Her ne kadar Sümer mitolojisinde yaratılmış ilk insan Kral Adapa, Adem’i andırsa da siz inanmayın. Adap da varsın çamurdan yaratılsın, kaburga kemiğinden yaratılan eş, cennetten kovulma, yasak meyve, yılan Sümerle örtüşse de inanmayın.

Yahudi inancında Adem, yaratılışın 6. gününde topraktan vücuda gelmiştir.6 güne ne sığdırmamıştır ki Rab; yer ve göğü tamamlanmış, yeryüzüne bir fidan ekmiş, yağmur yağdırmıştır. Sonra Adem’i topraktan yaratıp, burnuna yaşam soluğu üflemiştir. Doğu’da, Aden’de içinde bin bir türlü güzel ağacın yer aldığı bir bahçe yaratır ve bir ağaç vardır ki, meyvesinden yiyen iyiyi ve kötüyü bilecektir.  Sonra su lazımdır ağaçlar kurumasın, yeşersin, toprak susuz kalmasın diye. Bu yüzden ol biri nehir, dört kola ayrılan nehir, iki kolun adı Fırat û Dicle olan nehir yaratılır Rab tarafından. Adem’i Aden’deki bu bahçeye koyar ve der: “Gez, dolaş istediğin meyveyi ye. Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme, sakın haa.” Sonra düşünür Rab: „Adem yalnız bir Adem, bu kötü, iyi değil. Ona uygun bir yardımcı yaratacağım. Bir yardımcı.” Adem’i derin uykuya yatırır ve onun kaburga kemiğinden bir yardımcı yaratır. Ona kadın der, çünkü adamdan alınmıştır.
Ol hikaye böyle başladı. Yardımcı o günden bugüne yardımcı olmadığını kanıtlamak için mücadele eder durur. Hem o günkü yaratıcısına karşı, hem de sonradan gökyüzünden yeryüzüne indirilmiş mutlak hakimiyete, erkek egemenliğine ve kapitalizme karşı çatışır durur. Hem de bir, iki değil üç kere: Ulusal, sınıfsal, cinsel kimliğinden ötürü.
Bu girizgah size mesel anlatmak için yapılmadı. Bir film izleğinden yapıldı. Şimdi özgürce kullanılan, hatta bazen kullanılmayan, burun kıvırılan bir hak mücadelesi için yapıldı: “Kadınlara Oy Hakkı.”
Yönetmenliğini Katia von Garnier’in yaptığı 2004 yapımı bu filmin orijinal adı “Iron Jawed Angels“ yani “Demir Çeneli Melekler.” Amerikan tarihindeki önemli olaylardan biri olan kadınların oy hakkı için mücadelelerine ve bu mücadelenin en önemli aktörleri Alice Paul ve Lucy Burns’un hayat hikayelerine ışık tutuyor.
Her şeyde olduğu gibi tarih yazımı da erkeklerin hakimiyetinde olduğu için, yani yine aslanların tarihi avcılar tarafından yazıldığı için, kadınların kendi hakları için yaptıkları mücadele de tarihe -sosyalist ve alternatif tarih yazıcıları haricinde- noksan aktarılmaktadır. Film, bu eksikliğin biraz da olsa tamamlanmasına olanak sağlıyor.
Bu yazının sınırları içinde kadınların mücadele tarihine kısaca bakacak olursak; 1789 Fransız devrimi döneminde kadınlar yurttaş olarak kabul edilme mücadelesine girişirler. Tarihin ilk kadın feministi Olympe de Gouges,1791’de anayasanın kabulünden önce Kral’a ve Marie Antoinette’ye gönderdiği kadın hakları beyannamesi ile kadınlara oy hakkı tanınmasını, erkeklere sağlanan eşit insan haklarının, kadınlara da uygulanmasını talep eder. 1793’te yayımladığı broşür nedeniyle yargılandıktan sonra giyotinle infaz edilir. Bu beyanname, kadın hakları siyasal hakları beyannamesi olarak tarihi bir önem taşır. Fakat kadın, Fransız Burjuva Devrimi’nin vermediği hakları, Paris Komünü’yle alır. Dünya tarihinin önemli olaylarından biri olan Paris Komünü’nde, işçi ve emekçiler 18 Mart 1871’de iktidarı ele geçirirler. Kadınlar, Paris Komünü’nün kurulması aşamasında önde mücadele etmiş, yeni toplum inşasında aktif rol üstlenmişlerdir. O dönem öne çıkan kadınlardan biri de Louise Michel’dir. Anarşist olan Louise Michel, 18 Mart direnişinde silahıyla yer alacaktır. Paris mahallelerinde kurulan komitelerde yer alacak kadınlar, kendi sorunlarını dile getirirken, pratik görevlerde de yer alırlar. Kurulan kadın birlikleri cinsiyet ayrımcılığının, işçi sınıfından kadınları ve erkekleri böldüğünü vurgulayarak, komünün asıl amacının ayrımcılığın ve eşitsizliğin kaldırılması olarak vurgularlar. Kadınların eğitimi konusunda somut adımlar, eşit ücret talebi ve çocuklar için fabrika yanlarında kreşler kurulması gibi istemleri gerçekleştirirler. Bu anlamda Paris Komünü kadınların eşitliği için ilk somut adımların atılmasını sağlamıştır. 21 Mayıs’da Fransız ordusu Almanya ile işbirliği yaparak işçi komünün üzerine yürür. Kadınlar aktif olarak direnişte yoldaşlarının yanında yer alırlar.
Daha erken bir tarihte Amerika’da oy talep eden ilk kadın Margaret Brent (1601-1671) olmuştur. Brent 1647 yılında valiye başvurarak kendisi ve avukatı için oy talep etmiş, ret edilince de yönetimi boykot etmiştir.
Amerika’da kadın hakları mücadelesi 13 Temmuz 1848’de başlar. İlk kez 19 Temmuz 1848’de Lucretia Mot ve Elizabeth Cody Stanton gibi kadınlar ‘Kadınların sivil, toplumsal, din hak ve konumlarını tartışmak’ üzere kongre düzenlerler. Bu kongreye 300’den fazla kişinin katıldığı ve aralarında erkeklerin de olduğu bilinir. Köleliğe karşı eylemlerde bulunan Friederic Douglas da bunlardan biridir. Susan B. Anthony de büyük çaba sarfeder.1869’da Elizabeth C. Stanton ve Susan Anthony, kadınlara oy hakkı tanınmasını öngören bir anayasa değişikliği için Ulusal Kadın Oy Hakkı (NWSA) kurarlar. 1869’da Wyoming eyaleti kadınlara oy hakkı tanıyan ilk yer olur, aynı zaman da ilk kadın vali seçilen yerdir. 1900’lerde çeşitli eyaletler kadınlara oy hakkı tanınmasında farklı tutumlar sergilerler.
20. yüzyıl başlarında, filmin de kahramanları olan Britanyalı feministler, Lucy Burns ve Alice Paul ABD’ye gider. 1916’da Alice Paul ve kadın yoldaşları, Ulusal Kadınlar Partisi’ni kurarlar. Partinin birçok üyesi 1917-1919 yılları arasında tutuklanır. Tutuklanma nedenleri ‘Kral Wilson’ ünvanı verilen ABD Başkanı Woodrow Wilson’un göreve başlayacağı gün  „kadın haklarının anayasal güvence altına alınması ve kadınların seçme hakkı, oy taleplerini“ dillendireceği miting düzenlemeleridir. Mitinge binlerce kadın katılır. Saldırılar sonucu yüzlerce kadın hastanelik olur. Olaylar manşetten verilir ve kadınlara yapılan açık taciz ülkede nefret uyandırır. Hareket büyük sempati toplar. Alice Paul ve Ulusal Kadınlar Partisi, gece gündüz Beyaz Saray’ın önünde bekleyecektir. Tüm yurttaşların cinsiyet ayrımı yapılmadan oy kullanabilmesi için gerekli anayasal değişiklik sağlanana kadar.
Polis, kadınların, Beyaz Saray önündeki eylemine trafiği engellediği bahanesiyle müdahale eder. Mahkemeye çıkarılırlar. Kadınlar, eylemin siyasi olduğu, trafiği engellemenin saçma ve saptırma olduğu yönünde savunma yaparlar. Mahkeme, kadın direnişçileri ‘trafiği engelleme, görevli polislere hakaretten’ suçlu bulur ve 10 Dolar para cezasına ya da 60 gün hapis cezasına çarptırır.
Aktivist kadınlar parayı ödemenin suçu kabullenmek olduğunu, ödemeyi ret ettiklerini ifade ederler. Sonuç 60 gün hapis cezasıdır. Cezaevine gönderilen kadınlar, kendilerine zorla giydirilmek istenen tek tip elbiseyi ret ederek direnişe geçerler. Cezaevi yönetimi ise kadınlara hücre cezası verir.
Filmin kahramanı Alice Paul, dışarıda ki arkadaşlarıyla Beyaz Saray önünde boykot düzenler. Alice, bir çöp bidonunun başında Başkan Wilson’un sözlerinin yazılı olduğu kağıtları okuyup ateşe atar.
Polis müdahalesiyle karşılaşır ve mahkemeye çıkarılır. „Bu mahkeme önünde talepte bulunmak istemiyorum. Beni bu duruma sokan mevcut yasalarla yapabileceğim bir şey yok. Bu gün burada Wilson demokrasiyi engellediği için bulunuyorum“ der. Cezaevine gönderilir. Cezaevi idaresinden kadın tutsakların çalıştığı odanın havalandırılması için talepte bulununca Alice hücreye atılır. Hücrede temiz su ve boş atık kovası hakkının olduğunu söyleyen Alice, talebi ret edilince açlık grevine başlar. Alice’in başlatmış olduğu açlık grevi diğer siyasi kadın tutsaklarca desteklenir. Açlık grevine müdahale edilerek Alice Paul zorla beslenir.
Filmin sonunda kadınların seçme ve seçilme hakkı, verdikleri mücadele sonucu senatodan geçer ve kadınlar kazanırlar. 26 Ağustos 1920’de ABD resmen kadınların seçme ve seçilme hakkını kabul etmiş olur.
“Anlatılan senin hikayendir” dedi ak sakallı Ape Marx.
Evet bu filmin bana anımsattıkları eminim sizin de yüreğinizde ve beyninizde, izleri henüz silinmemiş -umarım- bir gerçekliğe işaret etmiyor mu? Yabancı değiliz filmin hiçbir karesine.
Türkiye ve Kürdistan’da 12 Eylül’deki faşist darbe sonrası Mamak, Metris, Amed vd. cezaevlerinde tek tip elbise dayatması, ret eden tutsakların direnişe geçmeleri, öyle ki mahkemeye üzerlerinde sadece iç çamaşırları ile  katılmaları. (Arşivlerde resimler mevcuttur.) Yakın tarihimizde gerçekleştirilen 19 Aralık Katliamı. F tipi hücrelere girmek istemeyen siyasi tutsakların başlattığı ölüm oruçlarına TC devletininin vahşi saldırısı, ölen tutsaklar ve geride kalan grevcilerin zorla beslenmesi ve sakat bırakılan hayatlar. Hayata dönüş operasyonunda Korsakoff hastalığına yakalanan Gülnaz Kuruçay söyle diyordu: „Zorla müdahale bilincinizi, siyasi kimliğinizi öldürmek için yapılıyor. Belleğinizi kaybediyorsunuz. Devletin istediği tekrar ayağa kalkmamanız oluyor.“