AKP demokratik muhalefetin dağınık ve güçsüz olduğu bir dönemde iktidara geldi. 2002 seçimlerine Kürt Özgürlük Hareketi'nin tek taraflı ateşkesiyle girilmişti. Türk devleti ve AKP hükümeti Önder Apo’nun esir düşmesinden sonra Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini tasfiye ettiklerini düşünüyorlardı. Bu nedenle demokratikleşme dedikleri de Kürt’süz demokrasiydi. Yani Kürt sorununun çözümünü hedeflemeyen, Türkiye toplumu için kısmi yumuşama yapmayı ifade ediyordu. Kuşkusuz bunlar da Kürtler yararlanmasın düşüncesiyle yapıldığı için ya çok sınırlı oluyor, ya da göstermelik olmaktan öteye gitmiyordu. Bu nedenle Kürt Özgürlük Hareketi yalvarırcasına Kürt sorununun çözümünde adım atılmasını istemiş, bu çağrılara bir yanıt bulmayınca 1 Haziran 2004 gerilla hamlesini başlatmıştır. Bir daha ayağa kalkamayacağı düşünülen gerilla, AKP hükümetini zor duruma düşürünce, AKP farklı bir politika izlemeye yöneldi. Kürt Özgürlük Hareketi'ne yönelik ne savaş yürütme hazırlığı, ne de çözüm gibi bir politikası olduğundan gerillanın ateşkes ilan etmesi için herkesi devreye sokarak 2006 yılında ateşkesi sağlatmıştı. Böylece gerillanın AKP hükümetini sarsması karşısında nefes alabilmişti. Kürt Halk Önderi defalarca "AKP'nin böyle yapacağını bilseydim bu ateşkesin aleti olmazdım" demiştir. Çünkü birçok çevrenin ateşkes olunca AKP adım atabilir mesajı ilettiği için Kürt Halk Önderi böyle bir öneriye evet demiştir. 

Türk devleti, ABD'nin de desteğini alarak 2007 sonrası saldırılarını arttırdı. Ancak Zap bozgunu ve Kürt halkının direnişi AKP hükümetini yeni bir özel savaş politikasına yöneltti. Müzakereyle oyalama, zaman kazanma ve iktidarını pekiştirmeyi hedefledi. Kürt Halk Önderi ve Özgürlük Hareketi hem toplumu ve devleti Kürt sorununun çözümüne hazırlamak, hem de AKP'nin yüzündeki "Kürt sorununu da ben çözerim, demokratikleşmeyi de ben sağlarım" biçimindeki maskeyi düşürmek için ateşkes ortamında diyalogları sürdürmüş, AKP'yi sıkıştırarak çözüm için adım atmaya zorlamıştır. 


AKP savaş kararını seçimlerden önce aldı

Nitekim diyaloglar sonucu AKP hükümeti Dolmabahçe Sarayı’nda açıklanan mutabakatın içine sokulunca, yıllardır yürütülen büyük mücadele ve satranç oyununda yenilen AKP olmuştur. Tayyip Erdoğan "Dolmabahçe Mutabakatı yok" diyerek yüzündeki maskeyi kaldırıp atmıştır.  Aslında yüzlerindeki maskeyi atma kararı 30 Ekim 2014 tarihli Milli Güvenlik Kurulunda alınmıştır. Ancak AKP hükümeti seçim öncesi hem gerilimi tırmandırma, hem de Kürt sorununun kendisi çözebilecekmiş gibi bir siyasi iklim yaratmak için Dolmabahçe Mutabakatı'nı kabul etmişti. Bu iki karar tabii ki çelişkiliydi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 30 Ekim 2014 savaş kararı nedeniyle Dolmabahçe Mutabakatı'nı reddetti. Çünkü bu kararı reddetmemesi durumunda adım atılmadığında daha da zor duruma düşecekti. Bu nedenle Tayyip Erdoğan 30 Ekim savaş kararına göre tutum almıştır. Dolayısıyla savaş seçim sonrası başlamamıştır; seçimler öncesi alınan kararlar seçim sonrası uygulamaya geçirilmiştir. Nedeni de Türk devletinin Kürt sorununu çözme politikası olmamasıdır. Hala Kürtler kültürel soykırıma uğratılmak isteniyor. Bunun için de Kürt Özgürlük Hareketi tasfiye edilmek isteniyor. Bunu anlamamak, bu savaş neden başladı demek, kafayı kuma gömmektir. Türk devletinin savaşı dayatmasına karşı Kürt Özgürlük Hareketi'nin teslim olması düşünülemez. Dolayısıyla Kürt halkına ve Kürt Özgürlük Hareketi'ne yönelik teslimiyet dayatması ve Kürtlerin haklarını tanımamak, savaş demektir. 


Çözüm değil, savaşla ezme politikası 

Kürt halkı on yıllardır mücadele vermektedir. Sadece gerilla savaşı yürütülmemiştir; diyalog yoluyla Dolmabahçe Mutabakatı sağlanmış ama bu reddedilmiştir. 7 Haziran seçimleriyle Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünü hedeflemiştir. Ancak seçim sonuçları da yok sayılmıştır. Bu da yetmiyormuş gibi Kürt Özgürlük Hareketi'ne yönelik imha saldırıları başlatılmıştır. Böylece Kürt sorununun çözümünü değil, Özgürlük Hareketi'ni tasfiye ederek ortadan kaldırmayı hedeflediği netleşmiştir. Seçim sonuçlarının yok sayılması ve Özgürlük Hareketi'ne saldırı karşısında Kürt halkı açısından ya bu politikalara sessiz kalma ve boyun eğme yaşanacaktı ya da kültürel soykırımcı sömürgeciliğin ısrarla tanımadığı kendi kendini yönetmeyi ifade eden yerel demokrasiyi, yani öz yönetimini inşa edecekti. Kürt halkı tüm yollar kapanınca Kürdistan'ın birçok il ve ilçesinde özyönetimini ilan etti. Devletin yanında kendi yerel demokrasisini gerçekleştirme kararı aldı. Türk devletinin bir çözüm politikası değil de savaşla ezme politikası olduğu bu özyönetim ilanlarından sonra daha da netleşti. Sadece gerillaya yönelik değil, halka yönelik de saldırılarını arttırdı. Her gün bir yerde Tayyip Erdoğan’ın "Kadın da olsa, çocuk da olsa gereğini yaparız" talimatı çerçevesinde birkaç genç ve çocuk katledilmektedir. 

Türk devleti Kürtlerin siyasi olarak güçlendiği her dönemde bu saldırılarını arttırmıştır. Çünkü Kürt sorununu Kürt haklının özgür ve demokratik yaşamını tanıma çerçevesinde çözmek istememektedir. Zaman içinde kültürel soykırımla yok edeceği sözde bir çözümü, daha doğrusu yeni koşullarda yürütülen soykırımcı sistemi Kürtlere kabul ettirmek istemektedir. Tüm saldırıların amacı budur. 2009 yerel seçimlerinden sonra da, Habur’dan Barış Gruplarının girmesi sonrasında da, 2011 seçim sonrasındaki saldırılar da bu nedenle gerçekleşmiştir. Rojava Devrimi'yle Kürtlerin güç kazanması nedeniyle Kürt halkının bu güçlenme düzeyinin tasfiye edilmesi 30 Ekim 2014’te kararlaştırılmıştır. 30 Ekim 2014’te aldıkları bu savaş kararını 7 Haziran’la birlikte daha da gerekli görmüşlerdir. Bu nedenle savaşın nedenini başka yerde aramak Türk devlet gerçeğini tanımamaktır. Tek gerekçe, güçlenen Kürtlerin bu gücünü kırmak ve kendi politikasına boyun eğdirmektir. Türk devletinin bu politikası ya teslim alıp Kürtlerin gücünü zaman içinde çürütmektir, ya da direnme karşısında şiddetle ezmektir. Nitekim bugün de Kürtlere boyun eğdirmeyi kabul ettiremeyince şiddetle ezme politikası devreye girmiştir. 

Kuşkusuz Kürtler sessiz kaldığı müddetçe Türk devleti özel ve psikolojik savaşla tasfiye etmeyi hedeflemiştir. Ancak Kürtler direnişe geçtiğinde ise gerçek yüzünü açığa vurmuştur. Şu anda da Kürtler ben senin politikalarını kabul etmiyorum, kendim kendimi yöneteceğim deyince gerçek yüzünü göstermiştir. 


İmha ve inkar politikası hiç değişmedi 

Türk devleti kuruluşundan itibaren Kürtlere karşı iki yok etme politikasını izlemiştir. Ya özel savaşla tasfiye etme, ya da buna itiraz geldiğinde ise zorla ezme! Bunlar birbirinin tamamlayıcısı olarak 90 yıldır uygulanmaktadır. Kürtlere karşı yürütülen savaşın büyük çoğunluğu özel savaş ve kültürel soykırımdır. Çünkü günümüzde fiziki olarak tümden yok etmek eskisi gibi kolay değildir. Şiddet ve fiziki yok etme, özel savaşı etkili kılma, özel savaşa ortam hazırlama ve bu temelde kültürel soykırımı gerçekleştirmek için yapılmaktadır. 

Türk devletinin tarihi özel savaş belgesi Şark Islahat Planı'dır. Burada Kürtlerin nasıl yok edileceği açıkça dillendirilmektedir. Bu plan iyi okunup tarih içindeki pratikleri temelinde bilince çıkarılmadan Kürtler üzerinde uygulanan özel savaş ve kültürel soykırım politikası iyi anlaşılmaz. Bu nedenle de kültürel soykırımcı sömürgeciliğe karşı iyi mücadele verilemez. 

Kuşkusuz Türk devletinin bu politikası belli düzeyde boşa çıkarılmıştır. Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle buna dur denilmiştir. Ancak Türk devletinde zihniyet değişmediği için inkar ve imha politikası yol ve yöntemi farklılaştırılarak sürdürülmektedir. 

Kürt halkının özerklik ilanına karşı saldırılarını arttırmışlardır. Halkın sivil direnişlerini bile tankıyla, topuyla ezmeye çalışmaktadırlar. Şehirleri havan toplarıyla bombalamaları, evlere rastgele ateş açmaları, yakmaları, sokağa çıkan insanları kurşunlamaları, halkı tamamen yıldırmak ve kaçırtmak amaçlıdır. 1990’lı yıllarda köyleri boşaltırken, şimdi şehirleri boşaltmaya çalışmaktadırlar. Kürdistan şehirlerini ve ilçelerini insansızlaştırma ve Kürtleri güçsüzleştirme politikası izlemektedirler. Türk devleti Rojava’da, Şengal’de IŞİD’le işbirliği içinde Kürtleri topraklarından kaçırtırken, Bakurê Kurdistan’da ise bizzat kendi asker ve polisleriyle Kürt halkını kaçırtmaya çalışmaktadır. Ya teslim olursunuz bulunduğunuz yerde kültürel soykırımla yok edilirsiniz; ya da topraklarınızdan göçertilerek yok edilirsiniz denilmektedir. Amiyane deyimle Kürtlere kırk katır mı, kırk satır mı dayatması yapılmaktadır. 

Türk devletinin göçertme ve insansızlaştırma amacı konusunda çok dikkatli olunmalıdır. Çünkü en tehlikeli saldırganlık ve soykırım, topraklarından göçertilmedir. Türk devleti Kürt Özgürlük Mücadelesi karşısında 1990’lı yıllarda en fazla bu yola başvurmuştur. Şimdi de benzer bir politika izlemektedir. 


Yurtseverliğin ilk görevi toprağını terketmemektir

Şu açıktır ki, her kültür, her toplum ancak var olduğu coğrafyada var olabilir. Özellikle Kürtler için bu daha geçerlidir. Kendi coğrafyasında özgür olmadığından göç edilen yerlerde bir süre sonra erimekte ve yok olmaktadır. Kürtler kendi vatanlarında özgür ve demokratik yaşama kavuşsalardı o zaman göçlerin bir zararı olmazdı ya da bu kadar olmazdı. Kapitalizm zaten hiçbir değer bırakmayarak insanları Pavlov’un köpeği gibi sadece ekmek peşinde koşturuyor. Kapitalizm; ülke, halk, kültür, geçmiş ve değer diye bir şey bırakmıyor. Kuşkusuz bir kısım göçler baskıyla da oluyor ama sadece bunlarla da açıklamak mümkün değildir. Kültürel soykırım politikaları Kürtlerin vatanlarıyla, kültürleriyle bağını zayıflatma politikalarıdır. Bu açıdan göç etmek aslında kültürel soykırımcı Türk devletinin politikalarının istediğini yapmaktır. Bu açıdan yurtseverliğin ilk görevi, Kürt olmanın ilk koşulu, yaşadığı toprakları terk etmemektir. Özellikle özyönetim ilanı sonrası Türk devleti zorla göçertmek istiyorsa, o zaman inadına bu topraklarda yaşamada ısrar edilmelidir. Amiyane deyimle toprağa ve kayalara tutunarak yaşanmalıdır. 

Bu topraklardan kopmak; tarihimize, kültürümüze, atalarımıza ihanet gibidir. İhaneti sadece düşmanla işbirliği olarak görmek yetersizdir. Hele Kürtler gibi kültürel soykırıma uğratılmak istenen bir halk için böyle dar bir ihanet tanımı yanılgılara götürür. Eğer ülkeden kopuş normalleşirse, bu da Kürtler için bir ihanet anlamına gelir. İnsan ve toplum kendisine ihanet etmiş olur. Göç demek Kürtler için intihar etmek gibi bir şeydir. Bu açıdan biraz zorlandığında göç etmek, biraz zorlandığında kafasına kurşun sıkan insanın durumuna düşmek olur. 


Kürtler şehirlerini soykırımcı güçlere bırakmamalı 

Kuşkusuz düşman saldırmakta, öldürmekte, tutuklamakta ve yaşamı zorlaştırmaktadır. Zaten yüz yıldır izlediği politika budur. Kürt her direndiğinde Kürt’e saldırarak Kürt’ü yıldırmak ve teslim almak istemektedir. Bu durum karşısında geri çekilmek, yaşadığı toprakları bırakmak, hem düşmanın istediğini yapmaktır, hem de düşmanı cesaretlendirmek anlamına gelmektedir. Bu açıdan kırk yıllık mücadelenin birikimine dayanarak direnmek ve bu saldırıları püskürtmek gerekir. Kürtler eski Kürtler değildir. Ortadoğu ve dünya eski dünya değildir. Kürtlerin kazanmaları için koşullar elverişlidir. Mazlum Doğan’ın Amed zindanında belirttiği gibi "Direnmek zafere, teslimiyet ihanete götürür" sözü en fazla da bugünler için geçerlidir. Türk devleti hala kültürel soykırımcı politikada diretmektedir. Ancak direnildiğinde bu gerici irade kırılacak, Türkiye demokratikleştirilip Kürdistan özgürleştirilecektir. 

Bu açıdan kesinlikle Kürt halkı ne şehrini ve köylerini boşaltmalı, ne de meydanlarını ve sokaklarını kültürel soykırımcı sömürgeci güçlere bırakmalıdır. Türk devleti şu anda sadece askeri ve polisiyle var olan bir işgalci güç gibidir. Bir güç bu duruma düştükten sonra kaybetmeye mahkumdur. Bu duruma düşen hiçbir güç kazanmamıştır. Kürtler örgütlü güçleriyle öz yönetimlerinde ısrar edecekse Türkiye bu iradeyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Çünkü Türkiye'nin bu savaşta ısrar etmesi kaybetmesi anlamına gelecektir. Ya Kürtlerin varlığını ve öz yönetimini kabul etme temelinde Kürtlerle birlik içinde yaşayacaktır ya da Kürtlerle birliğini sağlayamadığı için kendi bindiği dalı kesecek ve tarihteki en zor duruma düşecektir. 

Kürtlerin Özgürlük Mücadelesi aynı zamanda Türkiye'yi kurtarma mücadelesidir. Bu açıdan bu saldırılara karşı Türkiye halklarıyla birlikte karşı koymak, iki halkın birlikte özgür ve demokratik yaşamına kavuşması ve Ortadoğu'nun kaderini değiştirmek anlamına gelmektedir.