- Bir baba için evladı hayatını kaybettiği gün kaybolmaz. Tam tersine, o gün başka bir yerde yaşamaya devam eder.
ERHAN NOYAN
Mervan gülümsüyordu. Baba, o gülümsemeye uzun uzun baktı. İnsan bazen bir fotoğrafa bakarken karşısındaki kişinin artık orada olmadığını unutabilir mi? Sanki biraz daha dikkatli baksa yüzündeki o gülümsemenin ardından bir ses duyacaktı, “Baba…” diye ama ses gelmedi. Sadece telefonun sessiz ışığı vardı.
7 kardeşin arasında büyümüştü Mervan Çiya. Ailesinin yıllar boyunca taşıdığı göçlerin, ayrılıkların ve yoksunlukların arasında çocukluğunu yaşamıştı. Êlih’ın toprağını, evlerinin kokusunu, sokaklarını, uzaklardan görünen dağlarını belleğine işlemişti. Sonra, genç yaşında ailesiyle beraber İsviçre’ye zorunlu göç etmişti. Avrupa’da geçirdiği yıllar, ona başka bir hayat göstermişti. Başka sokaklar, başka insanlar, başka bir düzen… Oraya ait olmadığını zamanla daha iyi anlamıştı ve sorularına cevap aramaya başlamıştı. Sonunda yeniden doğduğu topraklara doğru yola çıkmıştı. Mervan Çiya (Mazlum Tofur), 12 Temmuz 2021’de Garê’de şehit düştü.
Sanki fotoğraftan çıkacakmış gibi
Babasına göre o hâlâ çocuktu. Nereye giderse gitsin, hangi dağın arkasında olursa olsun, babasının zihninde hep aynı yaştaydı: Eve geç geldiğinde kapının önünde beklenen, ayakkabılarını çıkarıp bir kenara atan, sofraya oturduğunda kardeşlerinin arasına sıkışan o çocuk… Yıllar geçse de bazı insanlar babalarının gözünde büyümez. Mervan Çiya da büyümemişti. Şimdi ise babası, telefonundaki fotoğrafların arasında onu arıyordu. Parmağını ekranda yavaşça gezdirdi. Bir fotoğraf. Sonra başka bir fotoğraf. Her birinde başka bir Mervan Çiya vardı. Sanki birazdan kadrajın dışına çıkıp babasının yanına gelecekmiş gibi duruyordu. Baba, fotoğrafları tek tek kaydetti. Gözleri doldu ama ağlamadı ya da ağladı da gözyaşlarını kimse görmedi. Sigarasından bir nefes çekti. Sonra ekranda iki video gördü. İlkinde Mervan konuşuyordu. Kendi köyünden söz ediyordu. Sesindeki ton değiştikçe baba, yıllar öncesine gidiyordu. O sesin, evin içinde yankılandığı günlere… Mervan’ın çocukluğuna… Kardeşleriyle konuşmasına… Annesinin sesine… Akşam sofralarına… Videoyu durdurdu. Bir süre sadece ekrana baktı. Sonra ikinci videoyu açtı. Bu kez Mervan şarkı söylüyordu. Yüzündeki ifade değişti. Telefonu biraz daha yaklaştırdı kendine. Sanki ses uzaktan değil, hemen yanı başından geliyordu. Bir an için zaman ortadan kalktı. Baba, kendisini yıllar önceki bir akşamda buldu. Mervan karşısındaydı. Başını babasının omzuna yaslamıştı. Baba, elini oğlunun saçlarında gezdiriyordu.
Evlat öldüğü gün kaybolmaz
Mervan, Kemal Pir anısına yazılmış şarkıyı söylüyordu. Şarkı ilerledikçe babanın dudakları titredi. Gözlerini kapattı. Bir an telefonu göğsüne bastırdı. Sanki camın arkasındaki oğluna sarılabilirmiş gibi. Sanki parmaklarını ekrana değil de Mervan’ın yanağına değdirebilirmiş gibi. Şarkı bitti. Telefonun ekranında Mervan’ın yüzü yeniden belirdi. Baba hemen telefonu kapatmadı. Uzun süre baktı. Sonra eliyle ekranı hafifçe okşadı. Bir baba, oğlunun fotoğrafına neden dokunur? Belki de o anda bunun bir fotoğraf olduğunu unutmuştu. Belki yalnızca oğlunun yüzüne dokunmak istemişti. Sonunda telefonu cebine koydu. Elindeki sigara bitmişti. Bir süre öylece oturdu. Sonra cebinden yeni bir sigara çıkardı. Yaktı. İlk nefesi içine çekti. Duman gökyüzüne doğru yükseldi. Baba gözlerini uzaklara çevirdi. O anda oğluyla birlikte yürüyormuş gibi hissetti. Bir patikada değildi belki. Bir dağın yamacında da değil. Hatıraların içinde yürüyordu. Çocukluğunun sokaklarında… Evlerinin önünde… Köyün toprak yollarında… Mervan’ın kahkahasının duyulduğu günlerde.
Bir baba için evladı hayatını kaybettiği gün kaybolmaz. Tam tersine, o gün başka bir yerde yaşamaya devam eder. Anılarda ve anlatılanlarda. Fotoğraflarda. Ses kayıtlarında. Eski bir gömleğin cebinde. Bir şarkının birkaç mısrasında. Bir telefon ekranının ışığında. Gecenin en sessiz saatinde, kimsenin görmediği bir anda, babanın içine döktüğü gözyaşında…
Baba son kez telefonunu çıkardı.
Mervan’ın fotoğrafına baktı.
Bu kez ağlamadı.