• Göç İzleme Derneği’ne 3 Haziran 2022’de eş zamanlı birçok adrese polis baskınları gerçekleştirildi. Baskınlarda 22 kişi gözaltına alındı, 17 kişi tutuklandı ve 6 kişi hakkında arama kararı çıkartıldı. Bugün görülen davada 4 kişi tahliye edildi.
  • Göç İzleme Derneği’nin saha araştırmaları, kitapları, raporları hakkında toplatma kararı alındı. Türk yargısı sözkonusu belgeleri, “Türkiye’yi küçük düşüren, halkı kışkırtan’’ dokümanlar olarak nitelendirdi. Bu davadan yargılanan GÖÇİZDER’in eski proje çalışanı Zana Kibar ile konuştuk.

ARAM PİRO / FRANKFURT

Göç İzleme Derneği'nin (GÖÇİZDER) yönetici ve üyelerinin aralarında olduğu 17'si tutuklu 23 kişi hakkında açılan davanın ilk duruşması, 3'üncü gününde Silivri Kapalı Cezaevi Kampüsü’nde görülüyor.

Göç İzleme Derneği’ne 3 Haziran günü eş zamanlı birçok adrese polis baskınları gerçekleştirildi. Bu baskınlarda 22 kişi gözaltına alındı, 17 kişi tutuklandı ve 6 kişi hakkında arama kararı çıkartıldı. Göç İzleme Derneği’nin kitapları, raporları hakkında yasak ve toplatma kararı alındı. Kurdistan’da zorla yerinden edilen, evleri yakılan insanların, soykırıma uğrayan gayrimüslimlerin hikayelerini belgelenmesi suçlama konusu yapıldı. Türk yargısı sözkonusu belgeleri, “Türkiye’yi uluslararası alanda küçük düşüren halkı kışkırtan’’ dokümanlar olarak nitelendirdi.

Uluslararası insan hakları kurumlarından fon desteği alarak çalışmaları yürüten Göç İzleme Derneğin’in aldığı fonları PKK’ye aktardığı yönündeki iddialar ise karartma operasyonun bir parçası. Nitekim İrlanda merkezli Front Line Defenders derneği, sağladıkları fonun izahatının raporlarla yapıldığını ve davanın siyasi olduğunu belirten acil eylem metini yayınladı. 

26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Göç İzleme Derneği yönelik operasyonu davadan yargılanan GÖÇİZDER’in eski proje çalışanı Zana Kibar ile konuştuk.

2015-2016 yıllarında Kurdistan kentlerinde sokağa çıkma yasakları iddianamede Göç İzleme Derneği’ne yönelik suçlamalar arasında yer alıyor. O süreçte neler yaşandı. Dernek ne gibi çalışmalar yaptı?

16 Ağustos 2015’te Muş’un Varto ilçesinde ilan edilen sokağa çıkma yasağından başlayarak 1 Mart 2018 tarihine kadar geçen süre içerisinde toplam 11 il ve en az 49 ilçede resmi olarak tespit edilebilen en az 299 sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Bu dönemde yaklaşık 500 bin insan yerinden edilirken 1 milyon 809 bin kişi de dolaylı olarak etkilendi. Çatışmalar nedeniyle ise tahmini rakamlara göre 3 bin 638 kişi yaşamını yitirdi.

Sokağa çıkma yasakları ve abluka süreçlerine tanıklık eden ve göç etmek zorunda bırakılan nüfusun büyük bir bölümünün 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren gerçekleşen köy boşaltma/yakma olaylarından kaynaklı daha önce de zorunlu göçe maruz kaldığı saptandı. Bizim çalışmalarımız, bu süreçte Kürtlere yönelik devlet şiddeti, planlı bir göç ettirme olayı, kentlerin mekansal hafızasını nasıl yıkıldığı, kadınların, çocukların çatışma deneyimi uğradıkları işkence, şiddet gibi devletin işlediği suçların belgesi niteliğinde oldu. Devlet işlediği suçlar ile yüzleşmek yerine kitaplarımıza, raporlarımıza, araştırmalarımıza yasak getirip, derneğe kapatma davası açıp çalışanlarını tutukladı.

Türk yargısı GÖÇİZDER’e neden dava açtı? Hazırladığınız raporlar neden rahatsız etti?

Devletin, 2015-2016 yılları arasında ilan ettiği sokağa çıkma yasakları döneminde işlediği suçları saha araştırmaları ve tanık anlatımları ile belgeledik ve uluslararası alana taşıdık. Cumhuriyet savcılığı iddianamesinde görülüyor ki devlet bu sürede suç işlemiş kolluk kuvvetlerini yargılamak yerine bu suçu üstlenerek alınganlık gösteriyor ve uluslararası mecrada Türkiye devletini küçük düşürme olarak ele alıyor. Ancak örneğin Kadınların Göç Hikayeleri kitabımızda yer alan Cizre’de öldürülen 11 yaşındaki kızı Cemileyi defnedemediği için cenazesi bozulmasın diye buzdolabına koyan kadının hikayesinden hiç küçük düşme hissetmiyor. Sur, Şırnak, Cizre, Silopi, İdil, Nusaybin, Yüksekova ve göç edilen İstanbul, Mersin, Van büyükşehirlerinde yüzlerce kadın ile yaptığımız tanıklık görüşmelerinde, savaş ve silahlı çatışmalarda kadına yönelen şiddet, savaşın bir taktiği olarak kullanıldığını ortaya koyduk. Kadın bedenlerinin teşhir edilmesi, cinsiyetçi duvar yazıları, anonslar, kişisel ve özel eşyaların bir saldırı aracı haline getirilmesi, taciz ve tecavüz korkutması ile kadın bedeni üzerinde eril bir işgal politikasının uygulanmaya koyuldu. 

Yaşananı belgeleme ve hak savunucuğu faaliyetileri iddianamede  “güvenlik güçlerimizi itibarsızlaştırma olarak adlandırılmış.’’ Devleti nasıl ‘itibarsızlaştırmış’ olabilirsiniz?

2019 yılında kamuoyuna duyurduğumuz kadınlar ile yapılan nitel ve nicel bir başka araştırma sahası olan “SOKAĞA ÇIKMA YASAKLARI VE ZORUNLU GÖÇ SÜRECİNDE KADINLARIN YAŞADIKLARI HAK İHLALLERİ VE DENEYİMLERİ RAPORU”nda

araştırmaya katılan kadınlar yüzde 88 oranında insanlık dışı ya da aşağılayıcı muameleye maruz kaldığını belirtiyor. Katılımcıların yüzde 87’sinin kendisinin ya da bir yakının beden bütünlüğünün zarar gördüğünü; yüzde 75 yakınlarını kaybettiği; yüzde 74 gözaltına alındığını ifade ediyor. Ayrıca yas sürecini tamamlayamama yüzde 67 gibi yüksek oranlarda çıkmıştır.

Araştırmalarımıza katılan kadınlar, sokağa çıkma yasakları sırasında  %87 barınma ve %88 gibi yüksek bir oranda yaşam hakkının ihlal edildiğini belirttiler ve yaşadıklarını bize aktardılar. Görüşmelerimize katılan ve raporlarımızda yer alan bazı kadınların tanıklığı şöyle: 

* “Zulme uğradık, bir soykırımdı, bir vahşetti. Annemle babam için evlenmedim, sırf onlara iyi bakayım, el bebek gül bebek olsunlar diye. Hastaneye götüremedik babamı diyaliz hastasıydı, şişti şişti şişti… O günleri hatırladıkça her şeyden uzaklaşıyorum, aklımda hep o canilerin attığı bombalar, o tanklar geliyor.”

* “Evimize ateş ediyorlardı, eve beyaz bez, bayrak asmıştık ama yine de ateş ediyorlardı, fişek atıyorlardı. Evime havan topu attılar, delik açıldı, eşime bu defa gittik dedim, öldük dedim, ağladım, ağladım… çocuklarım telefon açtılar, öleceğiz bu defa dedim, silahla ateş ediyorlardı bize, evimiz başımıza yıkılacaktı. Evimizin önünde dışarı çıkan bir kadın öldürüldü. Silah sıkıyorlardı, dışarı çıkamıyorduk. Hamile bir kadın vardı, merdivenlerde vuruldu, olduğu yerde öldü.”

Araştırmanın önemli bulguları arasında kadınların taciz türlerine verdiği örnekler olmuştur: Kadınların yüzde 77’si eşyaya taciz; yüzde 67’si sözlü taciz; yüzde 49’u ise kadınların özel eşyalarının taciz edildiği belirttiler.

* “Birçok evi yakmışlardı, yakmadıkları evlere de polisler girmişti, içlerine pisliklerini yapmışlardı. Söylemek istemiyorum ama kızların iç çamaşırlarını sıraya koymuşlardı, çok çirkindi, yazılar yazmışlardı. Mesela, ‘şalvarlı Kürt kızları az kaldı geleceğiz’…”

Bu verilerinizi doğrulayan başka kurumlar var mı?

Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları için Doktorlar örgütü raporlarının sonuçları da Göç İzleme Derneği araştırma sonuçları ile paraleldir. Örneğin Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Türkiye’nin güneydoğusundaki insan hakları durumuna ilişkin Temmuz 2015- Aralık 2016 raporunda:

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR) aşırı güç kullanımı; öldürme; zorla kaybedilme; işkence; konutların ve kültürel mirasın yok edilmesi; nefrete teşvik; acil tıp hizmetleri, gıda, su ve geçim kaynaklarına erişimin engellenmesi; kadına karşı şiddet; düşünce ve ifade özgürlüğü ile siyasi katılım haklarının ciddi ölçüde kısıtlanmasına dair sayısız vaka belgelemiştir. En ciddi insan hakları ihlallerinin ise sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı dönemlerde meydana geldiği rapor edilmiştir. Bu dönemlerde bazı yerleşim yerlerinin dünya ile bağlantısı bütünüyle kesilmiş ve hareketlilik günlerce, gece gündüz aralıksız bir şekilde kısıtlanmıştır.”

‘KENTKIRIM’ kelimesi birçok yayınınızda geçmektedir,  Sokağa çıkma yasaklarında kentkırımını sokağa çıkma yasaklarıyla yaşananalarla beraber tanımlayabilir misiniz?

İddianamede, “Kitabın birçok sayfasında "Kentkırım" kelimesinin kullanıldığı bu kelimenin bir şehri tarihi kültürel dokusuyla beraber toptan imha etmeye yönelik yapılan bir savaş suçudur” diye yazmaktadır aynen doğrudur. Sur, Şırnak, Cizre, Silopi, İdil, Nusaybin ve Yüksekova’da bir şehrin tarihi kültürel dokusu ile beraber toptan imha etmeye yönelik bir savaş suçu olan kentkırım planı işletilmiş bu şehirler tümden imha hedefi ile yok edilmeye çalışıldı. Bu kentlerde çatışmalar sona ermesine rağmen yıkım durmadı ve asıl yıkımlar bu tarihten sonra kepçe ve buldozerler ile sürdürüldü. Kentkırımın en önemli ayırt edici özelliklerinden biri olan herhangi bir savaş stratejinde yeri olmamasına rağmen, etnik yapının mekansal hafızası olan yerlerin hedef alınması örneği bu kentlerde yaşandı. Sur’da 34 Kürt köylüsünün Türk savaş uçaklarıyla katledilmesi için yapılan Roboski anıtı kaldırıldı, Cizre’de Orhan Doğan anıtı kaldırıldı, Nusaybin’de Musa Anter parkı yıkıldı, Kızıltepe’de 12 yaşında 13 kurşun ile katledilen Uğur Kaymaz anıtı söküldü, Derik’te bir parka verilen Uğur Kaymaz adına dahi tahammül edilmedi. Çözüm sürecinde Kürtlerin 30 yıllık süreçte kayıpları için yaptıkları ve Kürt hafızasında en önemli hafıza mekanlarına dönüşen mezarlıklar saldırıya uğradı ve savaş uçakları ile hedef alınarak yıkıldı. Bu sadece mekansal hafızaya odaklanan saldırılardan birkaç örnek olduğunu söyleyebiliriz. 

Yine iddianamede, “Gayrimüslimlerin yaşadığı soykırımın yalan, karalama ve asılsız olduğu belirtilmiştir” iddiası var. 

Savcının iddianamede çok güzel özetlediği kitabımızdaki içerik ve devlet suçu aynen doğrudur. Müslüman Suni Türk dışında tüm öteki inançlar, halklar gruplar, ayrımcılığa, baskıya, asimilasyonuna ve mallarına gasp olayları 100 yıl boyunca planlı bir devlet politikası olarak uygulanmıştır. Burada sadece birkaç tarihsel süreçte başlıklar halinde Gayrimüslimlerin 

1915’ten bugüne yaşadığı bir kaç olay şöyledir:

* 1915 Ermeni soykırımı: 1.5 milyon Ermeni ya katledildi yada tehcir edildi.

* 1922- Mübadele: 1.2 milyon Rum mübadele ile Anadolu’dan sürüldü. 

* 1942- Varlık Vergisi 

* 1955- 6-7 Eylül olayları

* 1964- 20 dolar 20 kilo…

Bugünlerde Sedat Peker videoları ve twitleri ile devlet-mafya-çete ortak çökme itirafları ile gündeme oturan konularından biri Pamukören Holding’in, gayrimüslim bir iş insanın servetine çökmesi ile gelen zenginlik, zaten uzun yıllardır bilinen çökme, gasp, el koyma, cinayet olaylarından sadece bir tanesidir. Kulüp dizisinde de bu çökme olayı çok naif bir şekilde işlenmiştir. Gayrimüslimlerin Anadolu’dan sürülmesi, servetin millileştirilmesi, mekansal hatıranın ortadan kaldırılması, Anadolu’yu som bir Türk yurdu haline getirmenin planlı programlı bir politikası olmuştur. Bu programın altını gerek devlet adına yetkili organlar, gerekse de çete, mafya ortak işbirliği ile gasp, el koyma ve cinayetler işlenmiştir. Sedat Peker’in ifşa ettiği Pamukören holding zenginliği salt bir Türk ortağın, gayrimüslim iş insanı ortağının malına çökme ve cinayet olayının ötesinde planlı bir programın yarattığı zeminde vuku bulan bir devlet politikası cinayetidir. 

11 Kasım 1942 yılında çıkarılan Varlık Vergisi ile  başlayan süreçte gayrımüslimlere ait binlerce taşınmaz mülk el değiştirilmiştir. Bu el değiştirme de mülklerin %67 kadarı Müslüman Türkler, %30 kadarı resmi kurum ve kuruluşlar tarafından alınmıştır. 21 Ocak 1943'ten itibaren İstanbul'da binlerce gayrimüslime ait ev ve işyerleri haczedilerek haraç mezat satılmıştır. 27 Ocak ile 3 Temmuz 1943 arasında, tümü gayrimüslimlerden oluşan toplam 1229 kişi çalışmak üzere Erzurum Aşkale’ye yollanmış, sözlü anlatımlara göre bu kişilerin aileleri Aşkale'ye sürülenlerin "sağ dönmeyeceğine" inanmıştır. 

Bir diğer araştırmanız, ’90’larda yerinden edilen  Kürtlerin göç hikayeleri’ de iddianamede “asılsız iddialar ve karalamalar” olduğu belirtiliyor. 

1984 ile başlayan süreçte 1999 yılına kadar 4 bin Kürt köyü, yakma, yıkma, baskı, ekonomik kaynakların yok edilmesi, abluka gibi yöntemler ile boşaltıldı. Araştırmaların uyguladığı metoda göre farklı sonuçlara ulaştığı 2 ile 4 milyon arasında bir nüfus zorla yerinden edildi. 

1998 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi Kürt köylerinde zorla göç ettirme ve yaşanan olayları araştırmak üzere bir komisyon kurmuştur. TBMM Komisyonu raporunda: “Köy ve yerleşim birimlerinin boşalmasının ana sebebi ise güvenlik gerekçe gösterilerek, güvenlik güçleri tarafından bu yerlerin boşaltılmasıdır. Bu raporda görüşlerini aldığımız valilerden de teyit edenler olmuştur. Yüz binlerce insanımız kendi istemleri dışında, nereye gideceklerini bilmeden, nasıl yaşayacaklarını bilmeden kendi evlerini ve yerleşim birimlerini terke mecbur edilmişlerdir. Şu anda devlet vatandaşlara geriye dönüş için izin verse bile, bu çok da mümkün değil. Çünkü boşaltılan köyler boşaltılmakla kalmamış, PKK gelip buralarda barınmasın diye yakılıp yıkılmıştır.” Bu durumda cumhuriyet savcısının TBMM raporuna da dava açması gerekmektedir. Çünkü bu raporda kitabımızda tanıkların anlatımını doğrulamaktadır.