Genel durum

Son üç yıldır, Suriye’deki savaştan kaçarak gelenler için genel uygulamalardan kısmen farklı ve geçici uygulamalar olduğunu biliyoruz. Şimdilik, bu geçici uygulamaların insanca bir yaşam sağlamadığının altını çizerek ve ayrıntılarına ilerleyen satırlarda değinmek üzere Türkiye’nin yabancılar politikası ve uygulamasına geri dönersek; Türkiye’de durum daha da vahim. Çünkü hem mevzuat yetersizlikleri nedeniyle sağlanmayan hukuki koruma, hem  sosyal koruma mekanizmalarının olmayışı, hem uygulamanın gayri insani yanları ve buna bir de resmi makamların bilgisi dışında kalanların yaşadığı ekstra sahipsizlik halinin istismara ve tacize sağladığı olanaklar eklendiğinde, ortaya insanın kanını donduran manzaralar çıkabiliyor.

Türkiye’de “mültecilik” işkencenin, ölümün kıyısında bir yaşam

(Türkiye’de son dönemde sığınmacıları, göçmenleri, kaçak göçmenleri ifade etmek üzere medyanın da öncülüğünde mülteci kavramı kul

lanılmakta. Mülteci iltica başvurusu kabul edilmiş kişilere verilen addır. Oysa bu yazının da konusu olanlar, iltica başvurusu dahi alınmamış yahut karara bağlanmamış kişilerden oluşuyor. Ancak toplum algısında doğru bir yerde durduğundan, ben de tırnak içinde kullanacağım.)
  “Mültecilerle” yaptığımız çalışmalarda gerek dışarıda, gerek devletin yabancılar şubesi ve geri gönderme merkezlerine yaptığımız ziyaretlerde karşılaştığımız tablo ve gelen şikayetler her  durumda eziyet ve işkenceye varan bir hayatı gösteriyor.
Mülteci, sığınmacı yada hepten kaçak ne olursanız olun; şiddete, suça ve fuhuşa itilme, taciz, istismar, angarya her yerde var. İnsanlık dışı koşullarda barınma, çalışma ve korunmasız bir hayatın sonuçlarını sık sık görüyoruz gazete sayfalarında ve televizyon ekranlarında. Ya fuhuş operasyonlarında, uyuşturucu satıcılığı ve hırsızlık dosyalarında yahut kaçak doğalgaz bağlantısından sızan gaz nedeni ile ölmüş olarak çıkıyorlar karşımıza. Ailecek sokaklarda yaşamak, dilenmek, çöp konteynerlerinde yiyecek bir şeyler aramak zorunda kalan Suriyeliler dışındaki “mültecileri” pek az yerde görmek mümkün olabilir. Çünkü onlar için görülmek, geri gönderilmek demek.
Sayıları az da olsa, yeni bir yaşam için yollara düşmüş, bir kamyon kasasında havasızlıktan, bir botta denizde boğulmaktan, aylarca süren yaya yolculukta ölmeden dağları dereleri aşmış o insanlardan bazıları, Türkiye’de onları karşılayan  hayatın ölümden beter olduğuna inandıklarından geri, yani ölüme dönmeyi tercih edebilmekteler.  

Mülteci bir de kadınsa

İstatistiklere göre dünyadaki mültecilerin yüzde 70’i kadın ve çocuk. Türkiye’de durum farklı değil.  Kadınlar ve elbette çocuklar bu durumunun en dezavantajlı grubu. Gerek geri gönderme merkezlerinde ve gerek dışarıda her türlü koruma ve destekten yoksun olarak sürdürülen yaşam bırakın eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçların karşılanmasını,  kadınlara ve çocuklara ek zorluklar ve yükler getiriyor.
Durum genellikle istismar boyutunu aşıyor. Kadınlar zorla fuhşa ve suça  zorlanıyor,  ucuz iş gücü olarak açlık sınırında çalıştırılıyor, ayrımcılığa uğruyor. Yetmiyor buna çoğu kere bir de aile içi şiddet ekleniyor..
Adalet mekanizmalarına ulaşımda dil, yol yöntem bilmemesi, maddi imkansızlıklar ve en önemlisi erkek  bakışın neden olduğu engellemeler nedeni ile kadınlar şikayetçi olamıyor. Yahut şikayetini takip edemiyor. Bu da istismarcıların ve suç çetelerinin işini kolaylaştırıyor.
Örneğin: Ailenin Korunması Kanunundan yabancı kadın da yararlanabiliyor. Ancak dil bilmemesi nedeni ile derdini anlatamaması, durumu raporlatamaması, polise gittiğinde genellikle erkek tercümanların kendi ülkelerini ve cinsini kötülememek adına kadının şikayetini farklı şekillerde tercüme etmesi, kadının avukat yardımına ulaşmasındaki zorluklar özellikle pasaport yada geçerli bir kimlik belgesi olmayanların avukata vekalet çıkartamaması, sabit bir adres gösteremediğinde tebligatların ulaşamaması, kadına sosyal, ekonomik, sosyal destek sunulamaması gibi nedenler bu imkanı anlamsız kılmaktadır.
Yine sığınma başvurusunda bulunan yabancıların belli şehirlerde yaşamaya zorlanması da kadınlar açısından durumu zorlaştırmakta. Farklı cinsel yönelimi olanlar ve kadınlar küçük, muhafazakar toplulukların yaşadığı bu şehirlerde ayrımcılığa ve tacize maruz kalmakta, istismar edilmekte. Sınırlı yaşam imkanları daha da sınırlanmakta. Çocuklarıyla bir arada yaşam savaşı veren kadınlar açısından yaşadıkları zorluklar cinsiyetçi bakış açısı nedeni ile daha da zorlaşmakta. Çalışma imkanı bulamamakta, sosyal çevre edinememekte. Yada çok az bir ücretle kayıt dışı,  ev hizmetlerinde, hasta ve çocuk bakıcılığında çalıştırılmaktalar. Çoğu yatılı bu işleri yaparken çocuklarından ayrılmak zorunda kalmaları da ayrı bir çok soruna yol açmakta.

Türkiye transit geçiş ülkesi olmaktan varış ülkesi olmaya ilerliyor

Türkiye, 1951 tarihli BM Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme (Cenevre Sözleşmesi) ne koyduğu coğrafi çekince nedeniyle Avrupa dışından gelenlere mültecilik statüsü vermediği halde coğrafi konumu nedeniyle, doğu ve güneyinde bulunan ülkelerden özellikle batıya akan bir göç trafiğine ev sahipliği yapmakta uzun yıllardır. Dolayısı ile Asya ve Afrikalı mülteciler için transit geçiş ülkesi Türkiye. Yani bir köprü, deyim yerindeyse.  Ancak artırılan sınır güvenliği, Yunanistan , Bulgaristan gibi sınır ülkeleri ile yapılan açık yada gizli geri kabul anlaşmaları nedeni ile bu köprü sırat köprüsünden beter.  
Beri yandan, Türkiye’de bulunan UNHCR ofisinden başvuru yapmak mümkün olmakla birlikte, mülteci kabul eden ülkelerin sayıyı çok sınırlı tutmaları,  sürecin çok uzun ve yeterli sosyal koruma ve destekten yoksun geçirilmek zorunda kalınması, ülkelerin sınır güvenliğini sürekli artırması nedeniyle Türkiye’den yasadışı çıkışın ciddi ölüm riski ve benzeri zorluklar taşıması nedeniyle ve ülkesine de geri dönemeyecek pek çok yabancı mecburen ve kaçak da olsa uzun süre yaşadığı Türkiye’de sürekli kalmanın koşullarını zorlamakta. Ve son yıllarda özellikle Kırgızistan, Ermenistan, Azerbaycan gibi ülkelerden gelen özellikle kadınlar için çalışıp geri dönmek üzere, varış ülkesi olma özelliği kazandığı da söylenebilir.

Resmi ağızlar her yıl 1 milyon “kaçak göçmen” diyor

Açıklanan resmi rakamlar ve tahminlere göre her yıl bir milyon civarında yabancı Türkiye’ye bu nedenle giriş yapıyor. Giriş çıkışların pek çoğu yasadışı yollarla yapıldığından kesin sayılara ulaşmaksa çok zor.
Türkiye’de kaçak göçmen olarak adlandırılan bu kişiler çoğunlukla Filistin, Burma, Somali, Afganistan, Irak, İran, Pakistan, Nijerya gibi ülkelerden geliyor. Ancak Suriyelilere kaçak göçmen denmese de savaşın başlaması ile ilk sıra Suriye’nin. Çalışmak amacıyla  Türkiye’ye gelen ve vizeleri bittiğinde kaçak konuma düşen Kırgızistan, Azarbaycan, Ermenistan gibi ülke vatandaşlarının da bu tabloda yeri var kuşkusuz.

Mevzuat, sağlanan hukuki statü ve olanaklar yetersiz

Türkiye, Nisan 2013 yılında çıkardığı yabancılar ve uluslararası koruma yasası ile mevzuatında yetersiz olmakla birlikte önemli değişikliklere gitti. Ancak bu önemli değişiklerden kadının payına özel bir şey yok.
Yasa; Avrupa dışından gelip, resmi makamlara başvuru yaparak yahut yakalanarak belgelenen iltica talebi sahiplerine  UNCHR bünyesinde iltica süreçleri devam ederken “şartlı mülteci” statüsü tanımakta ve bu süreç boyunca ikamet izni sağlamakta. Sair durumlarda ve geri gönderilmesi halinde ölüm cezası alacağı, zulüm ve işkence göreceği iddia edilenler için “ikincil koruma” statüsü öngörüyor.
Yine yasada ikamet izinleri düzenlenirken “insani ikamet” adıyla bir düzenleme yapılmış durumda. İnsani nedenlerle ülkesine dönmesinde sakınca bulunanlar yahut geri gönderilmesi gerekirken idari nedenlerle gönderilemeyenler bu statüden yararlandırılarak en çok üç yıl olacak şekilde bir yıl süreli ikamet izni alabilecekler.
Çalışma hakkının çok zor koşullara başlanmış olması, yani neredeyse imkansız kılınması, ekonomik ve sosyal destek mekanizmalarının bulunmayışı ise en önemli, acil, kabul edilemez ve yabancıyı her türlü tehlikeyle baş başa bırakan bir durum olarak varlığını koruyor.

Suriyeli mülteciler- mülteci kadınlar

Türkiye’ye gelen/kaçan Suriyelilerin sayısı üç yılda, resmi söylemle 1 milyon 600 bini, alanda çalışan sivil örgütlerin söylemi ile 2 milyonu  aşmış durumda.

Sahipsiz her yerdeler

Diğer sığınmacıların aksine her yerde rastlıyorsunuz onlara. Parklarda, bahçelerde, sokak başlarında , köprü üstlerinde, altlarında, sahipsiz her yerde. Dilenirken, mendil satarken, çocuklarıyla otururken, çöpten ekmek ararken… Güvensiz, aç, yorgun.

Nefret söylemi ve ırkçılık gelişiyor

Pek çok kişi onlardan nefret ediyor neredeyse. Dilendikleri için, etrafta göründükleri için, hatta çalıştıkları için. Herkesin bir sebebi var. Kimi benim işimi kaptı diyor, Kimi göz zevkimi bozuyor diyor. Bunlar varsayım değil. Oturun Taksim’de bir kafede, yada binin bir otobüse bir değil birkaç kez duyarsınız her defasında. Göçmen emek ucuz iş gücü olarak sermayenin gözdesi, ancak ırkçılığın da malzemesi oluyor ikinci kez ve yine Kürtler üzerinden.
Nefret sadece söylemde kalmıyor. Pek çok yerde saldırıya da dönüşüyor. Hem bu saldırılar kovuşturulmuyor, hem de Suriyeliler kamplara zorlanıyorlar.  Hatta toplu olarak geri dönüşlere ikna edilmeye çalışıldıkları iddia ediliyor. Yani nefret ve ırkçılık medya tarafından destekleniyor, devletse engellemiyor.

Suriyelilere “geçici koruma” statüsü

Öncesinde fiili gevşek bir uygulama ile genel prosedürlerin dışında tutulan ve iltica talepleri alınmayan Suriyeliler,  yürürlüğe girdiği Nisan 2014'ten beri Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu'nun 91. maddesi çerçevesinde 'Geçici Koruma Statüsü' nden yararlandırılmaktalar. Ancak kanunla tanınan bu statünün ne olduğuna, nasıl uygulanacağına dair yönetmelik henüz çıkarılmadığından belirsizlik devam ediyor. Bu belirsizlik Suriyeli çocukların eğitim sağlık gibi temel haklardan yararlanmalarını engellediği gibi, geleceğe güvenle bakmalarını da engelliyor.

Kadınlar bir kez daha kurban, bu kez İslam adına

Suriyeli kadınların yaşadıkları taciz, tecavüz,cinsiyet ayrımcılığı, ekonomik yetersizlikler, sosyal destek yoksunluğu, adalete erişim konularında benzerlerinden çok farklı olmasa da, Suriyeli kadınların istismarına İslam’ın alet edilmesi dikkat çekiyor. Savaşın başlarında muta nikahı adı altında zengin Araplara pazarlandıklarını, birkaç gün bir arada kaldıktan sonra da fuhuş sektörünün eline terk edildiklerini hatırlarsınız. Bu kez Türkiye’de Suriyeli kadın ticareti yapılmakta.  

Kaçtıkları tecavüze yakalanıyorlar

Kadınlar daha çok şiddet ve tecavüzden kaçıyorlar ama sığındıkları yerde bunları yaşıyorlar. Geldikleri yerlerde baskı altına alınan kadınlar, açlık, yoksulluk, güvensizlik girdabında  ya mecburi evliliklere ya fuhşa zorlanıyorlar. Yani her koşulda alınıp satılıyorlar.
İkinci evlilik adı altında Suriyeli kadınlarla imam nikahı ile yapılan evlilikler, hem eşleri mağdur ediyor hem de Suriyeli kadınların diğer kadınlar tarafından tehdit olarak algılanmasına yol açıyor. Suriyeli kadınlar doğan çatışmalı ortamda sokağa atılabiliyor kolaylıkla. Üstelik kendilerine yönelmiş, ayrımcı, cinsiyetçi, ırkçı saldırganların tehdidine daha açık olarak.

Türkiye ve de dünya ne yapıyor?

Devlet mi? ellerini ovuşturarak seyrediyor. Dünya? Satacağı silahların, gasp edeceği petrolün derdinde.
Diyebiliriz ki; Sığınmacılar  nerede olduklarına bakılmaksızın dünyanın sorunudur ve dünyanın ortak vicdanının ve adaletinin bir göstergesidir.  Ne yazık ki bu gösterge henüz utanç sınırını aşamamıştır.
İnsanca bir yaşam için ölümü göze alarak çıkılan yolculuklardan, halen acı hikayeler kalmaktadır geriye. Oysa bu bir kader değil. Savaşları, kıyımları, açlığı yok edip dünyanın her yerini yaşanabilir kılmak da mümkün ama şimdiden, sığınılan ülkelerin yabancılara insanca yaşama imkanı sunması ile her şey daha insanca olabilir.