Çözüm Süreci’nin muhatabı devlet diyor ki:
- 5 Ekim. Daha önce IŞİD’i 'eli kanlı terör örgütü’ olarak tanımlayan Cumhurbaşkanı Tayyip, "bizim için IŞİD neyse PKK da odur" deyiverdi ve ekledi: "Çözüm sürecini engellemeye çalışanlar bedelini ödeyecektir."
- 28 Ekim. Başbakan Davutoğlu, "Suriye rejimi, IŞİD ve PKK. Bunların tümü Türkiye'nin düşmanıdır" diyerek "Çözüm Süreci"nde muhatabı olan örgütü tanımladı.
- 28 Ekim. Başbakan yardımcısı Bülent Arınç açıkladı: "Çözüm Süreci’ne biz mecbur ve mahkum değiliz. Çözüm Süreci başarısız olursa herkes bunun altında kalır. Adadaki şahıs da dahil, siyasi uzantıları da. Terörle doğrudan ya da dolaylı ilişkisi olan herkes ile beraber halkımız da bundan zarar görür."
- 31 Ekim. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Öcalan’la görüşme isteklerine yönelik açıklamasında "İmralı için bize gelen talep yok. Ama ortalık yıkılırken böyle işler yapılırsa biz elbette ki… Görüşmelerle ilgili konuyu bir kez daha düşünürüz."
Başka bir şey söylemeye gerek var mı?
Şimdi Süreç’in diğer muhatabı konuşmalı:
- Selahattin Demirtaş, PM üyesi Ahmet Karataş’a yönelik saldırıyı için: "Klasik bir provokasyon değil. Bu, devletin HDP’ye 'kafanızı keseriz’ mesajıdır."
- 6 Kasım. Öcalan’la görüşme istemlerine yanıt alamayan Demirtaş, "Son 2 yılı dikkate aldığımızda bu olağanüstü bir durumdur. Normalde haftada 1-2 görüşme oluyordu, heyetimizin ısrarına rağmen son 20 gündür herhangi bir görüşme yok" dedi.
Şimdi ben konuşayım:
Devlet, söylemesi gerekenleri söyledi. Tarihiyle yüzleşmemiş, demokrasiyi benimsememiş sömürgeci faşist bir anlayışın başka bir şey söyleyebilmesi mümkün değildir. Ortada başta Kürt halkı ve diğer halklar, sosyalistler, işçi sınıfı, kadınlar ve egemen sistemin dışında kalan bütün farklılıklara yönelik halen sürmekte olan açık bir savaş var ve devletin 'çözüm’den kastı PKK’nin çözülmesi ve Kürt Özgürlük Hareketi ve ittifaklarının diz çöküp biat etmesinden başka bir şey değildir.
Devlet konuştu ve bütün tehditlerini "misliyle" uygulamaya soktu. Demokratikleşme denilen süreç, ancak faşist ülkelerde görülebilecek 'yeni güvenlik yasaları’ ile tam bir diktatörlükle taçlandı.
Bu devletten "barış ve demokrasi" beklemek, Godot’yu beklemekten daha anlamsızdır artık.
Benim cephemin iki yanlışı varlığını hala koruyor:
1- "Öcalan ve Erdoğan irade beyanında bulunduğu sürece, süreç devam eder."
Yanlış. Elbette süreçte rol alan en önemli isimler onlardır. Ama "devlet" denilen şey aile boyu hırsız 'Tayyip’ ile eşitlenemez. Toplumun bugünkü siyasal iktidarı dışında kalan diğer kesimleri de sürece dahil edilmeden, toplumun bütününü kucaklayabilecek kalıcı bir barış beklenemez. Kaldı ki Kürt toplumunun bağrından çıkan bütün kurumlarının sayın Öcalan ile özgür koşullarda görüşememesi halinde görüşmelere ilişkin bir tedirginlik hep var olacaktır.
2- Sayın Demirtaş, "İmralı’da yapılan görüşmelerde hükümet ile Öcalan arasında birçok konuda uzlaşı sağlandığını; hükümet temsilcilerinin bunu reddettiğini" bu nedenle, "bundan sonra görüşme olması durumunda HDP’nin İmralı heyetinin çok daha ayrıntılı açıklamalar yapacağını" söyledi.
Geç kalındı. Toplumsal bir sorunun çözüm çabalarına ilişkin gelişmeleri bugüne dek ayrıntıyla açıklamamak büyük yanlıştı ve çok geç kalındı.
S.S.Önder "Genelkurmay Başkanı da dahil, herkesi bilgilendirmeye hazırız" diyor. Bu açıklamaların Genel Kurmay Başkanı’ndan önce, evladını savaşta kaybetmiş ana babalara yapılması vicdani ve ahlaki bir sorumluluk olarak görülmelidir.
(Godot’yu Beklerken: Samuel Beckett’in, eylemsizliklerine yenilmiş insanların, 'kurtarıcı’ olarak Godot adında, ne olduğu bilinmeyen bir kimseyi veya 'şeyi’ beklemelerini konu alan, bir tiyatro eseri.)