Kürdistan’da kıyaslaması yapılan doğal güzelliklerden göze en çok çarpan yerler; Munzur vadisi, Ağrı Dağı, Wan Gölü kıyıları gibi yerlerdir. Görünür ve biliniyor olan yerlerin dışında daha başka yörelerin iç kısımlarındaki muhteşem doğal güzelliklerimiz de var ve oldukça fazladır.
Engin YURTSEVER
Her şehir, her bölge hatta her ülke kendi doğal güzelliklerini çoğunlukla hem genel nitelikleri hem de ayrıntıları bakımından başka yerlerinkilerle kıyaslar. Kıyaslamalar; “Bizim Nemrut dağımız var”, “Bizim Ağrı dağımız var”, “Bizim Munzur vadimiz var” ve “en güzeli bizimkisi” biçiminde kazanılamayacak bir yarışa dönüştürülür.
Kürdistan’da kıyaslaması yapılan doğal güzelliklerden göze en çok çarpan yerler; Munzur vadisi, Ağrı Dağı, Wan Gölü kıyıları gibi yerlerdir. Her biri kendi anlatıcısına cennet gibi yerler olarak görünür. Görünür ve bilinir olan yerlerin dışında daha başka yörelerin iç kısımlarındaki muhteşem doğal güzelliklerimiz de var ve oldukça fazladır. Örneğin; “Gola Qulingê” (daha bilinen adıyla “Yüzen Ada”) gibi yerleri çoğu kişi pek bilmez. Oysa Gola Qulingê gibi yerler de bilinen yerlere kıyasla cennet gibi yerler olmasa da güzel yerlerdir.
Turistler, çoğunlukla hakkında bir şeyler yazılmış veya söylenmiş, genellikle daha çok bilinen turistik yerleri; Amed Surlarını, Axtamar Kilisesini; Mardin’i; Nemrut’u, Dersim Gözeleri’ni; Balıklı Göl’ü, Hasankeyf’i veya Muradiye Şelalesi’ni gezmeyi daha çok tercih ederler. Buralar, gerçekten de kıyıları ressamların tabloları gibi nakşedilmiş Bingöl’deki herhangi vadiyi yeni görmüş birini bile etkileyecek kadar güzeldir. Bingöl dereleri de güzeldir, diğer güzel yerler kadar. Aslında Kürdistan’da o kadar çok sessiz sakin, bilinmeyen, neredeyse üzerine tek bir satır yazı yazılmamış, tek bir sözcük edilmemiş o kadar çok yer vardır ki, bir liste yapmaya kalkılsa henüz yeterince bilinmeyen yerler bilinen yerlerden fazlacadır. Aslında ülkemizin keşfedilmemiş bu cennet yerleri, sakinlerinin bile pek gitmediği yerlerdir. Hal böyleyken bir yabancı turist, en tanınmış turistik yerleri gezmekten başka ne yapabilir ki! Zaten öyle de olmuyor mu?
Denilebilir ki Kürdistan’ın her vadisinde, her bucağında belki de dünyanın en güzel, en doğal manzaraları keşfedilmeyi bekliyor. Bu keşfedilmemiş güzellikler, birilerinin ”gidip görmeliyim” diyerek etkilendiği bir yazıyla da anlatılmamıştır ne yazık ki. Yazılmışsa bile birilerinin gezip görmesini sağlayacak etkiden yoksundur.
Üstüne üstlük yüzyıllardır işgal altındaki bir ülke olmanın sıkıntısını yaşıyor ve bu sıkıntıların getirdiği zorluklar Kürdistan’da gezilip görülecek güzel yerlerin görülmesini de oldukça zorlaştırıyor. Köylünün tarlasına bile giderken kimlik kontrolünden geçirildiği bir ülkenin gezilecek yerlerini yabancı birinin gezmesinin, o kişiye bile yaşattığı trajikomik zorluğu anlatmak, apayrı bir yazının konusu olur.
Fırat ya da Dicle, aynı şekilde bütün diğer nehirler gezginlerin, seyyahların, ozanların anlatılarıyla şöhreti edinmişler ve bu övgüyü hatta daha fazlasını elbette hak ediyorlar. Bunu ayrı koyalım. Fakat yüzyıllardır biliniyor oldukları için, bazen hak etmedikleri bir hayranlığı toplamıyorlar mı?
Daha fazla gözlendikleri için üzerlerine çok şey söylenmiş, çok şey yazılmış; haliyle bu yerler halk arasında daha çok konuşulur, daha çok bilinir. Oysa daha az bilinen, daha az önemli, ama genellikle daha ilginç göller veya dereler (yerler) gözardı edilmiyorlar mı?
Hafif engebeli arazisiyle her vadi, billur gibi dereleriyle, mis kokulu doğal bitki örtüsüyle ve cıvıl cıvıl öten rengarenk kuşlarıyla, muhteşem bir doğa manzarasına sahip olan Bingöl gözardı edilmemiş midir?
Kıvrıla kıvrıla, kimi yerde coşkuyla, kimi yerde dingin dingin akan bir suyun manzarası, kuşkusuz, kendi içinde güzelliğin tüm ana ögelerini barındırır. Bu değil midir bir şaire, bir ressama ilham veren şeylerden her biri? Bu değil midir görmediğimiz farkında olmadığımız güzelliği aklımıza mıhlayan manzara?
Hele hele bir yeri bir başka yere ulaştıran patikalarının sunduğu o enfes manzara. Bingöl’ün en güzel yerlerine yalnızca patika yolar kullanılarak gidilirse istenilen keyfi verir. Diyelim ki Gola Qulingê’ye gidilecek. Arabayla gidip sadece gölü görmek yerine yürüyerek gidildiğinde, derin dere çukurlarından atlamayı, sarp kayalıklarından atlayarak ya da tırmanarak gitme zevkinden kişiyi mahrum bırakacağı gibi gidilecek yere varmadan önceki her güzelliğin en gerçek, en muhteşem ve en anlatılmaz güzelliklerini de görmemiş olur gezmek, görmek ve keyif almak için seyahat edenler.
Gola Qulingê (Turna Gölü), üzerinde üç yüzen ada bulunan gölden başka bir şey değildir. Bingöl’e 36 kilometre, Solhan’a 8 kilometre uzaklıkta, dağların arasında, gözlerden uzak varlığını her şeye rağmen sürdürür.
Gola Qulingê günümüzde hasbelkader biliniyor. Eksik ya da fazla, yine de biliniyor. Peki neden bu kadar geç farkında olduk onun? Onu gözlerin seyrinden kim, neden, niçin, nasıl mahrum etmişti?
Biliniyor olmasını geciktiren trajik bir öyküsü -ya da birden fazla- vardır kanımca.
Şöyle ki; çok derin olduğuna dair rivayetler yörede yaşayan halk tarafından söylene gelmiş ve tabii ki de epeyce bir abartılarak biliniyor. Bu muydu onun biliniyor olmasını geciktiren neden? Kim bilebilir?
Anlatıcısından dinleyelim:
Derler ki çiftçinin biri o gölün suyuna öküzlerinin boyunduruğunu bırakmış, bir süre sonra almak için geri döndüğünde bıraktığı yerde bulamamış.
Devamla derler ki; o gölden kilometrelerce uzakta olan ve de o gölün ikizi olduğu söylenen ve Murat suyunun karşı tarafındaki Arzeng Gölü’nde su yüzüne vurmuş boyunduruk. Dedim ya, gölün biliniyor olmasını zorlaştıran, güzelliğinin yıllar yılı gizli kalmasını sağlayan bir hikayedir kanımca.
Anlatıcı sözü kendi alır ve der ki; Gola Qulingê’nin derinliğinin dipsiz olduğuna inanılsın diye bir hikaye uydurulmuş. Belki de bir başka ya da birden fazla hikaye uydurulmuş gölün giz olarak kalması için… Bir ya da birden fazla trajik hikayenin bilinmesini perdeleyen “Gölden uzak dur!” ikazı makul bir işe yaramış olmalı ki, kefareti olarak gölün biliniyor olmasını epeyce geciktirmiş.
Ve gölün tahmin dahi edilemeyecek derinlikte olmasına inanılsın diye uydurulmuş bu hikayeye neden ihtiyaç duyulmuştur? Ve hangi hikayeden doğmuştur gölün çok derin olduğu efsanesi? Evet, derin, hem de çok… Derinliğinin 80 ila 100 metre kadar olduğunu yazar uzmanlar. Derin olması değil midir üzerindeki adaların yüzüyor olmasının sebeplerinden biri? Yine uzman görüşü der ki; su derinleştikçe kökler daha fazla dibe ulaşmaz ve yüzen adalar bitki kökleri üzerinde durur ve batmaz. Evet çok derin, lakin dipsiz değil.)
Söze devamla der ki anlatıcı; Bingöl yaz aylarında çok sıcak olur. Sıcaktan bunalan bir grup çocuk serinlemek için göldeki suya dalar. Haliyle yüzme bilmeyenlerden ikisi sudan kurtulmaya güç getiremeyerek boğulup gölün dibine batar ve de bütün aramalara rağmen boğulan çocukların cesetleri bulunamaz. Neticede gölün derinliğine inanılsın diye bu hikayeler daha başka çocukların boğulmaması için uydurulmuş.
Nihayet; çocuklar göle girmesin diye uydurulan hikayenin tamamlayıcı cümlesi olan “Gölden uzak dur!” ikazı öylesine etkili olur ki, değil çocuklar, tek bir hayvan bile yaklaştırılmaz göle. Hayvanlar bile yaklaştırılmayınca göle, ot ve çalılar çoğalarak kuşatır etrafını çepeçevre. Güzelliğini örterler, suçunun utancıyla yüzleşsin diye ceza keserler göle.
Birinci hikayenin anahtarı olarak ikinci bir hikayeye gereksinim duyan anlatıcı der ki; Ermenilerin neler yaşadığını birçoğumuz biliyoruz. Öldürüldüler, katledildiler, sürgüne gönderildiler ve de sürgün yollarında öldüler. Modern tarihin ilk soykırımı olarak kayıtlara geçti. Sürülmenin kaçınılmaz olduğunu anlayan birkaç zengin, varlıklı Ermeni, sürülmeden hemen önce bir araya gelerek taşınabilir varlıklarını (altın ve diğer değerli eşyasını) saklamaya karar verir. Nereye saklayacaklarına karar vermeleri hiç de zor olmaz. İki çocuğun boğularak ölmesinden sonra “Gölden uzak dur!” ikazıyla kendisine yaklaşılması yasaklı olan göl, altınların saklanabileceği en emin yerdir. Zaten kimsenin oralarda dolandığını gören de yok epey bir zamandır. İn cin top oynuyor. Ve sürgün yoluna düşmeden hemen önce altınları götürüp Gola Qulingê’deki adalardan birisinin köklerine saklarlar. Birkaç gün sonra da sürülürler.
Gola Qulingê Japonya’da ya da herhangi bir batı Avrupa ülkesinde olmuş olsaydı nice ozana ilham kaynağı olmuştu büyük bir olasılıkla. Binlerce turist tarafında ziyaret edilen dillere düşmüş bir yer olarak bilinirdi ya da. Yapay yüzen adalar yapmaya gerek duyulmazdı Japonya’da olsaydı. Gölün bakirliğine dokunulmazdı Avrupa ülkelerinin hiçbirinde bile. Daha sevimli ve şirin hale getirilerek sunulurdu örneğin, kuğunun, turnanın sahnesi olarak. Değer bilen bir ülkede olsaydı Gola Qulingê; çitle çevrilerek hapsedilmezdi. Cezasını çekmiş olana ikinci ceza verilmezdi daha sade bir ifadeyle. Gidip de görmek isteyenlerin gruplar halinde adacıkların üzerine çıkılmasına mecalinin yetmeyeceğini söylemeye gerek bile duyulmazdı. Hoyratça kullanılmazdı her bucağı.
Bingöllülerin burunlarının dibinde duran ama sadece Hazarşah köyü ve de civar köylerde oturan köylülerin bildiği bir göl olarak kalmış hep, belki daha fazla zaman. Kimdir biliniyor olmasını sağlayan? Kimdir üzerindeki giz perdesini aralayan?
Hikayesine şöyle devam eder anlatıcı: Altınlarını o göle gömen Ermenilerden sadece biri kurtulabilmiş sürgün kıyımından. Ve yıllar sonra, epeyce süren gitsem mi gitmesem mi kararsızlığının ardından sürgün edildiği yere dönüp, göle sakladığı altınları alıp geri gitmiş o Ermeni. Altınları çıkartırken göle kesilmiş cezayı da infaz etmiş haliyle. Yakmış üzerindeki örtüyü, çalıyı çırpıyı. Azad etmiş yüzen adaları. Kendi adı gibi.
Derler ki; biliniyor olmasını sağlayan o Ermeniymiş. İma ettim ya; adı Azad.
Bingöl derelerinin dar olduğunu yazmış mıydım? Yazmadıysam tanım eksik kalır. Kıyılarının çoğu sarptır. Kimi yerlerde suya yakın ve üstü hoş çalılıklarla örtülmüş gibi durur. Daha yüksek kısımlarında ise hemen göze çarpan en muhteşem meşe ağaçlarıyla taçlanmış yüksek tepeler bulunur. Buraları bahçeli yazlık evler kurmak için hayal edilebilecek kadar güzel yerlerdir. Kıvrıla kıvrıla akan derelerinin dönemeçleri yer yer keskindir, özellikle de kıyılarının sarp olduğu yerlerde. Ve kıyıların sarplığı ve birbirine yakınlığı karşımıza peş peşe gölleri çıkartır. Adını bu göllerden almış derler. Oysa bir adı vardı zaten: Çewlîg. Biz bu adla çocuktuk, gençtik, yaşlandık. “Nerelisin” diye sorulan o ilk soruya “Çewlîg” cevabını verdiğimiz geçmiş zaman değil. Daha dün gibi.
Daha doğrusu bunlar dağ gölcükleridir. Dahası, bu dağ gölcüklerinden adını alır Bingöl. Kimi yerde sık çalı örtüsüyle dereler kapkaradır. Bu durum dağ gölcüklerinin manzarasının güzelliğini kötü etkileyen bir faktör olsa da iç bunaltıcı değildir.
Saat gecenin ikisi. Yarın çalışıyorum. Yazının da bitmesi gerek. Son gün de yarın. Ayın 14’ü. Sonraki gün geç olurmuş yayınlanması için. Gidip uzandım kanepeye. Uyumak için değil. Gözlerimi dinlendirip yeniden yazmak için. Uzanır uzanmaz, yorgunluğumun da etkisiyle olacak ki uyuklamışım kanepede. Rüyamda patika bir yoldan yürüye yürüye, taşlardan taşlara atlayarak, ağaçlara tutuna tutuna, çalıları yara yara dereye gittim ve sıcak ve boğucu ve o günün çoğunu yürüdüm. Doğanın içinde yürüdüm, doğa da benim içimde yürüdü. Ama hava ısındıkça üstüme bir ağırlık çöktü ve manzaranın güzelliğini seyredebilmek için uygun bir yer bulup uzandım gölgelik bir yere. Yorgunluğumun da etkisiyle olacak ki uyuklamaya başladım.
Rüya içinde rüya bu. Uyurken gördüğümüz bir rüya değildi bu. Rüyanın içinde bir rüyaydı.
Uçurumun en ucundayım; aşağıda dingin bir dağ gölcüğü, rüyamda bir avcı. Gözlerden uzakta olmanın sefası var tavrında. Bir kuşla konuşuyordu. Kuş tüysüzdü, avcı ise çıplak. Söylediğim gibi, bu görüntü ilk birkaç saniye beni ne irkiltti ne de şaşırttı.
Çünkü biliyordum, çünkü biliyorduk avcının avladığı kuşu bir gölde temizleyip yıkarken canlandığına dair efsaneyi. Çünkü biliyorduk ölümsüzlük suyunu bulmanın nelere nelere kadir olduğunu. Çünkü biliyorduk “bin tane göl” var cevabının hangi soruya verilmiş cevap olduğunu… Ruhumda sadece yoğun bir yakınlık hissi vardı. Avcının duruşunda dokunaklı ve hüzünlü bir yalnızlık okunuyordu. Kuş, kulaklarını dikmiş avcıyı dinliyordu.
Pür dikkat kesildim dediklerini duyayım diye “Ben de, o ölümsüzlük suyunda yıkandım, ben de ölümsüzüm...” dediğini duydum sadece. Kuş başını hafifçe bana doğru çevirince silkinip uyandım ve avcının eksik cümlesini tamamlamak için yazı masasına döndüm. Bunun ne kadar ilginç bir macera olduğunu fark ettim.
Yazdım sadece.
Sadece “Gölün yüzeyindeki o birkaç yaprak, o iki çocuğun cesediymiş gibi duruyordu” cümlesini yazdım.