bunun üzerine yaparken, gerilla aldığı kültürle; işte eğitimi, şekillenmesi, fedaice hazırlanması Kürdistan toplumunun, toprağının hizmetinde olması, ayrım yapmadan her yerde Kürt toplumunu ve Kürdistan’ı sahiplenme amacıyla hareket etti ve herkes bu gerçekliği çok iyi gördü ve takdir etti.
“Ya Şengal Kürtleri bizim korumamızda değil, sorumluluk KDP’dedir. Katliam da olsa, yoksulluk, kaçış ta olsa onlar sorumlu.” İşte biz hiçbir zaman böyle düşünmedik. Gerillamız ilk andan itibaren yönünü Şengal’e, Mexmur’a, Kerkük’e çevirdi. Gerillayı tutmakta zorlandık, zorlanıyoruz, fırsatını bulan yönünü bu direniş alanlarına çeviriyor ve buraya adeta koşarcasına gidiyor.
Aslında Önder Apo bu gelişmeleri daha önceden görmüş ve uyarılarını yapmıştı. O hatları, Bağdat’tan, Hewlêr’den bağımsız, yani onların dışında bu alanları tutun, örgütleyin, bu koridorları elinizde tutun, diye uyarmıştı. Bu saldırıların olacağını, bu tehlikeyi görmüştü, öngörmüştü. Gecikmelide olsa müdahaleler, alınan tedbirler dört parçada gerillanın nasıl umut olduğunu gösteriyor.
Kürdistan’ı Kürdistan güçleri korur
Herkes şunu gördü ve de söylüyor: “Kürdistanı ancak Gerilla güçleri korur.” Niye? Çünkü Türk ordusunun hava saldırılarına, büyük kara operasyonlarına, IŞİD’in Rojava’daki sürekli ve büyük saldırılarına hiç tereddüt etmeden, pes etmeden, yılmadan, acaba demeden direnen, mevzilerini koruyan, dış güçlerden yardım istemeden bunu yapan bir hareket gördüler. PKK, YPG bugüne kadar, her hangi bir devletten bir askeri yardım talebinde bulunmadı. Elindeki neyse onunla direndi. IŞİD bir saldırdı geldi Maxmur’u aldı, Hewlêr’e dayandı. KDP yetkilileri hemen Amerika’dan yardım istedi. Amerika tehlikeyi görünce baktı ki Hewlêr’e yönelebilir, IŞİD’in mevzilerine hava bombardımanı yaptı, saldırılara başladı.
İşte PKK’de, Gerilla’da ya da YPG’de böyle yardım talebi olmadı hiçbir zaman. Her yerde her zaman kendi öz gücüne dayalı direnişi esas aldılar, fedaice çalıştılar, gönüllüce çalıştılar. Her hangi bir maddi karşılık, rahat yaşam ortamı aramadılar, tehlikeyi abartan ya da mücadelesizlik içine girme gibi bir tutumun içine hiç girmediler. Zorluk nasıl olursa olsun, halkımızı, ülkemizi korumamız için nerede ihtiyaç varsa fedaice oraya gittiler, savaştılar ve direndiler. İşte 15 Ağustos direniş ruhu bunu ifade eder.
SİNAN ŞAHİN