Faşist TC rejiminin yıllardır Suriye ve Rojava politikasında Avrupa devletlerine karşı şantaj malzemesi olarak kullandığı göçmenler, şu günlerde yeniden temel gündem oldu. Yunanistan sınırından gelen görüntüler karşısında Avrupa Birliği -insan hayatları değil de- devlet sınırlarını koruma kararlılığını yenilerken, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey beraberinde ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Kelly Clark ile Hatay’daki mülteci kampını ziyaret etti, ardından ilk kez resmi olarak TC destekli çetelerin denetimindeki Kuzey Suriye topraklarına ayak bastı. ABD hükümeti aynı gün ‘Suriye halkı için’ 108 milyon dolar ek insani yardım sunacağını açıkladı.

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ise İdlib’den 1 milyon Suriyeli’nin Türkiye sınırına dayandığı yöndeki haberlerin gerçeği yansıtmadığını belirtip, BM’yi yalanladı. 2015’te ağırlıkta Suriye ve Irak’tan 1 milyon mültecinin geldiği Almanya’da Başbakan Merkel yeni bir mülteci akınını durdurmak için İdlib’de güvenli bir bölgenin oluşturulması fikrini piyasaya sunarken, hükümet ortağı değil de muhalefetteymiş gibi söylemler geliştiren sosyal demokratlar ise ayrı bir telden çalıyor. Bu arada Hanau katliamında yaşamını yitirenler için dün düzenlenen merkezi resmi törene Türk hükümet temsilcileri davet edilirken, Kürt kurumlardan sadece Almanya Kürt Topluluğu derneği tepkiler sonrası çağrılırken, Almanya’daki en büyük Kürt taban örgütleri ise davet edilmedi.

Yukarıda sıraladığım örneklerin hiçbirinde göçmenler özne olarak yer almayıp, devletlerin siyasi hesaplarında sadece birer nesne oluşturuyor. Ki onları mültecileştiren de devletlerin insan hayatını nesneleştiren politikalarıdır. O yüzden elbette ki şaşırmamak gerekir.

Resmi rakamlara göre dünyada yerinden-yurdundan edilmiş 70.8 milyon mülteci yaşıyor. Günde ortalama 37 bin insan siyasi baskı, çatışma ve savaşlardan ötürü evlerini terk etmek zorunda kalıyor. Buna ek olarak iklim sorunları, yoksulluk ve gelecek perspektifinden yoksunluk nedeniyle korkunç göç yollarına düşen sayısız insan resmi istatistiklerde çoğu zaman yer bulmuyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrası en büyük göç dalgası, her geçen günle birlikte daha da yükseliyor. Son 80 yılda hiç bu kadar çok insan toprağından kopmadı. ‘Mülteci krizi’ kavramı hiçbir zaman dünya siyasetinde bu kadar yankı bulmadı.

Ve Kürdistan’da da hiçbir zaman bu kadar çok insan mültecileşmemişti. Yakın tarihte en büyük iki göç hareketi, 1980’li yıllarda Saddam rejiminin Başûrlu Kürtlere karşı Enfal soykırım saldırıları ve 1990’lı yıllarda faşist TC rejiminin ‘balığı yok etmek için denizi kurutma’ konsepti doğrultusunda binlerce Kürt köyünü yakıp milyonlarca insanı yerinden ettiği zaman yaşandı. Fakat son yıllarda, özellikle de DAİŞ’in Rojava, Şengal ve Başûr’da Kürtlere saldırtılması ile başlayan ve TC’nin ‘çökertme planı’ ile devam eden süreçte üç parçada da sayısız Kürt yerinden edildi. Bir kısmı iç göçe zorlanmış, bir kısmı Rojava ve Başûr’da mülteci kamplarında yaşıyor, bir kısmı ise varını yoğunu ortaya koyup bir şekilde Batı ülkelerine ulaşmış. Toplamında nasıl bir sayının söz konusu olduğunu bilmiyoruz. Tahmin etmek bile zor.

Şu bir gerçektir: Dünyanın neresinde olursa olsun, göç ve mültecilik sorunu Batı devletlerinin sömürgeci politika ve pratiklerinin bir sonucudur. Onların ikiyüzlülüğünü anlatmaya gerek yok. Aynı devletlerin yüzyılı aşkın zamandır işgalci rejimler tarafından Kürdistan’da gerçekleştirilen soykırımcı saldırı ve savaşlarında hep katilin tarafını tuttuğu da bilinen bir gerçek. Bu saldırı ve savaşlardan kaçıp onlara sığınan mültecilere pasaport vermeleri, onları hümanist kılmaz. Devletler hümanist olmaz. Devletler çıkarcı olur. Çıkarına hizmet ederse mültecilere haklar tanırlar.

Bugün Kürdistan’da TC’nin ve onun işbirlikçisi çetelerinin işgal saldırıları sonucu sayısız insanın yerinden-yurdundan edilmesi, daha ‘iyi’ bir hayat için ülkesini terk edip göç yollarına düşmesi sadece bir faşist TC politikası değildir. Kürdistan’ın insansızlaştırılarak Kürt soykırımının tamamlanması, temel Batı güçleri tarafından destek gören bir politika, hatta devletlerarası bir konsepttir. Yani siyasi bir meseledir. O yüzden siyasi açıdan ele alınmayı da gerektiriyor.

Faşist TC’nin özellikle de Kürt direniş kalelerini boşaltıp buraları kimliksizleştirmeye çalışması, Serhat bölgesine ve Alevilerin yoğunlukta yaşadığı yerlere Orta Asya’dan insanlar yerleştirmesi, Rojava’da Efrîn, Serêkanî ve Girê Spî işgalleri, Şengal’i Êzidîsizleştirme hesapları, Başûr’da referandum sonrası başta Kirkûk olmak üzere Kürt coğrafyasının yüzde 40’ının Irak devletinin denetimi altına geçmesi ve Musul’dan artık hiç söz bile edilmemesi aynı zincirin halkalarıdır.

Kürdistan’ın Kürtsüzleştirilmesine dayalı yürütülen güncel soykırım planlarını boşa çıkarmanın en temel ve etkili yolu toprağını terk etmemektir. Bu, kendi başına bir direniş anlamını taşıyor.

Elbette kolay değil. Ama kazanılacak özgür bir ülke var. Ülke olmadan özgür, mutlu ve huzurlu olmamız, güvence altında yaşamamız mümkün mü? Bence değil. Hanau katliamı bunu bize bir kez daha gösterdi. Bu, kimsenin kendi ülkesinin dışında yaşayamayacağı, yaşamaması gerektiği anlamına gelmiyor tabii. Mesele bu değil. Ama ülkemizi, kimliğimizi, bizi biz yapanı yok etmeye çalıştıklarını görüp buna karşı durabilmeliyiz. Sadece yurtseverlik gereği değil. Öncelikle de kendimiz için. Geleceğimiz için. Bir geleceğimizin olması için.