
Arkadaşlarımız geliyor uzaklardan. Haliyle bir küçük çevre turu, ardından yeni mekanı çevreleyen eski tarih merakı... Müzeler seçiliyor, etraflıca inceleniyor ve kararlar veriliyor. Gidip görelim...
Görelim bakalım diyoruz ve yıl içinde meraklı sayısı on milyonları bulan kalabalığın arasına yazılıyoruz.
Çok değil 5-6 bin yıllık tarih bekliyor bizi. Bazı mekanlarda 10 bin yıla çıkıyor, varlığımızın geçmişten gelen gölgesinin yaşı. Dokunmak yasak diyorlar, aldığımız kültür gereği yasakları alt ediyor, dokunuyoruz gizli gizli. Meraklıyız. Bir şey hissettirmesini bekliyoruz o yavan taşların. Kapalı müzelerde camlar arasına sıkıştırılmış ve her sene abartısız milyonlarca insanın gelip gördüğü bir ataların atasının atasının atası... tarihi... Müzeden çıktığımızda abartısız o kaç bin yıllık tarih omuzlarımıza tünemiş, kendinden çok bin yıl sonra inşa edilen daracık taş sokaklardan sağa sola savruluyoruz. Avrupa yaşayan bir müze. Daha çok Ortaçağ hikayeleri varsa da, orada burada ilk insanlardan kalıntılar da çıkıyor karşımıza.
Müzelerde gencecik çalışanlar, kendi bölgelerinin geçmişini hap gibi yutmuşlar, hızlı hızlı anlatıyorlar, çünkü anlatacak daha bir sürü hikayeleri var. Bir de “ben olsaydım…” diye başlayan cümleler kuruyorlar: “Falan tepeye çıkardım, oradan tüm vadiyi görmek mümkün, bir uçtan bir uca...” Kendimizi onun yerine koyup çıkıyoruz tepeye. Bu bölgenin neredeyse çıkılabilen tek tepesi! Gerisi düzlük ama tarih yokuş aşağı, yokuş yukarı daima. Biz ki ne efsanevi dağların, tepelerin ve tarih boyunca akan suların çocuklarıyız. Eh diyoruz, bunlar bu yüz adımlık tepeyle övünüyorlar, hiçbir şeyimiz yoksa dağlarımız var, niye bal kaymak değil bizim için?
Sahi, niye değil?
Dilim döndüğünce bizim oralara ait daha kallavi bir tarihten söz ediyorum. ’12 bin yıl’ diyorum, gözleri büyüyor. ‘Yaşıyor o kent’ diyorum, elleri telefonlarında bir daha isim soruyor, arıyor, buluyorlar sonra.
Ama, ama yıkılıyor mu burası şimdi?
Aaa evet, dinamitle patlatıyorlar mağaraları, çok eskimiş zaar, yıkıp yenisini yapacak Toki! 12 bin yıl mağaralar konuşmuş, şimdi baraj manzaralı, kumundan demirinden çalınmış modern Toki evleri konuşacak. Normal, diyorum. Onlar bana “kadın kesin manyak” diye bakıyor....
Manyaklık az kalır burada... Hep birlikte çıldırma eşiğini geçip başka bir boyutta yaşayan yöre halkı için manyaklık en az 12 bin yıl önceki bir sade sıfat. Akıl mantık alıp başını göçmüşken, kalanla idare etmeye meyilli halkın daha fazla çıldırma yetisi de yok olmuştur bu sayede. Hatırlarım, her defasında “bundan daha kötü ne gelebilir bir insanın başına” dediklerimiz, di-li geçmiş zaman ritüeli artık. “Bir yiğit gurbete düşse/ gör başına neler gelir”... Daha ne gelebilir/ daha ne olabilir?
12 bin yıllık tarih dinamitlerle yıkılabilirdi mesela, o oluyor şimdilerde...
Elden ele geçmiş bir kıymetli taş Hasankeyf. Bir hırsızdan bir hırsıza geçip durmuş. Her el değiştirdiğinde biraz daha yontulmuş, kalabalıklaşmış. Neolitik çağın damarları pek esnememiş ama. Onca savaşlar, yıkımlar olmuş, kimse bu antik yerleşim yerini yıkıp, 2 oda bi salon çalışalım, şık durur, yakışır zamana dememiş.
Şu tarihin her günahını yüklemeyi alışkanlık edindiğimiz Bizanslılar bile ellememiş. Aksine 2 kale inşa etmiş, Sasanilere karşı korumuş kenti. Sonra Süryaniler gelmiş, piskoposluk merkezi ilan etmiş bölgeyi. Ağır bir dini anlam yüklemişler kendilerinden önceki tarihe. Sonra İslam dayanmış kapıya... Şöyle bir 200 yıl kalmışlar bölgede. Hoop ardından Artuklular... Onlar da bu antik ve mistik güzelliğe kıymamış, seni şehirlerin şahı yapacağız diyerek, başkent ilan etmişler! Vikiabla der ki, Hasankeyf’in altın yıllarıdır bu zamanlar. İmar çalışmaları başlamış ve kasabadan şehre atlamış Hasankeyf. Sürmüş mü bu altın güzellik, bir yere kadar... Çok uzaklarda Moğollar istilacı ruhla önüne çıkan her yeri yok ederek geliyormuş. Gelmiş dayanmış kapısına Hasankeyf’in. Yakıp yıkmışlar, harabeye çevirmişler. Toki ruhu Moğollardan kalma olabilir. Önemli kanıtlar var bu konuda... Mesela çala çocuk hep beraber at sırtında uzaklardan gelip her yeri yurt edinme sevdasında olan Moğollar, aslında sonra ne yapacaklarını pek bilemezlermiş. Bağdat’ı yakıp yıkmışlar, Hasankeyf mi kurtulur ellerinden! Avrupa zor kurtarmış kendini. Viyana kapısını çetin cevizden yapmışlar ki, bu taraftan kim gitse kapıdan öte geçemezmiş. Moğollar da o kapının önünde beklemiş beklemiş, geri de dönememiş, çünkü hesapsızlar ve göçebe ruhu asla geri dönmez, Mısır Memlukleri gelmiş o sırada, bükmüşler bileğini Moğolların. Neyse...
Hasankeyf’i anlatıyorduk...
Osmanlı mosmanlı derken orasından burasından tırtıklana tırtıklana bugünlere kadar gelmiş. Ama en az Moğollar kadar hesapsız ve neyi niye yaptığını bilmeyenler tarafından şimdi hepten yok ediliyor. Hiç ellenmemiş, kurcalanmamış ya, dinamitlerle patlatılan yerlerde büyük altın küpleri bulunacağı varsayılıyor. Dış borç, iç borç Hasankeyf’in 12 bin yaşından patlatıla patlatıla çıkarılacak cevherle kapatılacak sanılıyor...
Moğol sürüsü falan derler hikayeci tarih anlatımında. Gelmişler, yıkmışlar ve gitmişler... Ruhları Anadolu’nun bağrında bir hançer gibi saplanmış tabi. Bir gün kıpırdayacak yeniden ayağa kalkacak ve musallat olacak... O bir gün, bugünkü gün anlayacağınız.
Geçenlerde eve yakın bir ormanda yürüyorduk. Ağaçların seyreldiği yerde karşımıza bir mozole çıktı. Üzerinde Latince bir yazı. Kapısı sımsıkı kapatılmış. İçerde üç beş tahta oturak, bir papaz kürsüsü...
Kimindir, neyindir derken öğrendik. Devrim karşıtlarından 200’ü aşkın insan biraz ötedeki bir alanda öldürülmüş... Devrim için her şey mubah! Hak yolu, devrim yolu! Halk yolu da öyle... Bir başka süper yıkım materyali bulunana kadar en azından... Pek müzelik bir hali yok ama devasa bir mozole işte... Ziyaretçisi de yok, ziyarete açık tarafı da...
Dev kapının üstünde HIC CECIDERUNT yazılı. “Burada öldüler” ya da “...öldürüldüler”
TOKİ tarihe el atmışken, dev bir mozole yapmasını teşvik etmeliyiz. Tarih yaşananları kaydetmeyi sever ne de olsa. Yazı elbette Latince olmayacak, muhtemelen Arapça ve Türkçe:
“Geldiler, yıktılar, yaktılar ve burada öldürüldüler”
Şık bi şey di mi, ne dersiniz?