
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, içinde bulunduğumuz tarihi dönemde, kadını, çocuğu, genci, yaşlısı her kesimiyle mücadeleye yüklenmek ve sonuç almayı hedeflemek dışında yolları olmadığını söyledi.
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Fethullah Gülen Cemaati’nin Kürt sorununun çözümsüzlüğü konusundaki rolü, olası vekil operasyonu, Batı Kürdistan’daki gelişmeler ve tekrar gündeme getirilen görüşmelerin yeniden başlayacağı konularında ANF’nin sorularını yanıtladı.
Türk basını sıkça Batı Kürdistan’daki PKK varlığından söz ediyor. Kürt halkının gerçekleştirdiği büyük gösterileri ve gençlerin kimi uygulamaları buna gerekçe olarak gösteriliyor. İleri sürülen bu haberlerin doğruluk payı var mı?
Bir süreden bu yana bu konu hem AKP hükümeti hem de Türk basını tarafından oldukça çarpıtılarak ve kamuoyu yanıltılarak, yansıtılmaktadır. Oysa işin gerçeği farklı. Herkes biliyor ki, AKP iktidarı Suriye muhalefetini desteklemektedir. Hatta silahlı kanadı desteklediği ve silahlandırdığı yönünde ciddi kanıtlar söz konusudur. Zaten silahlı güçler daha çok Türkiye’nin sağladığı desteğe dayanarak ayakta durmaktadırlar. Şimdi AKP hükümeti bunu yaparken, Suriye’nin de karşılığında olası bir faaliyette bulunmaması için ciddi bir tehdit temelinde gizli bir sözleşme yaptığı anlaşılıyor. Yani şu denilmiştir “eğer siz PKK’yi desteklerseniz, biz o zaman müdahale eder ve her türlü yönelimi yaparak, iktidarınızı yıkarız”. Bu denli bir tehdidin yapıldığını, dolayısıyla da Suriye’nin Kürtlerden yana kendisini ileri ilişkilere kapattığını açıklıkla belirtiyorum.
Belirttiğiniz bu ilişki ağı içerisinde Suriye’nin konumu nedir?
Suriye, kendi politikası gereği Suriye’de yaşayan Kürtleri doğrudan hedeflemek istememektedir. Özellikle muhaliflere karşı bastırma hareketini yürütürken, Kürtleri aynı dozajda hedeflemeyen bir politika yürütmektedir. Aslında Suriye devletinin bu politikası önceden de vardı. 2003’e kadar da bu politikayı yürütüyordu. Fakat 2003’ten son yıllara kadar bu politikasını değiştirdi ama bu olayların gelişmesiyle birlikte eski politikasına döndü. Yani yaptığı budur. Bunun dışında PKK’nin özel olarak Suriye ile bahsettikleri gibi ne bir ilişkisi, ne de bir ittifakı vardır. Böyle bir durum söz konusu değildir.
Sorunuza tekrardan dönecek olursam; şimdi Batı Kürdistan’da PKK yoktur. Kürt halkı diğer parçalarda olduğu gibi Batı parçasında da Önder Apo’ya sahip çıkmaktadır. Suriye Kürtlerinin kendi partileri; sistemleri vardır. Biz onları destekliyoruz. Bu desteğimiz siyasi bir destektir ve birlik olmaları temelinde onları destekliyoruz; birlik olmalarını teşvik ediyoruz. Yani bu anlamda biz Batı Kürdistan’daki halkımızla dayanışma içinde oluruz, onların arkasında da dururuz, onların kendi meşru hakları olan “Demokratik Suriye ve Özerk Kürdistan” perspektifi temelindeki mücadelesini destekleriz ve destekliyoruz. Fakat bizim orada bir varlığımız yoktur. Orada bizim bizzat yürüttüğümüz herhangi bir askeri veya siyasi bir faaliyetimiz yoktur. Sözünü ettikleri PYD gerçekliği Suriye çapında ve Batı Kürdistan’da çalışma yürüten, oranın kendi zeminine dayalı bir yapılanmadır. Biz sadece PYD’nin değil oradaki tüm partilerin başarısı için destekçi oluruz. Biz halkımızın o parçada yürüttüğü haklı özgürlük mücadelesini elbette destekleriz. Biz Suriye’nin demokratik bir ülke olmasını istiyoruz; bu demokratik Suriye’de Kürt halkının da Demokratik Özerklik çerçevesinde kendi haklarına kavuşması için gereken desteği sunarız. Bizim politikamız bu kadar net ve açıktır.
Son dönemlerde Gülen Cemaati’nin basın-yayın organları hareketinize karşıt olan yayın çizgilerini daha da keskinleştirmiş durumda. Gülen Cemaati’nin size karşı politikasında bir değişiklik mi var? Bu konudaki değerlendirmenizi alabilir miyiz?
Gülen Cemaati’nin bilinen basın-yayın organlarında bize karşı artan düzeyde bir saldırganlığın geliştiği doğrudur. Bu yeni politik tutum mudur, farklı bir şey midir, orasını bilemem. Ama bu Cemaat milliyetçi ve çıkarcıdır.
Kürt sorunu, Türkiye’nin en temel ve ciddi bir sorunudur. Ancak Gülen Cemaati AKP ile arasındaki hesaplaşmada bu sorunu kullanmaya çalıştı. AKP’yi zorlamak, işte ona yakın olan MİT’i ve MİT Müsteşarı’nı etkisiz kılmak için Oslo görüşmelerini deşifre etti ve sonra da yargı konusu yaptı. Halbuki Oslo görüşmeleri, bir uluslararası kuruluşun gözetiminde her iki tarafın da gizlilik sözü vermesi temelinde sürdürülen bir diyalog süreciydi. Bu diyalog süreci, her ne kadar tıkanmış ve başarısız olmuş olsa da, burada önemli olan Cemaat’in her şeyi kendi çıkarı çerçevesinde ele almasıdır. Eğer gerçekten Türkiye’nin temel sorunlarına karşı duyarlı olsaydı, bu sorunu böyle deşifre edip AKP’ye karşı bir hamle yapmada koz olarak kullanmazdı.
Abant platformlarında Kürt sorununu diyalogla çözmekten yana bir görüntü çizdiler. Aslında bunların hepsi sahtedir; Kürt sorununu çözme değil, Kürtleri kendine tabi kılma, teslim alma çabalarıdır. Esas doğrultusunun bu olduğu şimdi daha net olarak anlaşılmaktadır. Bu cemaatin Kürt sorununa karşı duruşu ciddi değildir. Kamufle edilmiş bir sömürgeci zihniyeti içermektedir. Duruşunun özü budur. Güya Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye ya da marjinalize ederek, yerine de sahte bazı önderlikler geliştirme hesabını gütmektedir. Halbuki Kürt Özgürlük Hareketi’nin dayandığı milyonlar vardır; güçlü bir temeli vardır. Bu hareketin tasfiyesini hedeflemek ancak çok çetin bir savaşla, bir katliamla mümkün olabilir. Böyle bir yöntemin de, şimdiye kadar ki uygulamalarla sonuç alamadığı ortadadır. Artık bu aşamaları geçmiş bulunuyoruz. Bugün Kürt halkı ve Özgürlük Hareketi her açıdan kendini savunabilecek bir düzeye gelmiş bulunmaktadır. Buna rağmen bu imhacı çizgiyi dayatmak, kan dökmek ve katliam zihniyetinden başka bir şey değil.
Bir ara bize, Cemaat’in sorunu çözmekten yana olduğu, AKP’nin engel olduğu, kendilerinin sorunu çözmeye dönük bazı çabaları sergileyecekleri vb. türünden bir takım mesajlar dolaylı da olsa ulaştı. Ama esası öyle değildir. Esası belirleyen, daha çok güncel çıkarlarıdır. Bu çıkarları gereği de bu son dönemde bize karşı daha çığırtkan, daha saldırgan ve daha çok karalamaya dönük bir çaba içerisine girmişlerdir. Bakalım sonucu nereye varacak.
Peki, Gülen Cemaati ile AKP arasındaki çelişki soğutuldu mu? Yoksa önümüzdeki süreçte devam mı edecek?
Bence Gülen Cemaati’yle AKP arasındaki çelişki ve çatışma kamuoyu önünde soğutulmuş olabilir ama esas olarak bu çelişki ve çatışma derinleşerek devam edecektir. Belki bu çatışma doğrudan ve cepheden bir çatışma biçiminde gelişmeyecek. Daha farklı yöntemlerle her iki taraf birbirlerinin etki sahasını daraltmaya dönük çabalar sergileyeceklerdir. Çatışma daha çok bu biçimde gelişecektir.
Şimdiye kadar AKP’nin, daha doğrusu Erdoğan’ın Fethullah Gülen Cemaati’ne fazlasıyla ihtiyacı vardı. Özellikle ordu vesayetini geriletme, yine ordudan yana kendisine karşı düşünülen suikastları açığa çıkarma vb. konularda Fethullah Gülen’in de bir hayli çabası oldu. AKP’ye katkısı oldu. Fakat şimdi AKP daha güçlü. Ordunun vesayeti geriletilmiş durumda. Onun yerine Fethullah Gülen Cemaati, Yeşil Ergenekon biçiminde örgütlenmiş ve kendi sistemini geçirmek istemektedir. Yani tıpkı Ergenekon gibi ama daha örgütlü, hatta ileri düzeyde bile kendini örgütlemiş bir sistemi söz konusu ve bu sistemin devleti yönlendirmesini şuanda pratikleştirme sürecine girmiş bulunmaktadır. Erdoğan buna ne kadar göz yumar, ne kadar hazmeder, bilemiyorum ama kanımca özellikle yargıda ve polisteki etkisini sınırlamaya dönük adım adım bazı hamleler yapacaktır. Bu anlamda da bu çelişki ve çatışmanın durmayıp, tersine daha da etkili bir biçimde sürme ihtimali yüksektir.
İleriki süreçlerde bir takım yönelimlerin bu anlamda olması yüksek bir olasılıktır ama Gülen Cemaati’nin devlet içindeki mevcut gücü de küçümsenecek bir güç değildir. Yani Türkiye basını bu konuları tartışıyor ama ya bilerek ya da bilmeyerek Cemaat’in gücünü görmezden gelme ya da etkisini göstermeme gibi bir hava söz konusu. Fakat Gülen Cemaati devlet içerisinde çok etkili bir biçimde örgütlenmiştir. Dolayısıyla öyle AKP’nin birden bire dıştalayacağı, tasfiye edeceği bir durumu söz konusu değildir. Fakat kendine dokunan yerlerde dengeyi sağlayabilir, bazı yerlerde kadrolarını daha pasif görevlere getirebilir, bu anlamda hem uzlaşı, hem çelişki, hem de çatışma biçiminde bir ilişki durumunu sürdüreceğinden bahsetmek mümkündür.
Tabii bahsettiğim bu uzlaşma, çelişki ve çatışmaların en iğrenç yanı, bu konularda Kürt sorununu birbirlerine karşı kullanmalarıdır. Halbuki Kürt sorunu Türkiye’nin temel bir sorunudur; ciddi bir sorundur. Bu konuda birbirine karşı hamlelerin yapılıyor olması tehlikelidir. Her bir taraf daha fazla milliyetçi olduğunu, bu sorunu daha fazla çözmede -daha doğrusu tasfiye etmede- ehil olduğunu gösterme çabası içerisine girmişlerdir. Örneğin KCK adı altında yürütülen Siyasi Soykırım Davası. Bu, aslında Gülen Cemaati’nin bir projesi olarak hükümete sunulan ve hükümet tarafından da kabul edilerek ortaklaşılan, Kürt siyasetine karşı yapılmış bir saldırıdır. Bir taraftan diyalog sürdürülürken, diğer taraftan da diyalog sürecine bir hançer gibi bu operasyonlar sokulmuştur. Diyalog sürecinin sonuçsuz kalmasının bir boyutu da budur.
Nihayetinde hem AKP hem de Gülen Cemaati özünde milliyetçilikte derinleşen ve giderek ırkçı politikalara doğru yönelim gösteren bir doğrultuya girmiş bulunuyorlar. Bu güçler iktidarda etkinlik kazandıkça daha fazla otoriter, daha fazla milliyetçi bir eksene doğru ağırlık oluşturdular.
Şimdi AKP iktidarı arkasına 28 Şubat’la birlikte gelişen milliyetçilik dalgasının gücünü de alarak, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı topyekun bir savaşı sonuca götürme hevesi içerisindedir. Fethullah Gülen Cemaati de bunu daha fazla kamçılamaktadır. Frenleme değil, o da kendine göre var olan diyalog sürecini deşifre ederek, bir biçimde engelleyerek, aslında aynı doğrultuya güç vermiş olmaktadır. Bu nedenle aslında sadece Doğan Güreş, Tansu Çiller, Mehmet Ağar dönemini takip etme değil, hatta onu aşan düzeyde bir ezici-sömürgeci uygulamayla sonuç alma tutumu ortaya çıkmış olmaktadır.
Tıpkı ‘94’deki gibi, Kürt parlamenterlerine yönelme ihtimalleri de var mı?
Evet. Tıpkı ‘94 Martı’nda yapıldığı gibi bu sürecin parlamenterlere kadar uzanacağı yönünde belirtiler vardır. BDP Van milletvekili Kemal Aktaş’ın durumunun bu temelde gündeme getirilmesi söz konusudur. Sorun, sadece Sayın Kemal Aktaş’ın sorunu değildir. Ortada bir politika sorunu vardır. Eğer Kemal Aktaş’ın milletvekilliği düşürülürse, peşi sıra en azından yedi-sekiz kişinin daha ceza alma olasılığı var. Onlarınınkinin de düşme durumu gündeme gelecek ve bunun bir politika olduğu bu biçimde netleşmiş olacaktır. Yani bu bir politikadır. O zaman sadece Çiller döneminin farklı bir biçimde uygulanması değil, onu aşan bir düzeyde bir uygulama olduğu da görülmüş olacaktır. Bu açıdan, Kemal Aktaş’ın parlamenterlik durumu çok önemlidir. Yani eğer AKP öyle bir yönelime girerse topyekun savaşı çok daha kapsamlılaştıracağı ve bunu sadece PKK ve KCK ile sınırlı tutmayıp, tümden Kürt siyasetini de hedefleyeceği, daha açık bir soykırım biçiminde gelişeceği daha da netleşmiş olur.
Bu olasılık var mıdır?
Evet vardır. Yani Kürt siyaseti tüm Kürt yurtseverleri böyle bir duruma hazırlıklı olmalıdırlar. Halkımıza karşı topyekun bir savaşı başlatmış bulunan AKP zihniyetine göre bu uygundur; bunu yapması mümkündür. Şimdi Kürdistan halkına karşı topyekun bir savaş durumu söz konusudur ama böyle bir uygulama bu savaşın herkesi kapsayacak ve çılgınlık düzeyine tırmandırılması anlamına gelecektir.
Hükümetin baharla birlikte bazı adımlar atabileceği ve yeni bir sürecin gelişebileceği öne sürülüyor. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
Böyle bir şey söz konusu değil. AKP ve Türk devletinin Kürt sorununda yeni bir süreci başlatması için bir kere yeni bir karar alması gerekir. Oslo ve İmralı görüşmelerine kadar giden sürecin başarıya gitmemesinin temel nedeni neydi? AKP hükümetinin gerçek anlamda sorunu çözmeye dönük bir kararının olmamasıydı. Evet, açıkça söylüyorum, AKP hükümeti şimdiye kadar Kürt sorununu çözme konusunda bir karara sahip olmamıştır. O, Kürt sorununu çözmeyi değil, hep Kürtleri bir biçimde oyalayarak ve zayıflatarak, tasfiyeyi hedeflemiştir. Şimdi bu konuda başarısızlığa uğradı. Özellikle Önder Apo’nun 27 Temmuz’da almış olduğu tutum ile halkımızın, Kürt siyasetinin ve kahraman gerillanın direnişi AKP hükümetinin bu politikasını sonuçsuz bırakmıştır. Yani PKK’nin öyle bir takım manevralarla tasfiye edilemeyeceği, herhangi bir biçimde dıştalanamayacağı açıkça ortaya çıkmıştır. Bu gerçeği görmeleri temelinde yeni bir karar alırlarsa yeni bir süreç mümkün olabilir. Yoksa mevcut zihniyetle yeni bir sürecin gelişmesinin mümkünatı yoktur.
Diğer önemli bir durum da Önder Apo’nun dünyayla ilişkisi kesilerek, İmralı’da tutulup, başka muhatapların aranması da beyhude bir çabadır. Bunun büyük bir yanılgı olduğunu önümüzdeki yakın süreç herkese gösterecektir. Çözüm isteniliyorsa tek çözüm yolu vardır; Önder Apo şartlarını söylemiştir. Sağlık, güvenlik ve özgürlük koşulları olmadan sorunun çözümü mümkün değildir. Artık bu böyle gelişecektir. Bunu yapmayıp da, yerine başka şeylerin dayatılmasının bizim tarafımızdan kabul edilmesi asla ve asla mümkün değildir. Bunu herkesin bilmesi lazım.
Bir de Kürt halkını beklentiye sokmak, var olan enerjisini-mücadele gücünü zayıflatmak için “görüşmeler olacak, sorun çözülecek” türünden senaryolar sürekli üretilmektedir. Böyle bir şey söz konusu değildir. Bu tür senaryoların amacı, güçlerimizin kararlılıkla ve kesin bir biçimde mücadeleye kilitlenmesini önlemektir.
Ortada herhangi bir görüşme durumu yoktur. Görüşme olasılığı da bu koşullarda yoktur. Tek şey vardır; direnerek, kendimizi kabul ettirmek, yenilmezliğimizi ortaya koymak ve bu temelde Kürt sorununu çözmek. Bunun için de kadını, çocuğu, genci, yaşlısı her kesimi bütün toplumsal kesimleri bu dönemde mücadeleye yönelmeli, mücadeleye yüklenmeli ve bu temelde Kürt sorununu bu tarihi dönemde çözmeyi önüne koyarak, sonuç almayı hedeflemeliyiz. Bizim için tek yol budur. Mevcut durumda bırakılmış herhangi başka bir yol yoktur. Hiç kimse yalan-dolana inanmasın. Psikolojik savaş çarpıtmalarına dayanarak, kimse beklentiye girmesin. Dönem, bir ulusal direniş dönemidir, bir topyekun mücadele dönemidir ve bu biçimde süreç gelişecektir.
DENİZ KENDAL/GÜLİSTAN TARA - ANF/BEHDİNAN