HASAN KILIÇ
Siyasetin kahinlik ile, gazeteciliğin fısıltı ile umutlara/umutsuzluklara seslendiği, bu biçimleri ile siyasetin ve gazeteciliğin geçer akçe sayılabildiği Türkiye’de, uzun süredir, bilimsel yöntemler ve olguları merkezine alan bakış açıları görünürlüğünü yitirdi. Ne de olsa post-hakikat çağındayız denilip geçilemeyecek kadar ciddi meseleler yumağı ve ulusal-bölgesel-küresel sorunlar içerisinde olduğumuz aşikârdır.
Herkesin kendi ‘halk’ını ve ‘kamuoyu’nu oluşturduğu, taleplerini ve politika yapma tarzını/içeriğini belirlediği bu zeminde, kuşkusuz ki, medya tekeli, OHAL sopası, sermayeyi dağıtma gücü bulunan erklere sahip olanlar hakikati eğip bükerek kendi hizmetine koşmayı daha olanaklı şekilde kullanma şansına sahip oldular. Bu açıdan hak siyaseti ifa etmek hem hakikatin manipülasyonu karşısında hem de siyasete biçilen kahincilik oyunu karşısında ciddi zorlanmalar yaşamaktadır. Muhakkak ki bu zorlanmaları aşmanın hâlihazırda bulunan bir reçetesi yoktur. Fakat iyimser olmayan bir umut yerine köhneleştiren umutsuzluk, zarafet ve asabiyet taşıyan melankoli yerine pespaye bir bitmeyen yas tutmalar dönemi ve en önemlisi her yaşananı dışarıya endeksli açıklama anlayışı ile siyasetin pratik sergilemesi talebi değil, kehanette bulunma talebinin yegâne hale gelmesi kâbus gibi günün üzerine çökmektedir.
Ne yapmalıyız?
Kısa ve özcesi ise şudur: “Ne yapmamız gerekir?” diye birbirimize sorduğumuz sorunun yerini nicedir “Ne olacak?” sorusu almış durumdadır. İlk sorunun kışkırtıcı yanı olan analizi çoklaştırma, tartışmaya çağırma ve harekete geçmeyi talep etme özellikleri, ikinci soruda fikir fukaralığına ve hareket etmemeye yönelik pasifliğe yerini bırakmıştır. Oysa bilgiye erişimin kolaylaştığı ve tekniğin kullanılabildiği çağda siyaset, geçmişte hiç olmadığı kadar, rakibini analiz etme ve hamle yapma çeşitliliğini sağlamaktadır.
Hız çağının siyasal atmosferi değiştirme niteliği ve tüketim toplumunun siyaset alanına etkili sirayeti politika yapıcıların zamana endeksli politik hamlelerinin marjinal faydasını çoğu örnekte uzun zamanlı olmaktan çıkarmıştır. Nitekim 2015 yılının Nisan ayında Türkiye halkları çatışmaları az bir oranda tehdit olarak görürken, en büyük sorunlar olarak işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk başlıklarını sıralamıştı. Aradan altı ay geçince, bu süre zarfında yoksulluk ve işsizlik ülkede daha kötüleşmesine rağmen bu oranlar ters yüz olmuştu. Çokça değinildiği ve bilindiği üzere bu ters yüz oluşun sebebi siyasi iktidarın Kürt sorununun demokratik yollarla çözüm arayışına son verip çatışmaları başlatması ile ilgiliydi. Yeni siyasal iklimde siyasi iktidar Kürt kazanımlarının topyekun imhasını öngörmekteydi. Özenle hazırlanmış psikolojik harp pratikleri ile çatışmacı yaklaşım tahkim edildi. Bedenlerin teşhir edilmesi, cenazelerin sokakta ve buzdolabında bekletilmesi, ırkçı yazılamaların kullanılması, Esedullah gibi tim yazılamaları ve bunlar gibi pratikler psikolojik harp gereği olarak kullanıldı. Kuşkusuz ki bu harp pratikleri kendi kamplarında ‘zafer’ motivasyonunun oluşmasına, karşı kampta ise ‘teslim olma’ duygusuna seslenme amaçlıydı. En nihayetinde bu çatışmalara karar veren ‘derin’ devlet Kürtlerin demokratik kazanımlarını gömmek yoluyla kazançlı çıkacaktı. Siyasi iktidar ise ‘çatışma tehdidi’ oranı arttıkça desteğini arttıracaktı. Yeni koalisyonun ittifak pragmatizmi bu, harcı ise çıplak bir Türkçülüktü.
Üç benzemez!
Bu ittifak bileşenlerinin amaçları, 2016 Nisan referandumuna kadar zaman karşısında gittikçe marjinal faydasını kaybederek varlığını korudu. Bu zaman zarfında HDP’li milletvekillerinin tutuklanması ve yargılamaların hukuk dışılığının çokça teşhir olması, OHAL adı altındaki KHK’ların tüm muhaliflere yönelmesi siyasi iktidarın derdinin sadece darbe karşıtlığı değil, totaliter bir mekanizmayı yerleştirmek olduğu gerçekliğini açığa çıkardı. Buna rağmen referanduma gelindiğinde, bir kısım yurttaş siyasi iktidarın tek derdinin başkanlık olduğunu ve bu gerçekleştiği takdirde hem başkan olmak isteyen Erdoğan’ın hem de kendilerinin rahatlayabileceğini düşünerek ‘evet’ oyu kullandı. Fakat referandumdan hemen sonra söz konusu durumun kişisel arzuların tatmininden öte, sistemin totaliterleştirilmesi olduğu görüldü.
Bu açıdan yapılan bir çalıştırmaya göre referandum sonrasında ‘evet’ oyu verenlerin yüzde yirmilik bir kısmı pişmanlık belirtmişti. Bu geç pişmanlık, Erdoğan-Bahçeli-Perinçek üçlüsünün görülmemiş yakınlaşması ile yerini kaygılara bıraktı. Çünkü bu üç benzemezin sorunları çözmek yerine ülkeyi daha totaliter bir çizgiye götürecekleri kesinleşti.
Bu halde, görünür olmaya çalışan mağdur toplumsal kesimler seslerini daha fazla çıkarmaya başladı. Referandumdan çıkan yarı yarıya oy oranı cesaret için kaldıraç olmaya başladı. OHAL ve KHK’lara yönelik itirazlar Semih ve Nuriye gibi iki devrimcinin omuzlarında yükselse de kamuoyunda darbe girişimi sonrasına göre çok üst düzeyde KHK mağduriyerleri ve mağdur hikâyeleri karikatürize edilerek dolaşıma sokulmaya başlandı. Burjuva pespayeliği olarak piyasalar da totariterleşmeyi el koyma, hukuksuzluk üzerinden okuyarak olumsuz sinyaller vermeye başladı.
AKP-MHP ittifakı yüzde 50’ye yetmiyor
Dış ilişkilerde ise “Kürt anasını görmesin” mantığı Türkiye’yi bir protez kolu, okey terimleri ile söylersek oyunda var olanların biriktirdiği otuz üç sayının ancak “yan ikisi” haline getirdi. Referandumun umut verici sonucu, Kürt karşıtı üzerinden kurulan ittifaka rağmen Kürt siyasetinin bir şekilde var kalması, ekonominin kötüye gitmesi gibi nedenlerden ötürü içerideki baskılara rağmen sessizlik dağıldı. Cılız da olsa çıkan sesler bile kamuoyundaki algıları değiştirmeye başladı. Nitekim bu süreçte yapılan bazı ölçümlere göre AKP-MHP ittifakının yüzde elliye yetmediği teyit edildi.
‘Derinlerin’ medya yüzü olan Perinçek’in canhıraş şekilde siyasi iktidarı savunmaya başlaması, siyasi iktidarın “Atatürk olamayınca Atatürkçü oldu” şeklinde tiye alınabilecek çerçevede Atatürkçü çıkışları, ekonomideki kötü gidişatı ‘dış güçlerin oyunu’na bağlayan paranoyak ruh hali, esasında, siyasi iktidarın bulunduğu mevcut durumdan çıkışsızlığının, politikadan saparak başvurduğu zor ile rıza alma yönteminin kendisini şimdilerde sorunlar karşısında politik argüman üretemeyen pozisyona koymasının bir göstergesidir. Kuşkusuz ki, bir kısmına değinilen sebeplerle, siyasi iktidar ve devlet katındaki ittifaklarından müteşekkil “Gölge Devlet” tüm politik faydalarının en uç marjlarına ulaşmış bulunmaktadır.
Kudüs protestoları nedef zayıf kaldı?
Siyasi iktidar her ne kadar bu sıkışmışlığı aşmak için içeride yaşadığı argüman kayıplarını dışarıda ele geçirmeye çalışsa da bozulan sicili ve içeride kamplar arası iletişimin yok derecesine ulaşması neticesinde ciddi sorunlar yaşamaktadır. Afrin’e saldırı söylemi Kürtleri daha fazla kaybetmesine sebep olurken, Kudüs meselesindeki tavrı ile göbekten bağlı olduğu ve “Hiç olmadığımız kadar yakınız” şeklinde iddialara sahip olduğu ABD ile sorunları derinleşti.
Aynı şekilde Mavi Marmara olayı ve gerçekleşmeyen Gazze ziyareti yerine Yahudi lobilerini ziyaretler, İslamcı cenahta da baş gösteren güvensizliğin kaynaklarındandı. Araştırmalardan çıkan istatistikler tümüyle gerçekliğe işaret etmese de bazı belirgin eğilimleri imlerler. Bu açıdan Türkiye’de güvensizlik tüm çevrelere sirayet etmiş olsa bile “dış tehdit” algısının hala güçlü olduğuna dair belirtiler vardır. Fakat bu oranların ne denli mobilize bir güce dönüşebildiği Kudüs özelinde görülebilir. Siyasi iktidar çağrılı protesto eylemlerinde kitle sayısının az olmasına karşın tepkilerin radikalliğinin yüksek olması ve medyanın bu radikalliğe yoğunlaşması dikkat çekicidir. Kitlenin azlığının sebebinin Trump ve İsrail’in Kudüs hamlesine karşı olmamak değil, protesto çağrısı ile kitle arasındaki bağın zayıflığı ile açıklanabilir.
İyi Parti ve CHP’nin ‘belge’ siyaseti
Araştırmalar ve siyasete etki eden olaylar/olgular nazar alındığında siyasi iktidar ve devlet katındaki “Gölge Devlet” koalisyonunun ciddi zorlanmalar yaşadığı açıktır. AKP’den oluşan boşluğa oynamak yerine MHP ittifakının faydalarını yok etmek üzere kurulan İyi Parti’nin siyaset sahnesine dahiliyeti siyasi iktidarın MHP ittifakının faydasını azaltmaktadır. Siyasi iktidar kendi içerisinde tek kişide temerküz eden güç paylaşımı seyrinin ciddi sorunlar yarattığı eşiğe oturmuştur. Hem yolsuzluklar, ‘derin’ devlet ve MHP ittifakı gibi nedenlerden kaynaklı iç tartışmalar hem de AKP içerisinden alternatif bir oluşum çıkarma arayışları belli bir olgunluğa erişmiş, bu durumlar siyasi iktidarı elinde tutan tek kişinin uykularını kaçıracak vaziyete gelmiştir. Bunların yanı sıra CHP’nin ‘belge’ siyaseti, uzun zamandır paranoyaklaşan siyasi iktidarın siyaset okuyuşunu rasyonel sınırlardan daha fazla dışına çıkarmaktadır.
3Y tersyüz oldu
Siyasi iktidarın çatışma başlatmasının muhatabı olan Kürtler bu konuda direniş ile yani teslim olmayarak siyasi maliyeti yükseltmiştir. Bu maliyet daha önce AKP’ye oy veren Kürtlerin AKP’den uzaklaşması ile artmıştır.
Her biri kendisini on beş yıllık deneyimleriyle besleyen bu zorlanma konuları karşısında siyasi iktidar çeşitli sendelemeler yaşamaktadır. Türkiye, dünyadaki beş kırılgan ekonomiden biri haline gelmiştir. Enflasyon, işsizlik ve kurun aynı anda yükselişi felakete doğru yol alan lokomotif görünümündedir. Felaket lokomotifi her ne kadar halka yüklenen zamlar, vergiler ve borçlanmalar ile toparlanmaya çalışılsa da, Türkiye ekonomisi mülksüzleşme ve içte-dışta ortaya çıkan her gerilimden virüs kapacak zayıf bünye haline gelmiştir. Ekonomideki felaketi besleyen Kürt karşıtlığının coğrafi ölçeğinin genişlemesi siyasi ve ekonomik sonuçlar açığa çıkarmaktadır. Yine AKP’nin kurucu iddiası olan yoksulluk, yolsuzluk, yasaklar (3Y) sloganı zaman içinde ters yüz olmuştur. Bu ters yüz oluş hem kitlesel desteği kaybetmek hem de ideolojik-ahlaki yenilgi anlamına gelmektedir.
Daralan manevra alanı
Tüm bunlardan hareketle, Türkiye’de siyasi aktörlerin alacağı tutum ya ülkeyi daha büyük bir felakete ya da ‘yıldızın parladığı an’a götürecektir. Her bir siyasi aktör geçmişinden getirdiği kabuslar ve bu kabusların güncele etkileri bakımından tercihlerde bulunacaktır. Siyasi iktidar açısından 2014-2015 yılından itibaren kurduğu yeni ittifakta devlet bürokrasisini Ergenekoncu ve ülkücü kliklere teslim etmesi siyaseten manevra alanını daraltmaktadır. Aynı şekilde belediyeleri ve teşkilatları özelinde istifa ettirmeye yönelmiş iktidar pratiğinin yerine zora dayanarak kazanmak isteyen iktidar pratiğinin totaliterleşme hususunda zorunlu yola tabi olduğuna dikkat çekmek gerekir. Bunlarla birlikte çok sayıda olgu siyasi iktidarın alternatif yollar yerine felaket lokomotifinin seyri yönünde yol alacağını göstermektedir.
Bir diğer aktör olan CHP ise uzun süre yönlendirme ve korkaklıkları sebebiyle totaliterleşen siyasi iktidara can suyu vermesine rağmen iktidarın namluları kendisine yüklenince alternatif politik söylemler üretmeye başladı. Fakat toplumsal zeminde iktidar alternatifi olamama konumu hala devam etmektedir. Çünkü Kürt sorunu başta olmak üzere tarihsel ve güncel sorunların çözümünde umut yaratma kudreti ana muhalefette mevcut bulunmamaktadır.
Baskın seçim hamlesi
Hem güncel durum hem toplumsal algıların/önceliklerin değişmeye başlaması hem de iki blok siyasetinin yaşadığı çıkmazlar, üçüncü bir siyasi aktörün alternatif güzergah çizmesine zemin hazırlamaktadır. HDP süreci okuduğu ölçüde bu misyonu gerçekleştirebilir. Herhangi bir kliğe eklemlenmeden üretilecek politik hat, siyaset belirleyici pozisyonunun önünü açacaktır. Nitekim siyasi tarih sıkışmışlık zamanlarında alternatifin sahne alması örnekleri ile doludur. Proleteryanın tarih sahnesine çıkışından tutalım da Yunanistan ve İspanya’da sol hareketlerin güçlenmesine kadar alternatifin siyasette etkileri çok sayıda örneğe ev sahipliği yapmaktadır. Elbette ki tarihsel koşullar hiçbir örnek için aynı olmasa da çerçeveden baktığımızda bu sıkışmışlıklar ulus-devlet, kapitalizmin gelişmişliği ve modern iktidar mantığı ile ilgilidir. Bu açıdan her bir kriz, politik aktörlere çeşitli fırsatlar sunmuştur.
Nihayetinde mevcut siyasi iktidar hem ekonomideki felakete sürükleniş hem de Kürt halkıyla arasında yaşanan kopuş derinleşmesin diye son çıkıştan faydalanmak suretiyle baskın seçimi gündemine alabilir. Zamanlaması ve planlaması doğru yapıldığı ölçüde başarı payı olacak böylesi bir hamle için somut koşullar ve olgular aleyhte işlemeye devam etmektedir. Nitekim kendisi de sıkı bir kapitalist ve ulus devlet formasyonuna sahip olan ana muhalefet ve diğer partiler makro penceredeki sıkışmışlığı görmeyip gündelik siyasal merhaleler üzerinden hamle yapmak suretiyle okumakta ve büyük bir hata yapmaktadır. Bu fasit daireden çıkışın yolu kapitalizm ve ulus devletin krizini ve krizin semptomu olarak beliren sağ-dinsel popülist yükselişi de görerek doğru analizler yapan kazanacaktır.