- Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde ağır işkencelere maruz kalan Senai Çelik, bu sürecin hafızasında silinmeyecek izler bıraktığını belirterek, “12 Eylül’ü, 5 No’lu Cezaevi’nde yenilgiye uğrattık” dedi.
12 Eylül döneminde cezaevlerinde uygulanan politikaların temel amacının kimliksizleştirmek olduğunu belirten Senai Çelik, “Kürtlük ve politik kimliğimizi, örgütlü bir toplum olarak 12 Eylül askeri cuntasına karşı cezaevinde verdiğimiz mücadeleyle ortaya koyduk. Kürt halkının baskılara, zulümlere, işkencelere ve ölümlere karşı verdiği mücadele günümüze kadar devam ediyor” dedi.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren'in başını çektiği Türk ordusu, 12 Eylül 1980'de darbeyle yönetime el koydu. Darbeyle birlikte siyasi partilerin yanı sıra yüzlerce sendika ve sivil toplum örgütü kapatıldı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Kurulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nde (DGM) 210 bin dava açıldı ve 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi idamla yargılandı, 517 kişiye idam cezası verildi, bunlardan 50'si idam edildi. 14 bine yakın kişi vatandaşlıktan çıkarıldı. 350 bine yakın kişinin pasaportu iptal edildi. 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Gazetecilere toplamda 3 bin 315 yıl hapis cezası verildi. 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin görevine son verildi. Toplamda binlerce kamu görevlisi işinden uzaklaştırıldı.
Kürt halkı üzerinde özel, sistemli ve çok ağır bir asimilasyon, inkâr ve şiddet politikası uygulandı. Darbe yönetimi, Kürt kimliğini tamamen tasfiye etmeyi temel bir devlet stratejisi haline getirdi. 2932 sayılı kanunla, Kürtçe düşüncelerin açıklanması, yayılması ve yayın yapılması resmen yasaklandı. Sokakta, çarşıda ve evde Kürtçe konuşmak dahi suç unsuru haline getirilerek cezalandırıldı. Kürt varlığı tamamen inkâr edildi; Kürtlere yönelik meşhur "Dağ Türkleri" teorisi bu dönemde devletin resmi tezi olarak en sert şekilde dayatıldı. Kürtçe isimler, kıyafetler, müzikler, halk oyunları ve folklorik unsurlar tamamen yasaklandı. Coğrafi yerleşim yerlerinin (köy, kasaba, nehir vb.) değişmeyen Kürtçe isimleri de değiştirilerek Türkçeleştirildi. Kürt illerinde tam bir sıkıyönetim rejimi kurularak köy baskınları, komando operasyonları ve toplu cezalandırma yöntemleri devreye sokuldu. On binlerce Kürt sivil, herhangi bir örgüt bağı aranmaksızın gözaltına alındı, "fişlendi" ve ağır sorgulardan geçirildi. Darbe öncesinde faaliyet yürüten tüm yasal ve sivil Kürt siyasi hareketleri, dernekleri ve entelektüel yapıları tamamen ezildi ve liderleri tutuklandı.
Darbe dönemi ve sonrasında insanlık dışı uygulamaların yaşandığı merkezlerin başında cezaevleri geldi. İşkence ve kötü muameleden kaynaklı 300 kişi şüpheli bir şekilde yaşamını yitirdi. Sonraki süreçte 171 kişinin işkenceden kaynaklı hayatını kaybettiği belgelendi.
Bu sürecin işkenceyle anılan merkezlerinden biri de Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi oldu. Esat Oktay Yıldıran yönetimindeki bu cezaevinde, tutuklu bulunan Kürt siyasetçilere, aydınlara ve sivillere yönelik dünya tarihinin en ağır ve sistematik işkenceleri uygulandı. Resmi ve gayriresmi verilere göre cezaevinde en az 34 ila 53 kişi işkenceyle, açlık grevleriyle ya da kendisini yakarak hayatını kaybetti. Yüzlerce insan fiziksel ve psikolojik olarak kalıcı şekilde sakat bırakıldı. Tutsaklara zorla Türkçe marşlar ezberletildi, "Türk olduğunu" beyan etmeyenlere ağır lağım işkenceleri uygulandı ve insani onurları hedef alındı.
Esat Oktay Yıldıran ve ekibinin uyguladığı insanlık dışı uygulamalara karşı direniş geliştiren PKK’nin öncü kadrolarından Mazlum Doğan'ın 21 Mart 1982'de bedenini ateşe vermesi, direnişin ateşini harladı. 17 Mayıs 1982'de Dörtler ile devam eden direniş, PKK'nin öncü kadrolarından M. Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek öncülüğünde gelişen 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi ile zirveye ulaştı.
124 gün gözaltında işkence
O dönemde “Yardım ve yataklık” ve “Örgüt üyeliği” iddialarıyla yargılanan Senai Çelik, 124 gün boyunca işkence altında soruşturma ve gözaltı süreci yaşadı. MA'ya konuşan Çelik, darbenin sadece devrimcilere ve muhaliflere yönelik olmadığını, aynı zamanda Kürt halkının kimliğine yönelik bir saldırı olduğunu söyledi. Çelik, cezaevinde yaşananların toplumdan bağımsız ele alınamayacağını ifade ederek, 12 Eylül’ün yarattığı tahribatla yüzleşilmesi gerektiğini vurguladı.
Kimliksizleştirmek istediler
12 Eylül döneminde cezaevlerinde uygulanan politikaların temel amacının insanları kimliksizleştirmek olduğunu belirten Çelik, “Kürtlük ve politik kimliğimizi, örgütlü bir toplum olarak 12 Eylül askeri cuntasına karşı cezaevinde verdiğimiz mücadeleyle ortaya koyduk. Kürt halkının baskılara, zulümlere, işkencelere ve ölümlere karşı verdiği mücadele günümüze kadar devam ediyor” dedi. 12 Eylül’ün “büyük bir vahşet” olduğunu vurgulayan Çelik, “İnsanlığa karşı işlenen bir suçtu. Topluma, insanlara, toplumlara karşı işlenen bir suçtu. Fikirlere karşı işlenen bir suçtu. Bu suçu işleyen askeri cunta Türkiye’nin, Kürtlerin, herkesin kaderini bugüne kadar etkilemiştir” şeklinde konuştu.
İnsanlıktan çıkarma çabası
Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde uygulanan işkencelerin toplumun tamamına yansıdığını belirten Çelik, cezaevinde kimliksizleştirme ve insanlıktan çıkarma politikalarıyla karşı karşıya kaldıklarını söyledi. Çelik, “Bu işkencelere karşı mücadele ettik. Oradaki gençler mücadele etti. Siyaset farkı gözetmeksizin mücadeleler oldu. Saldırı sadece devrimcilere değil, Kürt halkının kendisine, kimliğine de saldırıydı” dedi.
Ayakta tutan, inancımızdı
Çelik, okuma yazma bilmeyen, ismini bile yazamayan insanlara 40-50 tane ırkçı Türk marşı ezberletilmeye çalışıldığını hatırlatarak, şunları kaydetti: “Başımıza gelen askeri cuntanın halen cefasını çekiyoruz. 12 Eylül hafızamızda silinmeyecek şeyler bizde bırakmıştır. Bizi ayakta tutan güç, inancımızdı. Kendimize inancımızdı, örgütlenme inancımızdı. Bir de kendi inancımızın baskıları yenebileceğine, haksızlıkları yenebileceğine inanıyorduk.
İşkenceye boyun eğmeyerek
Biz 12 Eylül’ü 5 No’lu Cezaevi’nde yenilgiye uğrattık. Tabii bunun içinde çok kayıp verdik. Bir sürü cezaevinde kayıplar oldu. Açlık grevleri oldu, ölüm oruçları oldu, bedenini ateşe vermeler oldu. Bunların hepsi cezaevinin bize dayattığını kabul etmeyerek, o işkencelere boyun eğmeyerek, açlığa boyun eğmeyerek devrimci mücadeleyi yürütmemizin sonucuydu.
Hâlâ anlatmakta zorlanıyorum
Cezaevinde maruz kaldıkları işkencelerin bir bölümünü bugün dahi anlatmakta zorlandığını belirten Çelik, “Daha önce akla gelmeyecek şeyleri; şimdi bize yapılan işkencenin bir türünü utanarak burada izah edemiyorum” diye konuştu. Cunta sisteminin sonsuza kadar sürmeyeceğine inandıklarını belirten Çelik, şunu vurguladı: “Biz böyle bir sistemin sonuna kadar yürümeyeceğine inandık. 12 Eylül askeri cuntasının, Kenan Evren cuntasının 1984’ten başlayarak 1985-86’da yenilgiye uğradığını gördük.”
Mücadele devam ediyor
12 Eylül döneminde yaşananların toplumun hafızasında yeterince yer edinmediğini ifade eden Çelik, en büyük eksikliklerden birinin cezaevinde yaşananların toplumsal hafızaya aktarılmaması olduğunu söyledi. Çelik, şöyle devam etti: “Halen Kenan Evren’le verdiğimiz bir mücadele var. İşkence mücadelesi var, halen devam ediyor. Biz o işkenceleri bu toplumun hafızasına yerleştiremedik. 5 No’lu Cezaevi bir toplum hafızası olmalıydı, şimdi de olmalıdır. Bir askeri faşist cuntanın böyle bir şeye niyet etmemesi için bu hafızanın toplum tarafından, halk tarafından kabul edilmesi lazım. Bu hafızanın geliştirilmesi, insanlara anlatılması lazım. 12 Eylül’ü yaşayan insanlar, onların çocukları bunları asla unutamaz.”
Çelik, geçmişle yüzleşmenin demokratik bir toplumun kurulması açısından zorunlu olduğunu söyledi. Tüm işkencelere rağmen demokratik toplumun yaratılmasına Kürtlerin hazır olduğunu belirten Çelik, şunları ekledi: “Demokratik süreci sonuna kadar destekliyoruz ama onurlu bir süreç olmasını istiyoruz. Kürtlere yapılanların hiçbir zaman unutulmamasını, kabullenilmesini istiyoruz. En azından yüzleşmeliyiz. Herkes yüzleşmelidir. Bu yapılanlarla yüzleşilmeden demokratik bir yaşam olamaz.” AMED