Demokrasi kavramı ağızlardan düşmüyor, ama Türk halkının önemli bir kesimi bunun ne menem şey olduğunu bilmiyor. Ağırlığı yadsınmayan bir kesim bu meseleyi yalanlar maratonu, politika denilen uğraşı da, ardı arkası gelmeyen hayali vaadleri birbirine halkalama ustalığı olarak biliyor.
Demokrasicilik oynayan kesimlerin en aşağı tabakasını temsil eden AKP, kestirmeden bir gidişle bu meseleyi, “umut dağıt, ve oyalayarak kandır” hesabına dönüştürdü.
TC’de sistemin temelinden değişeceğini vaddediyordu. Anayasa değişecek, hak ve özgürlükler evrensel hukuk temeline oturtulacak, Kürtler de paylarına düşeni alacaklardı. Askerlerin siviller üzerindeki ağırlığı kaldırılarak, Avrupa Birliği ile bütünleşen bir demokratik işleyiş oturtulacaktı.
Mesela, sivil hayattaki askeri baskının ağırlığından bütün kesimler rahatsızdı. İktidar ve yandaşı medya her vesile ile bu rahatsızlığı dile getiriyordu. Dahası, onlara destek veren kesimler, oralıkta bir dalaveranın döndüğünü bile bile övgüler diziyorlardı. Onlara göre AKP iktidarı askerlerin söz ve karar hakkının kısıtlıyor, darbecilere hesap soruyor, bu amaçla adli mekanizmayı işletiyordu. Bunlar alkışlanacak, demokratik hamlelerdi.
Alkışçılar, bütün bu oyunların, Ortadoğu taklacılığı olduğunu biliyorlardı. Bu oyunda hesap sorma yok, darbe içinde darbecilik, altta kalanın ezilmesi vardı.
AKP, aldığı dış destek, yani NATO’nun oluru ile askeri vesayeti çökertme adı altında, kendisine tavır almış generaller ve onlara bağlı subayları tasfiye ediyordu. Eski hamamda tek değişen taslardı. Kurnalar da yeri yerindeydi. AKP, kendisine bağlı yeni bir ordu inşa ediyordu.
Milli Güvenlik Kurulu, askeri harcamalar dokunulmazlığını koruyordu. Medya ve adliyenin yönetimi, askerler adına sivil ağızlara geçmişti, değişiklikse eğer…
Askeri vesayete son verileceği söylemiyle, bir zamanlar baş ve topuk selamına geçmemiş generallerin üstüne yürünürken, Kürdistan’da “faili meçhul cinayet” denilen Kürt kırımını soruşturulacağı söyleniyordu. Ama söylentinin ötesine geçilmedi. Faili meçhuller Kayseri’de jandarma komutanıyken AKP’lilerle takışan Albay Cemal Temizöz ve Cizre’de AKP’ye kazık atmış korucubaşı Kamil Atak’a ufak dokunmalarla sınırlı kaldı. Gerisi aklanıp, paklandı.
 Cinayetler araştırılıyormuş gibi yapılarak, öldürülmüşlerin atıldığı asit kuyuları kapatıldı. Kuyulardan çıkan kemikler hayvanlara ait gösterildi. Toplu mezarların kazımı durduruldu.
Bu güne kadar, havaya savurduğu vaadlerin hiç birini tutmadı, tam tersine neredeyse her ağzın karşısına bir polis dikti, yatak odalarını dikizlemeye aldı, ama zararını da görmedi.
Yargı ve medya emir altı ediliyor, Kürdistan’a azap çektirme adı altında, Faşizm “teklik” unsuruyla kurumlaşıyordu. Kürdistan’a azap Türk toplumu için susturucuydu. Arada bir polis devleti postalının altından ciyaklamaların durulması istisnaydı.
Bazı, Türk aydınlarının “aldatılıp, terk edilmiş” mahalle kızı misali, “ah kara bahtım, vah büyülü hayallerim” demesine bakmayın. Tersine oyları, yani yandaşları arttı.
AKP kandıramadıklarını korkutarak bastırıyor, Kürtlere de sus payı olarak “açılım” sunuyordu. Açılım dedikler ise adı var içi yoktu. Ne olduğunu kimse bilmiyor, ama koşun açılım var sözleri ortalıkta döneniyordu.
Açılımın, Kürdistan ulusal kurtuluş hareketiyle, Oslo’da ikili görüşmeler olduğu sonra anlaşılıyordu. Ama o da, cemaatini dolandırmaya çıkmış sahte imam hesabıydı.
Çünkü, daha sonra açığa çıkan tutanakların içeriğinden anlaşıldığına göre, Türk tarafı, muhatabını gördüğü an, gırtlağına hıçkırık yapışmış pum kuşu gibi aynı tekrarla, “ne zaman silahları getirip, teslim edeceksiniz?” diye soruyordu.
Kürdistan isyanını doğuran sebepler yok, o sebeplerin doğurduğu silahların teslimat meselesi vardı. Gerillalar, tüfeklerini getirip törensellikle Türk askerlerine teslim edecek, kendileri Türk adaletinin kucağına atılıp, cezaevini boylayacak mesele bitecekti.
Hatta, görüşmeciler öylesine Kürt aşığı, gerilla düşünüydü ki, “yazık” diyorlardı, “bir an önce silahları bırakın, dağdakiler üşümesin.”
Kürtleri kandıramayacaklarını anlayınca görüşme masasından kalktılar. Öldüre öldüre bitirmeye hız verip, sivilleri tutuklamaya başladılar.
Bunun da çıkmaz olduğunu bir kere daha gördüler. Adalet Bakanı elleri altında esir ve aylardan beri haber alınamayan Abdullah Öcalan’ın yeni görüşmelerde muhatap alınabileceğini söylüyor.
Neresinden bakılırsa bakılsın, AKP’nin Kürdistan meselesini kavrama yeteneği gelişmedi henüz. Kafaları, bu sorunu algılayıp, almıyor. Anlayamadıkları için de, Anayasa değişikliğini de içeren çözüm formülü yok, gündemlerinde.
Fakat, işgal gücü olarak da Kürdistan’da tutunmalarının artık imkansız olduğunu gördüler. Bükemedikleri eli okşayarak bir şeyleri kurtarmaya bakıyorlar şimdi. Tutunma ve Recep Tayyip’in Cumhurbaşkanlığına sıçramasını sağlama hamlesi…
Oysa oyalama, kandırmaya kalkışma çözüm değildir. Çözümün birinci şartı dürüstlüktür. Kimsenin umudunu kırmak istemem, ama muhtaç olunan dürüstlük bunlardan uzak…