
Bu devirde kaç insan yazılmayı hak etmiştir? Toplumda iyi, doğru ve güzel kabul edilmiş değerlere göre kaçı anılmayı hak etmiştir acaba? Hak etmek her şeyden önce yaşama hakkını vermektir. Hak eden olmak kutsallaşmaya en yakın durmaktır. İlahi adalet denilen şey herkese hak edilenin verilmiş olması değil midir? Bunun içindir ki hak etmek hem Hak’tır hem kutsal kabul edilmişlerin bedelidir. Hak eden olmak kutsallaşmaya doğru yol almak onun geleneğine dahil olmaktır. Hak eden, adına yemin edilendir. Aslında budur bizi bir birimizden farklı kılan. Yoksa insanlar arasında ayrım yapmak insanları tasnif ederek her birine bir mekan bulmak değil gayemiz.
Neden tarihin tüm devrim süreçlerinde çoğunluk genelde sıradan, az sayıdaki insansa fırtınalar kopartacak kadar dövüşendir hiç düşündünüz mü? Hak ve hakikat için insanlık gerçeğimiz halen de çoğun bilmesi ile değil az sayıdakilerin bilip yaşaması çirkine savaş açması, çoğunsa zamanla inanarak katılması ile yol almaktadır. Tabi ki başta böyle değildi insanlığımız. Aza mahkum edilmiş olmak sadece malda ve mülkte değildir. Aslında aza mahkumiyet evvelde insanı bilmekten uzaklaştırmakla başlatılmıştır. İnsanların az bilmeye mahkum edildikten sonra az bilmeyi bir şey sanması desturuna karşı tanrısal yasa tam da şöyle der “Andolsun biz size hakkı getirdik, fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.” Bir başka yerde de “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Hak’ın yolundan saptırırlar.” Bu tanrı sözü oldukça tuhaf ama bir o kadar da çarpıcı bir uyarı ve aynı zamanda irade olmak için gidilmesi gereken yönü de hatırlatan bir doğrudur. Az bilerek yaşadığını yaşam sanma mahkumiyeti bittiğinde hayat gerçek manasında bayram olacak, dünyamızsa cennet.
Hak edenler bugün de çoğunluğun hoşlandıklarından hoşlanmayanlardır. Çoğunluğun yaşadıklarını yaşamdan saymayanlardır. Bu bağlamda hak edenden olmak sıradan olmayı aşmak, sıradanlığın günümüzde çelik gibi sertleşmiş zırhını parçalayarak hakkı bilenlerin safına katılmaktır. Hep yeni olanı aramak ve her kesin yaşamaya cesaret edemediğinin peşinde yorulmadan, bıkıp usanmadan koşmaktır.
Yürek bilinçle buluştuğunda
Bu mecraya girmek zamana hakim sıradanlığı aşmaya başlamaktır. Bu başlangıcın kendisi bile büyük savaşa girme yürekliliğini göstermektir. Yürek bilinçle buluştuğunda, kişi bu büyük savaşın en önce kendisini hapsine almış sıradanlığa karşı başladığını fark etmiştir. Hak eden, bu anın girilmesi gereken yolla girildiğinin idrakine erendir. Yola girilmiş, yürüyüş başlamışsa her türlü zorluğu aşmaya yemin edendir. Hak eden nereye gideceğini bilen alimdir. Varılacak noktaya kaç zaman içinde varacağını kestiren bilgedir. Dümen elinde ne fırtınalar ne dibe çekmek isteyen girdapları engel görmeyen militandır. Bu saatten sonra yaşamını bu fırtınalara ve girdaplara karşı vereceği kavga içinde şekillendiren savaşçıdır. Şayet yoksa bir fırtına kendi fırtınasını kopartan, uzağındaysa girdapların yaklaşmaktan korkmayan kahramandır. Bunun böylesine zor olduğunu bile bile bu kavgayı göğüslemeyi bilendir hak eden. Bu kavganın sonunda senden, benden, hepimizden çalınmış olanı hep birlikte elde edeceğimize iman etmiş mümindir. Yaptıkları ve yaşadıkları kutsaldır. Paylaştıkça çoğaltan, yaşadıkça gençleşen, kavga ettikçe barıştırandır. Uzaklaştıkça yakınlaşan, ayrıldıkça kavuşan, mesafe koydukça hakla buluşandır hak eden. Öldü diye bildiğimiz anda yaşamın yepyeni bir hali içinde karşımızda gülümseyerek durandır. Tüm bunları çoğun sahip olduğu idrak ile bilemeyiz. Bu serüven Nuran’i bilgi ve inançla bilinebilendir.
Hayat serüveni içinde anılmayı hak edenler karanlıkta kaybolanlara ışık tutmuştur. Yol kaybedenlere yol göstermiştir. “Yaşayan ölülere” yaşam suyu olmuştur. Görmeyene göz, duymayana kulak olmuştur. Lalın dili de onlardır. Yazan ve yazılan kitabın kendisi de hak edenlerin kendisidir.
Artık tarih bir bir toprağa düşenlerdir
Gel gör ki günümüzün çoğunluğu tüm zamanların çoğu olanlarından daha bir çoğunluk. Bundandır ki yaşam karanlık bir odada kimsenin bir şey göremediği zulmat içinde donuk. Bugün ki sıradanlık vasat ve bayağılık bile değildir. Bugünün sıradanı her şeyden önce kör, sağır ve dilsizdir. Yüreği buzdur bugünün sıradanının. Görecek kutsalı, söyleyecek kelamı, edecek duası yoktur. Ne şiiri ne de bir şarkısı vardır. Böyle bir zaman aralığında sıradan olmamak zulmata bir iğne ucu kadar da olsa ışık tutmakla başlar. Gerçekten de böyle bir karanlık çağda ışık tutmak ne yaman bir şeydir. Birde bu zulmattan çıkıp güneşin her sabah daha başka ve sıcak doğduğu dağlara çıkanlar var ki onların hikayesi tufan sonrasının öyküsüyle aynıdır. Yer yine ve yeniden Cudi’dir. Ve aslında bakılıp görülmesi görülüp yazılması gerekenler onlardır. Onlar için yol açan Rêberleri derki “Çünkü onlar sıradanlığı aşıp doğaüstü güçlerle donanmayı başaran, maddi yaşam içindeki duruşlarıyla yıkılmaz değer yaratanlar, kutsallığa erişmiş insanlar oluyor.” Onlar sıradanlığı karanlığa küçük bir ışık tutarak geçeli çok oldu. Şaha kalkmış isyan dolu çıplak yüreklerini alarak dağlara çıkalı epey oldu. Işıkla yoğrulmuş zihnin yol rehberleridir onların. Küçük bedenlerine koca bir dünyayı sığdırıp bir yanına da bizleri alıp beraberinde götürmüştür. Bir yücelikten ötekisine durmadan yükselmek tek hedefleridir. Yükseldikçe güneşin sıcaklığını adil paylaşma hakkaniyetini gösterecek kadar da cömerttirler onlar. Tarih onların öyküsüne yeni ve pak sayfalarını açmıştır. Artık tarih bir bir toprağa düşen onlardır. Onların öyküsü şiir ya da romanın konusu değildir sadece. Şiir ve romanın kendisidir yaşamları. Feqîye Teyra’nın dizeleri, Baba Tahir’in kelamları da anlatmaya yetmez onları. Yeni bir Mem û Zin destanı belki.
Uçtukça yıldızlarla aynılaşır Sterk olurlar
Onlar göğe en yakın zirvede özgürlük rüzgarını kucaklamak için kollarını açmış uçmaya hazır bekleyenlerdir. Vakit geldiğinde içlerinden biri bazen de birileri kanat çırparak güneşe daha yakın olmak için uçarak gidenlerdir. Uçtukça yıldızlarla aynılaşır, Sterk olur onlar. Tıpkı komutan Gülnaz EGE gibi. Bu öyle bir uçuştur ki yıldızlara başı değecek kadar yükselse de yeni bir uçuş için hazır ve nazır yanı başımızda hep bizimledirler. Onların bir an bile olsa vermekten çekinmedikleri kavgalarını sürdürenler oldukça onlar da hep bu kavgada var olacaklarını bildikleri için rahat gitmektedirler. Onlar geride kalanların kavgasında bazen güzel bir söz, bazen Rüstem’in gücü, bazen Egitce bazen de Zilanca katıldıklarını bilerek gittiler.
Gidenlerin ardından cümlesi ile başlayan ne kadar çok şiir var. Bir o kadar da ağıt. Gitmek neden hep ağır gelmiştir insana? Gitmek midir ağır olan yoksa giden? Giden olmazsa gitmenin ne anlamı kalır ki? Hak eden odur ki gidişi ağır gelmiştir geride kalanlara. Hak eden gittikten sonra bile hep varmış gibi iz bırakmıştır. İnsan odur ki iz bırakanların izinde yürümekten asla vazgeçmemiştir. Hayat peş peşe gidenlerin geride bıraktıklarıyla alınan mesafedir. Gidenlerin izinde gidenler varsa orada gelecek vardır. Gelecek; gidenlerin izi üzerinden varılacak hedeftir. Acaba bundan mıdır gidenlerin ardından...
1993’ün bir sonbahar gününde “Siz hazırlanın biz gidiyoruz” demiştin. O gün ki gidişin bugün ki gibi değildi bilesin. Nuran olarak tanımıştık, tıpkı bir genç kadının nurani haliyle. YCK’nin genç kadın komutanıydın. Böyle başlamıştın. ilk eylem komutanımızdın. Genç heyecan dolu kaygısız zamanlarında da hem genç hem de çok yaşamış olgun bir devrimciydin. Genç ortamın moral, cesaret komutanıydın. “İyi bir devrimci çok bilendir” derdin. “Falanca kitabı okudun mu ya önderliğin falan tarihli çözümlemesini” en çok sorduğundu. “Şu aileler de olmazsa” diyerek söze başlar ve “aile aşılmadan katılım olmaz kavgaya girilmez” derdin...
Televizyon ekranında adını ve karşısındakine hep bir şey anlatacakmış gibi duran gülümseyen yüzünü görünce her nedense 1993’ün sonbaharına gittim. O an haber konusu olan sana dair ne dendi duymadım. Yirmi dört yıl öncesine gitmem belki de ilk tanışmanın ve yola girmeye başlamanın silinmez etkisindendi. Ya da ilkler hep etkileyicidir ilkesindendi. Nedenini tam çözemedim. Belki de gittiğini kabullenmedim. İlk başladığın gibi yeniden başlamanı istemiş de olabilirim. Seni ekranda görünce yoldaşlığa götüren ilk eyleme gidiş anımız birden aklıma düşüverdi; Mühendislik fakültesinin okulla girince sağdaki kapısını açıyoruz. Merdivenleri ağır ağır çıkıyoruz. Her gün okuldan ayrılır gibi ayrılıyoruz. Mühendislik fakültesini solumuza alarak yurt bloklarının olduğu yöne doğru ilerliyoruz. “Nereye gidiyoruz biliyor musun” diye soruyorsun? Bende sebebini bilmediğim adeta bir meçhule gidişin verdiği merak, sende bayrama giden birinin coşkusu. Bende bir tedirginlik sende kendinden eminliğin güveni ve rahatlığı. Bende acabalarla dolu bir belirsizlik sende hedefe kilitlenmiş bir militanın keskin ve net duruşu. Bu halde biniyoruz halk Otobüsüne. Fark ettirmeden çevreyi kontrol eden halinden eyleme gideceğimizi anlıyorum. Fark ettiğimi anlayınca planladığından önce 27 Kasım eylemine gidiyoruz diye kulağıma fısıldıyorsun. Bendeki acemiliği de hesaplayarak tedbir aldığını fark ediyorum. “Bir eyleme sağlam gitmek ve sonuç almak için uyulması gereken kurallar böyledir” diyerek beni rahatlatıyor ve cesaretlendiriyorsun...
Bir yıl sonra eylemlerin en büyüğü için bir grup yoldaşla yepyeni bir yola girip ardına bakmadan dağlara çıkıyorsun. Bize “YCK’de sorumluluk almak, gidenlerin yerini doldurmak esastır” deyip öğüt ve miras bırakıyorsun. Eylemlere götürdükleriniz olan bizler, sizin gidenler için içimizden geçenleri, size yakıştırdıklarımızı ve yapmanızı istediklerimizi gerçeğin bile bildiğimiz tonlarıyla harmanlayarak yaşayabileceklerinizi anlatmaya başlıyoruz. Ve tabi eylemlerinizi de.
Özgür dağlardakini anlatmayayım, onları zaten yaşıyor ve hatırlıyorsun. Gidenleri tek tek andığımız sohbetleri. Çetin’i İbrahim’i ve daha nicelerini. Bak işte sende bir yolcusun. Sen yokken seni andığımızda geride kalanlarımızdan biri, o büyük bir final için Amed’e yürüdü dedi. Bense sen hak edenlerdensin diyorum. Çünkü sen Bilgenin “Gerçek yenilmez olandır ve sürekli gelişip toplumsal mücadelede zafere yürüyendir.” İlkesine göre yaşayansın. Şimdi sen gerçek denilenin büyük ve yenilmezliğini omuzlarında taşıyarak kanıtlayan o büyük kutsal ordunun yeni neferisin. Bunu kabullenmeli ve saygı duymalıyım diyorum. Bu yaşanmışlıktan sonra diyebileceğim pek bir şey kalmadı sanıyorum. Sen ve senin gibiler için ne söylense hep bir eksik kalır biliyorum. Zamansız bu son vedalaşmana saygı ve minnet duyuyorum. Bu satırlarla size borçlu olduğumuzu bir kez daha belirtiyorum. Şairin şu dizlerini Hak Eden sizlere ithaf ediyorum...
hoş geldin ölüm buyur otur
saklımız kalmadı
dök eteklerinden taşları,
ben bir rüzgarım özgürlük rüzgarı
bir yürekten bir yüreğe
taşırım umutları
ben bir dağ seliyim
yıkarım duvarları
.... ... ...
ben bir denizim hırçın dalgalı
ölüm nedir bilmeden döverim kıyıları...