Kürt toplumu olarak öyle bir süreçten geçiyoruz ki, varlıkla yokluk, yaşamakla ölmek, karanlıkla aydınlık misali. Bir taraftan milyonların "siyasal iradem” dediği halk gerçekliği, öte yandan ise halkın siyasal önderine karşı gerçekleştirilen ağır tecrit ve izolasyon koşulları. Diğer bir siyasi talebimiz ise Ortadoğu’nun en kadim dillerinden olan Kürtçeyi resmi hale getirmek. Güneşimize ve de dilimize karşı her türlü saygısızlık, bizlerin kırmızı çizgisidir.
Bin yıldır sağlayamadığımız ulusal taleplerimiz etrafında birleşelim. Kürdün adının silindiği tarih sahnesine yeniden ortaya çıkmasını "bilgelik” gerçekliğine borçluyuz. Çünkü onun şahsında bir halkın gerçekliği, varlığı söz konusudur. Parçalanmış Kürdistan coğrafyasının parça parça olmuş yüreklerini birleştiren ve günümüze kadar müthiş bir direnişle getiren "Bilge”ye bu kadar saldırı yapılırken, buna karşı seyirci kalmak her onurlu, vicdanlı Kürt için kendi varlığına ihanettir. Bilge "İnsanları ayakta tutan büyük amaçları, büyük doğruları aynı zamanda savaşan tutkuları ve yaşam sevinçleridir” der.
İnsan, tutku ve arzuları ile savaşmaz, kendi yetersizliklerini ortaya çıkarıp buna göre hareket etmezse yaşama karşı yenilir. İlk savaşı bireyin kendisine karşı vermesi gerekir. Bir toplumu savaşmaya iten çok önemli haklı nedenleri olmalı. Direnmekten başka bir çaresi kalmamışsa o toplum ancak o zaman savaşa yönelir. Aksi durumda hiçbir toplum savaşma taraftarı olamaz. Elbette sömürgeci ve işgalciler hariç. "Yaşamak için savaşmak, savaşmak için de doğru yaşamasını bilmek gerekiyor.”  Toplum olarak biz Kürtlere dayatılan tam da budur. Bütün insani değer yargılarımıza saldıran, son teknolojik silahlarla ülkemizin dağını, taşını, insanlarını vahşice bombalayan, dilimizi yok sayan, siyasi tutsaklara her işkenceyi reva gören, en önemlisi de güneşimiz ile aramızdaki bağı koparmak onu yalnızlaştırmak isteyen bir zihniyetle karşı karşıyayız. Açıkça belirtmeliyiz ki her onurlu Kürdün nefes almasını bile istemeyen bir anlayışla boğuşmaktayız. Milyonların iradesine karşı bu kadar pervasızca saldırmayı biz "yetersiz yoldaşların” gözlerinin içine baka baka yapıyorlar.
Bu inkar ve imha anlayışına karşı bizlere kalan tek şey var o da direnmek. Kürt toplumu ve özgürlük hareketi olarak bir çembere alınmışız. Bu çemberin her tarafı kavurucu bir ısı ile bizleri durmadan yakıyor. Ya bu çemberin içerisinde ölümü ve tasfiye olmayı bekleyeceğiz ya da özgürlük mücadelesi neferleri olarak tarihin bizlere biçtiği rolü üstlenip bu çemberi direnişimizle parçalayıp aydınlığa varacağız. Onurlu bir yaşamı isteyenler, bunun anlamlı direniş çizgisini sahiplenmekten geçtiğini bilmelidirler.
"Olacaksa bir yaşam bunu sonuna kadar özgürce tartışarak, kararlaştırarak bir halkın, bir tarihin ve insanlığın onayından geçirerek kabul edeceğiz. Aksi halde bizler bu biçimde yaşadığımızı sanmayacağız, aldanmayacağız.” Bize neden direniyorsunuz, diyenler bilmelidir ki, Kürdistan’da direnmemek egemenlerin dayattığı hayvanlaşmanın eşiğinde bir yaşama mahkum olmaktır. En sade haliyle en açık şekliyle ifade edecek olursak, direnişten başka bir yol bırakılmadığı için böylesi bir eyleme başvuruyoruz.
Kürt halkı olarak böylesi sıcak bir süreçten geçiyoruz. Her taraftan kuşatılmaya alınmış bir toplumun direniş meşalesi bugün bizlerin elindedir. Öyle anlamlı, onurlu bir direniş çizgisi ki, aynı zamanda ihanete ve teslimiyete de verilecek en güzel cevaptır. Kimse bizlerden boyun büküp, sus pus sessiz kalmamızı beklemesin. Ya "güneşimizle” beraber özgürleşeceğiz ya kendimizi "güneşimiz” etrafında birleştirip bu süreci daha da anlamlı bir kitlesel direnişle bütünleştireceğiz. Yaşanacaksa bir yaşam; güneşimizle, dilimizle, toplumumuzla özgürce bir yaşam olmalıdır. Çağdaş Kawa’nın dediği gibi "direnmek yaşamaktır.”

Adıyaman E Tipi Cezaevi