Erdoğan, Davutoğlu, Arınç ve diğerleri nasıl siyasetçilerdir?
İslamcı siyasetçilerdir. İyi de bunlar "ne biçim İslamcı"dır?
İşin başında, "Milli Görüş gömleğini" çıkaran, "çıplak", yani "ılımlı, pragmatist" İslamcılardı.
Sonra gözleri Arap Baharı'nda dönünce, burun kanatları "petrol-gaz" kokularıyla kıpırdamaya başlayınca, kirli sepetinden Milli Görüş gömleğini çıkardılar, ardından İhvan-ı Müsliminin (Müslüman Kardeşler) Türkiye kolu taklidi yapmaya başladılar. "Yeni Osmanlılar" olarak onların başına geçmeye yeltendiler.
Bu "kardeşler" Mısır'da bir darbeyle devrilince, Ortadoğu ülkelerinin biricik "Müslüman Kardeşleri savunma" hareketine dönüştüler...
Buraya kadar fazla bir şey yok. Eninde sonunda bu "gidiş" yine de Selefilik anlamına gelmez.
Gelmez ama, Türkiye'de El Kaideci, DAİŞ'çi Selefiliğin adım adım boy atmasına en elverişli kültürel ortamı yaratır. Yarattı da...
AKP'nin Suriye'de izlediği yol, Türkiye'deki evriminin neredeyse aynısı.
ABD'nin Esad rejimini birkaç günde devireceğini sandılar ve "Irak'taki hatayı" tekrar edip, "Güney Kürdistan" gibi, bir de "Rojava"nın ortaya çıkmasını önlemek için, bu defa hesapsız bir inisiyatif aldılar. ABD ve Avrupa'yla birlikte Şam'a gitmeyi düşündükleri için de, Esad rejimine karşı ortaya çıkan, "ılımlı İslamcı" ÖSO'yu desteklediler.
AKP başlangıçta Suriye'de ÖSO'cuydu. Kendi kurduğu "ılımlı İslamcı" gruplar da içinde, Türkiye'nin kapılarını bunlara açtı.
Bir de ne görsün? Verdiği paralar, silahlar, füzeler ÖSO'nun içinde hızla mayalanan ve derken bağımsız bir güç haline gelen El Kaide'nin Nusra örgütünün eline geçmiş. Onca gayretle desteklenen ÖSO ise bilmem kaç grup halinde hızla küçülmeye başlamış.
Kumarbaz kaybettikçe oyuna devam edermiş. Bunlar da öyle. ÖSO yerine kumarbaz AKP, bu defa sermayeyi, silahı, topu, füzeyi, "yükselen değer" olarak El Nusra'ya yatırmaya başladı.  
Başladı, ama bir de ne görsün? El Nusra Rojava önlerinden yüz geri ederken, ortaya IŞİD (DAİŞ) çıkıvermesin mi? Bu defa iş biraz elbette karışık olmuş. DAİŞ'le "açıktan" ilişki, tehlikeli... Ancak, kumarbaz masaya mahkum olduğu için, el altından DAİŞ çeteleri üzerine oynamaya devam etmekte...
Dış politika deyip geçmeyin. Türk sermayesinin ölüm kalım kumarı, iç politikayı da belirliyor. AKP Kobanê'yi DAİŞ ile düşürme politikasını esas aldığı anda, Kuzey Kürdistan'ı "yeniden denetim altına almak" için, DAİŞ benzeri bir silaha ihtiyaç duyacaktı, öyle de oldu.
Ortaya Hizbulkontralaştırılmakta olan Hüda-Par çıkarıldı. "PYD'yi ancak DAİŞ önler" çizgisi, Kuzey'de "PKK'yi Hüda-Par önler" çizgisine dönüştü.
Elbette AKP "Selefi" bir hareket haline gelmedi. Gelmez de. Ama Selefi hareketleri üreten bir hareket haline geldi.
Paris'teki DAİŞ-El Kaide vahşeti karşısında AKP yanlıları, AKP'ye yanaşmalık yapan eski "solcular" da içinde, medyada "evet, ama"lı açıklamalarıyla bu "Selefileştirici ortama" mahkum olduklarını gösterdiler.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, her konuda "fetva" verdiği halde, katliam karşısında, "bürokratlarına" yazdırdığı ve altını bile imzalamadığı, bir "Saray açıklamasıyla" ortadan kayboldu. Başbakan "ortadan kaybolamayacağı" için, "İslamofobia da kötü terör de kötü" deyip, muhtemelen Fransa'da yapılacak cenaze töreninden sıyırabilir miyim hesabıyla, "ansızın" hastalanıverdi. Ama olay o kadar ciddiydi ki, hayat hem Eroğan'ı kaybolduğu yerden, hem Davutoğlu'nu hastalandığı yerden çıkmaya zorladı.
Davutoğlu Paris'e doğru yola çıkarken...
"PKK tek muhatap değil, bir de Hizbulkontra var" çizgisinin kaçınılmaz işareti, Bitlis'in Tatvan İlçesi'nde verildi. Belediyenin Bilboard'unda şu yazı dünyaya Türkiye'deki gidişin nereye doğru olduğunu haykırdı:
"Selam olsun Allah'ın Resulu'nün öcünü alan Kuaşi kardeşlere. Allah şehadetinizi kabul etsin. Siz vurunca demokrasi, biz öc alınca terör..."
Tatvan'da kim var? HDP yok, AKP'li belediye var. Ne demişler?
 Güneş girmeyen eve doktor, HDP'nin olmadığı her eve terörist girer.
HDP'yle birleşip AKP'yi durdurmak, terörü durdurmak demektir...