Yeni gösterime giren filmler, yeni çıkan kitaplar, tiyatro oyunları. Bütün gündelik sorunlardan alıp uzaklaştıracak, içini gül bahçesine çevirecek bir melodiye kendini bırakmak. Bu gazetede sanatla ilgili yazılar yazma teklifi geldiğinde bunu seve seve kabul etmiştim. Hem bir parçası olduğum sanatsal ve kültürel üretimin yaşadığı sorunları paylaşabileceğim, tartışabileceğim ve bunu geniş bir okuyucu kitlesine ulaştırabileceğim bir olanağa kavuşmuş olmak hem de sorunlar dışında okuduğum ve dimağımda derin izler bırakan bir şiiri, bir filmin ben de bıraktıklarını, beni alıp götürdüğü yerleri okuyucuya da aktarmak çok güzel birşey olacaktı benim için. Bir süre gerçekten bu köşedeki yazılarımı bu minvalde götürebildim. Bu yazılarla ilgili olumlu, olumsuz tepkiler paylaşımlar aldım. Bu tepkiler hem yazma serüvenimde hem de sanatla kurduğum ilişkide bana yol gösterici ufuk açıcı oldu. 

Ancak ne yazık ki nerdeyse bir yıla yakındır yazılarım bu çizginin dışına çıktı, çıkmak zorunda kaldı. Bu kadar ağır acıların yaşandığı, bu kadar katliamın, vahşetin, insanlık dışı yaşam dayatmalarının yaşandığı bir süreçte ne bir film izleyebilecek, ne bir kitap okuyacak takati bulamıyor insan kendinde. Bu takati bulsan bile bu sanat eserlerinde yakaladığın güzellikleri paylaşmak aç kalmış insanlar karşısında yaşadığın bir sofra ziyafetini paylaşmak gibi bir suçluluk hissettiriyor. Peki bir yazarın, bir sanatçının böyle bir ruh haline girmesi doğru mudur, hatta daha ileriye gidip sorarsak böyle bir hakkı var mıdır. Topluma karşı moral verme, yaşama ve direnme enerjisi için yardım ve yataklık etme görevi bulunan bir yazarın bir sanatçının zaman zaman böyle bir ruh haline savrulsa bile bir bütün kendini salma ve umutsuzluk yaratacak bir ruh halini yansıtma hakkı yoktur. 

Bu hafta Edip Cansever ile ilgili yazmayı düşünmüştüm. En dara düştüğüm dönemlerde şiirlerindeki umuda sarıldığım, dizelerindeki direnişe sığındığım bir şairdir Edip Cansever.  Ancak ne yazık ki hemen yanı başımda Kürtlere ait kültürel ve sanatsal değere yapılan yeni saldırılar beni yine sanatsal içerikli bir yazı yazmaktan mahrum bıraktı. Diyarbakır Büyük Şehir Belediyesi önündeki Asur kültürüne ait “insan başlı aslan heykelleri” kaldırıldı. Yine Kayapınar Belediyesi Rojava Parkı’nda Roboskî’de vahşice katledilen 34 insanımız için yapılan “Roboskî” heykeli kepçelerle parçalanarak yerinden söküldü.  Heykellere, bu heykellerin temsil ettiği hafıza, kültür ve sanata dair böylesi bir saldırıya yakın zamanda nerede şahitlik etmiştik? Suriye’nin antik kenti Palmira’da. Palmira da özellikle Asuri halkının büyük bir tarihi ve kültürel mirası olan heykeller altlarına bombalar yerleştirilerek paramparça edilmişti. Peki bu insalık mirasına büyük bir düşmanlık olan bu saldırıyı kim gerçekleşmişti? Kaçırdığı insanların kafasını kesen, insanları diri diri yakan, kaçırdığı kadınları köle pazarlarında satan DAİŞ denen vahşet kültürünün temsilcileri. İşte Türkiye’deki siyasi iktidar ve devlet erki bu siyasal kültürle ortak refleks ve uygulamaların sahibi olan bir güç haline gelmiştir. 

Yine de Edip Cansever’in birkaç dizesiyle bitirmek istiyorum yazımı:

Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar / Ve dağılmış pazar yerlerine memleket / Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile/ Gelse de / Öyle sürekli değil / Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün / Gülemiyorsun ya/ Gülmek

Bir halk gülüyorsa gülmektir.