1 Mayıs Haftası içerisine girmiş bulunuyoruz. Hatta 1 Mayıs’a sayı günler kaldığını söylemek daha doğru olacak. 

Öyle anlaşılıyor ki, 2017 yılının 1 Mayıs’ı Türkiye’de ve Kürdistan’da daha büyük coşku ile karşılanacak. Günler öncesinde sadece emekçilerin değil tüm toplumsal kesimlerin meydanları büyük bir heyecanla doldurması, sömürücü, baskıcı egemen iktidar güçlerine olan kin ve öfkesini dışa vurmaya başlamış olmaları da daha şimdiden böylesi beklentinin oluşmasına neden oldu.

Daha önce de Türkiye ve Kürdistan’da 1 Mayıslar karşılanmıştı. O gün emekçiler ve tüm toplumsal kesimler kendi günlerine sahip çıkmak için meydanları doldurmuşlardı. Egemen güçlerin kolluk güçleriyle, para militer çeteleriyle karşı karşıya gelme ve büyük bedeller ödeme pahasına da olsa bunu gerçekleştirmişlerdi. Bu uğurda bedellerde ödemişlerdi.

2017 yılının 1 Mayıs’ında da başta emekçiler olmak üzere tüm toplumsal kesimler aynı coşku ve kararlılıkla meydanlara çıkacaklardır. Fakat bunu gerçekleştirirken de güncel ve dönemsel görev ve sorumluklarının bilinciyle hareket etmekten de geri kalmayacaklardır. 16 Nisan referandumundan sonra hemen hemen her gün sokakları, meydanları doldurarak iradelerine sahip çıkmaları da bunu göstermektedir. Ki, her gün doldurdukları meydanlarda haykırdıkları sloganlarla da bu gerçekliği dile getirmektedirler.

16 Nisan “referandumunda” Türkiye ve Kürdistan halkları kendi iradesini ortaya koymuştu. Erdoğan-Bahçeli diktatörlüğünün, devletin tüm imkanlarını kullandığı, alternatif- özgür, muhalif medyayı susturduğu, muhalefete meydanları yasakladığı, bir nevi “taşları bağladığı ve köpeklerini saldığı”, resmi devlet güçleriyle birlikte paramilter güçlerini harekete geçirerek terör estirdiği, yandaş-havuz basın-yayın organları ile tam saha pres uyguladığı bir atmosferde gerçekleştirdiği bir referandumda böylesi bir başarı/sonuç elde etmişti.  

Ancak, Erdoğan-Bahçeli diktatörlüğü 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde olduğu gibi, bu seferde yine halkın iradesini yok saydı. Sandıklara el koydu. 7 Haziran sonrasında olduğu gibi “yeni bir seçime” bile gerek duymadan, seçim sonuçlarına doğrudan başvurduğu açık hilelerle müdahalede bulunarak, baskı ve zor araçlarını kullanarak, katipleri ve emir kulları haline getirdiği Yüksek Seçim Kurulu üyelerini de yanlarına alarak kendi lehlerine yeniden düzenlediler. Ve bunu da “atı alan Üsküdar’ı geçti” diyerek, bir zafer olarak ilan ettiler.

16 Nisan’dan sonra da halk, kendi iradesinin yok hükmünde sayılmasını kabul etmediğini sokaklara ve meydanlara çıkarak ilan etti. Günlerdir de sokaklarda, meydanlarda iradesine sahip çıkmaya devam etmekte ve 1 Mayıs’a da bunun coşkusu ile hazırlanmaktadır.

2013 yılının Haziran ayında da İstanbul-Taksim’de tarihe “Gezi Direnişi” olarak geçen günlerin yaşanırken halk meydanları doldurmuştu. Ve beklemedikleri bir anda yaşanan bu direniş egemen-iktidar güçlerini “dipten gelen bir dalga” gibi derinden sarsmıştı. O zamana kadar halk, demokrasi ve özgürlük güçleri, egemen-iktidar güçlerine karşı biriken tepkisini büyük bir öfke ile dile getirmişti.

Günlerce süren bu direniş sadece İstanbul-Taksim’de değil, Türkiye’nin önemli metropol kentlerini de içerisine alarak genişlemişti. Taksim’de, AKP İstanbul belediyesinin halkın kullanımına açık alan Gezi Parkı yerine ticari bir merkez yapma planının bir parçası olarak ağaçların kesilmesine karşı bir tepki hareketi olarak gelişmişti. Ancak bu tepki bununla da sınırlı kalmayarak, AKP-Erdoğan diktatörlüğüne karşı genel siyasal bir karşı koyuşa dönüşmekten de geri kalmamıştı. Adeta onlara Türkiye’nin sahipsiz olmadığını “babalarının çiftliği” gibi kullanamayacaklarını “har vurup harman savuramayacaklarını”, istedikleri her şeyi yapamayacaklarını ve karşılarında bir halkın olduğunu onlara göstermişti. 

16 Nisan “referandumundan” sonrada halk sandıklara atmış oldukları “Hayır” oyuna sahip çıkarak aynı tutumun sahibi olmuştur. Ancak “Gezi Direnişinden” farklı olarak; her hangi bir çağrı olmadan ve bir olay patlak vermeden her yerde birden harekete geçmişlerdir. Siyasal ve toplumsal bir tepki olarak; bilince, iradevi bir tercihi ifade eden bir karşı koyuşun sahibi haline gelinmiştir. Bu sadece Türkiye kentleri, metropolleri ile de sınırlı kalmamıştır. Kürdistan halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesi ile de ortak bir noktada bir araya gelinmesine neden olmuştur.

Türkiye’nin önemli metropol ve kentlerinde olduğu gibi Kürdistan halkı da 16 Nisan “referandumunda” tercihini tüm engellemelere, baskılara, yasaklara ve hilelere rağmen “Hayır” olarak belirlemiş ve iradesine sahip çıkmıştır. Kürdistan halkının tercihini bu şekilde “Hayır”dan yana belirlemiş olması, onun için ortaya konulan yeni bir tutum olmadığı gibi, özgürlük ve demokrasi mücadelesi ile birlikte ortaya çıkan/yaratılan kazanımların korunması/sahiplenilmesi temelinde sergilenen bilince, örgütlülüğe dayanan iradi bir duruşun bir dışa vurumu anlamını gelmiştir.

7 Haziran 2015 genel seçimlerinde de böyle bir yaklaşım sahibi olmuştur. Erdoğan-Bahçeli diktatörlüğünün 24 Temmuz darbesine karşı 7 Haziran’da ortaya koyduğu iradesine sahip çıkarak, sömürgeci soykırım saldırılarına karşı gerçekleştirdiği meşru savunma/öz yönetim direnişleri de bunun bir sonucu olarak yaşanmıştır. Bu direnişlerle bir yandan kendi iradesine sahip çıkarken, diğer yandan da Erdoğan-Bahçeli diktatörlüğünün sömürgeci-faşist soykırım saldırılarına karşı varlığını koruma mücadelesi içerisinde olmuştur. Bunu gerçekleştirirken de sayısı yüzleri bulan yiğit, fedakâr, kahraman genç kızını ve oğlunu feda etmiştir. Tam bir vahşeti ifade eden büyük katliamlar yaşamıştır. Evleri, mahalleleri, kasabaları, şehirleri yerle bir edilerek yaşanmaz bir hale getirilmiştir. Ama teslim olmamışlardır. Cizre Halk Meclisi Eş Başkanı şehit Mehmet Tunç’un dediği gibi, boyun eğmemişlerdir. Geride gelecek nesillerin, halkın onur ve gurur duyacağı bir miras bırakmışlardır. Ve bu miras da bir mücadele geleneği haline gelerek onlardan sonra da yaşatılmaya devam etmiştir.

Önce 8 Mart ve 21 Mart’ta meydanlarda, sokaklarda, dağlarda, ardından da 16 Nisan’da; Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de, Şırnak’ta, Varto’da, Silvan’da, Lice’de, Silopi’de, İdil’de, Dargeçit’te, Gever’de vb. bir çok direniş ve yerleşim merkezinde Kürdistan halkın sandıklara yansıyan iradesi de bu gerçekliğin somut bir ifadesi olmuştur.

Gezi direnişinde, AKP-Erdoğan diktatörlüğünün artan faşist saldırıları karşısında, Kürdistan halkını kastederek; orada halkın yaşadıklarını, şimdi yaşayarak daha iyi anladıklarını/hissettiklerini dile getirenler olmuştu. Bu gerçeklik 16 Nisan “referandumundan” sonra kendini daha farklı boyutlarıyla daha da bir gerçeklik haline getirmiştir. 

16 Nisan’da sadece Kürdistan halkının değil, Türkiye toplumunun da iradesi de gasp edilmiştir. 7 Haziran’da da yaşanan gerçeklik bundan farklı değildi. Yine o zamanda da Kürdistan ve Türkiye toplumları birlikte AKP-Erdoğan diktatörlüğünün saltanatına son vermişlerdi. Ama o zaman yaşanan bu irade gaspına karşı direniş Kürdistan’la sınırlı kalmıştı. Erdoğan-Bahçeli diktatörlüğü psikolojik savaş dayalı Türkiye halkının gözüne çektiği sis perdesinin ardına gizlenerek büyük katliamlar gerçekleştirmişti. Fakat şimdi bu direniş sadece Kürdistan’ı değil, Türkiye’nin metropollerini ve önemli kentlerini içerisine almış bulunmaktadır.

Emekçiler ve yüreği emekten yana atanlar, onun özgürlük mücadelesi içerisinde olanlar böylesi koşullarda 2017 yılının 1 Mayıs’ını karşılamaya hazırlanmaktadırlar. Emek yoğunluğunun olduğu ve bir arada bulunduğu merkezler olarak kabul edilen, metropollerde önemli ve kentlerde, 16 Nisan referandumundan tercihin “Hayır”dan yana belirlenmiş olması da 2017 yılının 1 Mayıs’ın daha şimdiden nasıl karşılanacağının bir ön habercisi/müjdesi olmuştur.

Emeğin şanlı günü 1 Mayıs’ta Birlik, Mücadele ve Dayanışma içerisinde, kendinin olabilmek için; meydanlarda, sokaklarda, emeğin gerçek sahipleri ve savunucuları olarak, özgürlük ve demokrasiden yana belirlenecek olan tutumda bu gerçekliğin somut bir ifadesi olacaktır. Başka bir ifadeyle de 1 Mayıs meydanlarda halkın, emekçilerin doğrudan demokrasi yöntemiyle yaptığı gerçek referandum/ halk oylaması anlamına gelecektir.

1 Mayıs Kutlu Olsun!