Sonunda aşk kalemiyle yazınca, yüzlerinin güzelliğini gönül tablosuna, her toprak kendi aşkını ve acısını yaratır, kendi izini bırakır hikâyesine. Kavuşamamanın, engellerle gölgelenen aşkın ve sevdanın acısıdır bu izde kanayan ve hiç kapanmayan yara. Bu izin destanlaştırdığı aşk ise, sadece onu yaşayan ve ona inanlar için vardır, ardıllara kalan ise sadece mirastır. Ve ama her aşk destan değildir. Yalnızca bağlı yüreklerin taşıyabildiği baki ve bakir kalan kutsal sevdaların yalın gerçeğidir aşkı destan yapan. Yakıcı ve sarsıcı, özlem ve beklenti dolu adanmanın acı bir ayrılıkla örülmüş yazgısının destana durduğudur aşk! Mem û Zîn’dir, Romeo ve Juliet’tir, Leyla ile Mecnun’dur, DEWRÊŞ Û EDÛLÊ’dir…
İktidar, din, milliyet ve toprak çelişkilerinin sarmalında kendini var etmek isteyen bir aşkın görkemli destanıdır Dewrêş ve Edûlê’nin sevdası da.
Yüreği deli ama dolu çarpan êzîdî bir cengâverin ve güzelliğiyle doğayı kıskandıran, yürekli ve tam bir sadakat abidesi olan, sünni Kürt bir bey kızının, sonra acımasız bir inanç girdabına düşen, giderek bir toprak savunusuna dönüşen ve ihanetin soğuk hançeriyle son bulan, bu trajik aşkı kaleme alırken, bugünkü uçucu, yanılsamalı, büyük oranda sanal ve tüketimden öteye anlam ifade etmeyen, hafif aşkları düşünüp, ‘nereden nereye’ demekten kendini alamıyor insan. Neyse ki yüreği aşkın yüce ateşinde yıkanmış, hakikat arayışçısı insanların varlığını bilmek ve hissetmek, aşk ve hakikat adına güzel umutların henüz bitmediğini, gerçek aşkın özünün aslında ölümsüzleştiğini gösteriyor bizlere. Bu güzel müjdeyle umut içinde geleceğe bakarken, Dewrêş ve Edûlê’yi sadece anmak değil, bir kez daha anlamaya çalışmak; içinde bulunduğumuz anın gerçek değerini ve anlamını zihnimize ve ruhumuza işlemek demektir.
Dewrêş ve Edûlê, yüreklerine düşen aşkın efsunuyla kutsarken birbirini, Kürt beyi Zor Temir Paşa’nın din, gelenek, ‘itibar’ ve aile yasalarına dayanarak, kusacağı gazabın farkında bile değillerdi. Ama çok geçmeden bey ‘yasak ve günah’ aşkı öğrenip, êzîdî kabilesini Viranşehir’den Şengal’e sürgün ettiğinde, ne büyük ve dönülmez acılara kulaç attıklarını yaşayarak görmekte gecikmezler. Ayrılık, ölümün önceden alınan tadı gibi çökmüş ve deşmektedir sevdalı yürekleri an be an. Ama ayrılık rüzgârının gücü, yaşanan büyük aşkı sündürmeye yetmeyecek, aksine daha da alevlendirecektir.
Aşıklar, ayrılığın koyu acısıyla dağlı yüreklerinde kanamayı yaşarken, Türk ve Arap beylikleri, Temir Paşa’nın topraklarına göz dikmiş, etrafındaki halkayı daraltmışlardır. Savaş kaçınılmaz olarak kapıya dayanmıştır ve kaçışın bütün yolları kapanmıştır artık. Kürt Beyi, esaret ve istilanın derin korku ve telaşıyla çareler ararken, çok da ahlaki ve vicdani olmayan bir yol bulur. Beyliğin dört yanına haber salarak, beyliğini oluşturan 80 aşiretin ağasını toplar ve beyninin arka bahçesinde sakladığı kirli çözümü açıklar. Kızı Edûlê acı bir kahve yapacak ve altın tepside sunacaktır. Kim ki, kahveyi alır ve içerse bey, kızını ona verecektir. Ama bunun da çok önemli bir şartı vardır ki, o da kapıya dayanan Türk ve Arap boylarını püskürtmek için savaşmaktır. Edûlê altın tepside getirdiği fincanı, bütün aşiret ağalarına tek tek gezdirir ama hiçbiri kendisine sunulan ve bedeli ağır olacak olan fincanı almaya cesaret edecek yürekliliği göstermeyecektir. Bey yıkılmıştır ve oturup, umutsuzluk içinde, başındaki bu belayı dağıtacak yeni bir çare bulmak için derin düşüncelere dalar.
Kim?.. Hangi deli, onu bu dönülmez uçurumun ucundan geri çevirip, beyliğinin ve topraklarının üzerine çöken ölüm kokulu kara bulutları dağıtacak? Kim, Edûlê’ye karşılık, hiç düşünmeden her şeyinden ve belki de hayatından vazgeçebilecek gözü kara insan? Ancak bedenini ve ruhunu Edûlê’nin aşkıyla kutsamış biri bunu yapabilirdi. Ve bey kendisini derin düşüncelerden kurtaracak kişiyi bulmuştur. Abdi’nin oğlu Dewrêş!
Zor Temir Paşa, beyninin derin sularında arayıp bulduğu bu ince fikrin heyecanıyla oturup, Şengal’e sürgün ettiği o ‘önemsiz’, ‘dinsiz’, ‘şeytan’a ulaştırılmak üzere bir mektup kaleme alır. Mektupta, beylik topraklarının dört bir yandan sarıldığını ve istilanın tamamlanması halinde, Edûlê de içinde olmak üzere her şeyin esaret altına alınacağını ve belki de yok olacağını, dokunaklı sözlerle anlatmaya çalışır. Edûlê, yeni bir kahve yapacak ve aynı şartlarla sunacaktı. Dewrêş’i kahve divanına davet ediyordu mektup. Mektup acil olarak özel bir kuryeyle Şengal’e Dewrêş’in eline ulaştırılacaktır. Belki de bir êzîdî ayininden, aşkını bir kez daha kutsayarak yeni çıkmış Dewrêş, mektubu okur okumaz deliye dönecektir. Yüreğinden damarlarına hücum eden anaforun beynine vurduğu en ölümcül dalga Edûlê!.. Hızlı davranmalıydı. Engin dağları aşıp, sınırlar geçerek tehdit altındaki Edûlê’ye ulaşmalıydı biran önce. Heyecan, tedirginlik, üzüntü ve acı içinde Avdi’ ye babasına koşar ve derhal gitmesi gerektiğini söyler. Ama Avdi bu düşünceye karşı duracaktır. Çünkü o da zamanında aynı aileden Rihmê’yi sevmiş fakat aşkı acı bir sonla bitmişti. Tarih sanki tekerrür ediyordu ve Dewrêş, Edule’ ye değil ölüme koşacaktı kuşkusuz. Ancak Dewrêş’in, ölümü ya da başka bir şeyi düşünecek durumu yoktu ve babasını dinlemeyecekti bile. Çaresiz, baba ve kardeşler, aynı kaderi paylaşmak üzere Dewrêş’in peşinden Viranşehir yollarına düşeceklerdi.
Êzîdî ailesi, hor gören küçümseyici gözlerin ezici bakışları altında divana geldiğinde, Zor Temir Paşa, olacakları bilen bir rahatlıkla umursamaz görünmeye çalışıyordu. Edûlê, altın tepsiyle divanı dolaşırken, Dewrêş, tepsideki acı kahve dışındaki bütün düşünceleri beyninden kovmayla meşguldü. Benliğinin derinliklerinde varlığını soluduğu kadının gölgesini yanı başında hissettiğinde, kanı bedeninden çekilmişçesine nefessiz kalacak, göğüs kafesini zorlayan yürek atışlarını beyninde duyumsayacaktı. Baba, aile ve töre kurbanı Edûlê, yaşanacakları bilmenin derin acısıyla titreyerek, sonun başlangıcı olan tepsiyi bedenine saplamak istediği bir hançer gibi içine çekerken, Dewrêş’e bakan gözleriyle kahveyi almaması için yalvarıyordu. Dewrêş, derin, kara bir kuyunun dibine düşmüşçesine tepsideki fincan dışında hiçbir şey görmüyor, düşünmüyordu. Onun için aşk artık yön değiştirmiştir. Edûlê’ye duyduğu derin aşk toprak, ülke ve halk aşkıyla bütünleşerek büyümüş, genelleşmiş ve bunun için savaş tek gerçek haline gelmiştir. Tehdit ve tehlike altındaki vatan aşkın da esaretini getirecekti. Tutsak toprak, tutsak halk, tutsak aşk, tutsak Edûlê’ydi artık onun için. Tereddüt etmeden uzanıp aldığı fincanı tek dikişte içtiğinde, Edûlê’ye kavuşmaktan öte, savaşa biliyordu beynini, yüreğini, bedenini. Daha sonra Edûlê’nin çırpınarak caydırmaya çalışması kar etmeyecek Dewrêş, êzîdî ailesinden ve Mîlan aşiretinden seçme 11 savaşçıyla işgal için yola çıkmış Arap ve Türkmen akınlarının önünü kesmek için kuşanıp yola koyulacaktı.
Kan damarda duramayacak kadar sıcaktı. Kanın sıcaklığı gözlerdeki ışığı körüklemiş, bakışlar keskin güneş ışınları kadar parlaktı. Beden, yüreğin deliliğiyle kuşanacak ve yok olsa bile kazanan mutlaka aşk olacaktı. Dewrêş, 11 yiğidiyle binlerce savaşçıya karşı savaş meydanına çıkarken, güneş, dağlar ve rüzgâr bu sözleri fısıldıyordu kulaklarına adetta.
Binlerce kişilik ordulara karşı cephe açamazlardı kuşkusuz. Akıncı birliklerine vur kaçla darbeler indirerek ilerlemelerini durdurabilirlerdi ancak. Gerilla taktiğini uygulayarak güçlü darbeler vurmayı başarınca, Dewrêş ve yiğitlerinin kahramanlık destanları bütün Kürt beyliğini dolaşmaya başlamıştı bile. Artık onlar mucize yaratan gerçek kurtarıcıydı. Her yeni zafer müjdesi, yeni umutlar doğuracak, her doğan yeni umut kesin özgürlüğü biraz daha yakınlaştıracaktı. Onlar sadece birer kahraman değil aynı zamanda halk önderleriydi artık.
Zor Temir Paşa, halk nezdinde artan Dewrêş hayranlığının, kazanılması halinde savaştan sonra da devam edeceği ve bunun da hâkimiyetini, otoritesini, gücünü ve aile çıkarlarını sarsacağını, bozacağını düşündükçe, yeni çareler arama gereği duymaya başlayacaktı. İhanet bir kez daha kara yüzünü gösterecek ve kirli bir anlaşmayla halk kahramanları, lanetli bir pusuya düşürüleceklerdi. İhanetin soğuk nefesi bir hançer gibi aşkın, özgürlüğün ve halkın sırtında belirecek ve 12 kahraman günlerce korkunç bir direnişten sonra, tek tek parçalanarak vahşice öldürülecekti. Dewrêş son bir kez daha Edûlê’yi görme isteği ve umuduyla, parçalanmış bedenine rağmen iki gün ölüme direnecekti.
Acı haber erkenden ovaya düştüğünde halk karalar bağlayacak yasa duracaktı. Edûlê ve êzîdî ailesi kanlı pusu yerine geldiğinde, Dewrêş gözleri açık karşılayacaktı onları. Acı çığlıklar, zılgıt ve ağlamalar yeri göğü inletirken Edûlê, Dewrêş’in başını dizine koyacak ve o 300 yıldır dillerden düşmeden bu güne gelen destanı yakacaktı: “Delal ay delal!”
Evet, aşk insanın cennetidir hep peşinden koşacağı. Aşk özgürlükle ölümsüzleşir ve ölümsüzlük, kesinlikle emek ve direnişle mümkündür. Dewrêşler var oldukça aşk ve hakikat mücadelesi hiç durmadan sürecek ve her gün yeni umutlarla özgürlük biraz daha yakın kılınacaktır. Ne mutlu Dewrêş’e yoldaşlık eden asi ve asil yüreklere!