Sundance Film Festivali’nde gösterilen belgeselde,  Güney Afrika’daki ırkçı apartheid rejimine  bağlı milislerden biri HIV virüsünü siyahlar arasında nasıl yaydıklarını anlattı.

“Siyah insanların hiçbir hakkı yoktu, tıbbi tedaviye ihtiyaçları vardı. ‘Hayırsever’ olduğunu iddia eden beyaz biri gelip klinikler açıyor ve sizi tedavi edeceğini söylüyordu. Oysa aslında kuzu postuna bürünmüş bir kurttu.”

SERAP GÜNEŞ

Güney Afrika merkezli bir paralı asker grubu, eski üyelerinden biri tarafından 1980’ler ve 1990’larda Afrika’nın güneyinde AIDS’i bilerek yaymaya çalışmakla suçlanıyor.

İddialar bu hafta sonu Sundance film festivalinde ilk gösterimini yapan ‘Cold Case Hammarskjöld’ isimli belgeselde Alexander Jones tarafından dile getirildi. Otuz yıl önce Afrika’da darbeler tezgahlar ve şiddet eylemleri düzenlerken Güney Afrika Deniz Araştırmaları Enstitüsü’nde (SAIMR) yıllarca istihbarat görevlisi olarak çalıştığını söylüyor.

Guardian Gazetesi’nden Emma Graham Harrison’un haberine göre belgesel aynı zamanda, yeni işe alınan genç bir SAIMR çalışanının 1990’da çözülmemiş bir cinayete kurban gitmesini de araştırıyor. Kurbanın ailesi, bu genç kadının, grup tarafından Güney Afrika ve Mozambik’te yürütülen AIDS bağlantılı bir projedeki çalışmaları nedeniyle öldürüldüğüne inanıyor.

Grubun o zamanki liderinin, HIV/AIDS’e ırkçı, apokaliptik bir takıntısı olduğu da belgeseldeki iddialar arasında. Keith Maxwell, belgeselin yapımcıları tarafından toplanan belgelere göre, siyah nüfusu kırıp geçireceğini, beyaz egemenliğini pekiştireceğini ve muhafazakâr dini gelenekleri geri getireceğini umduğu bir salgın üzerine yazmış.

Kuzu postuna bürünmüş kurt

Maxwell, hiçbir tıbbi vasfı olmamasına rağmen, Johannesburg çevresindeki yoksul, çoğunlukla siyahların yaşadığı bölgelerde doktor olduğunu iddia ederek klinikler işletiyormuş. Bu ona alçakça deneyleri için bir fırsat sağlamış. Yapımcılar, BM genel sekreteri Dag Hammarskjöld’ün hayatını kaybettiği 1961’deki gizemli uçak kazasının sorumluluğunu üstlendikleri için SAIMR’i araştırmışlar.

“Denekler bulmak için bir apartheid sisteminde yaşamaktan daha kolay yok var mı?” diyor Jones belgeselde. “Siyah insanların hiçbir hakkı yoktu, tıbbi tedaviye ihtiyaçları vardı. ‘Hayırsever’ olduğunu iddia eden beyaz biri gelip klinikler açıyor ve sizi tedavi edeceğini söylüyordu. Oysa aslında kuzu postuna bürünmüş bir kurttu.”

Putfontein’deki muayenehanenin dışında hala “Dokotela [doktor] Maxwell” diye bir tabela var. Yerel sakinler bölge sağlık hizmetlerinde neredeyse tekel kurmuş saygın bir beyaz adamı hatırlıyorlar. Bedenlerinin için görebilmesini sağladığını iddia ederek, hastalara “tüp” bağlamak gibi tuhaf tedaviler öneriyormuş. Yolun karşısındaki dükkânın sahibine göre, “sahte aşı” da yapıyormuş.

Maxwell herkesin önünde AIDS’ten bahsederken gayet iyi niyetli görünürmüş. Kürtaj karşıtı bir doktor olan Claude Newbury, onun hiçbir tıbbi vasfa sahip olmadığını doğruluyor ama yine de kendini adamış bir insani yardım gönüllüsü gibi anlatıyor. “Soykırıma karşıydı ve HIV için gerçek bir tedavi bulmaya çalışıyordu.”

   

AIDS virüsünün yayılmasında parmağımız oldu

Johannesburg Sunday Times gazetesinin SAIMR “simgesi” genç Debbie Campbell ile 1989 Ağustos’unda yaptığı biraz tuhaf bir röportajda, Campbell’ın elinde kirlilik ölçümü için bir şişe suyla fotoğrafı var ve ayrıca HIV/AIDS için bir tedavi aradıklarından söz ediyor. Ama röportajın tamamına bakıldığında bir uğursuzluk seziliyor. Campbell 13 yaşında okuldayken bu kuruluşa katıldığını söylüyor. Uluslararası bir paralı asker grubunun bu yaşta kız çocuklarını faaliyetlerine neden dahil edebileceklerine dair iyi niyetli bir fikir akla gelmiyor.

Yapımcıların topladığı belgeler Maxwell’in özel fikirlerinin kamuoyu önündeki kişiliğinden çok ayrı olduğunu gösteriyor. Bu belgelerde bir salgın patlak vermesi fikrinden hastalıklı şekilde keyif aldığı görülüyor. Bir tanesinde şöyle yazmış: “Güney Afrika 2000 yılına kadar beyazların çoğunlukta olduğu evrensel oy hakkına sahip bir yer haline gelebilir. Muhafazakâr, geleneksel biçimiyle din geri dönecek. Kafaya göre kürtaj, uyuşturucu bağımlılığı ve 1960, 70 ve 80’lerin diğer aşırılıklarının AIDS sonrası dünyada hiçbir yeri olmayacak.”

Bu belgeler, Güney Afrika’nın Josef Mengele’si olmayı arzulayan bir adamın hayalleri gibi. HIV virüsünün yalnızca siyah Afrikalıları etkileyecek şekilde nasıl izole edilebileceği üzerine, kimi zaman karman çorman olsa da ayrıntılı düşüncelerini ortaya koyuyorlar.

Net olmayan şey ise bu kâbus senaryosunu hayata geçirmek için uzmanlığa veya gerekli paraya sahip olup olmadığı. Eski bir SAIMR üyesi olan Jones bu soruya olumlu yanıt veriyor: “Mozambik’te, AIDS virüsünün tıbbi koşullar üzerinden yayılmasında parmağımız oldu,” diyor.

AIDS cinayetleri

En az bir SAIMR üyesinin daha grubun tıbbi programları konusunda endişelerini dillendirdiği görülüyor. Dagmar Feil, kuruluşa erkek arkadaşı üzerinden dahil olan bir deniz biyoloğu idi. 1990’da Johannesburg’daki evinin önünde cinayete kurban gitti. Yakınları bu cinayetin onun SAIMR’in AIDS programındaki çalışmalarıyla bağlantılı olduğuna inanıyor.

“Kız kardeşim bir gece geldi ve bana bir şey anlatması gerektiğini söyledi” diyor erkek kardeşi Karl Feil. “Bana onu öldüreceklerini söyledi.” Daha önce ekipten üç veya dört kişinin öldürüldüğünü söylemiş ama hangi ekip olduğu sorusuna “Söyleyemem” demiş.

“AIDS araştırması konusu sohbetlerde birçok kez belli belirsiz gündeme geldi ama aradaki bağlantıyı hiç kurmamıştım,” diyor kardeşi. Birkaç hafta sonra da kız kardeşi öldürülmüş.

Jones Dagmar Feil’i tanıdığını söylüyor ve cinayetin, grubun tıp deneylerinin merkezi olduğunu ifade ettiği Mozambik’e yapılan bir geziden sonra gerçekleştiğini iddia ediyor. “Tıbbi araştırma yapması için işe alınmıştı,” diyor. “İlerleme kaydetti ve operasyonların merkezine geldi. Sorumluluklarını yerine getirmek için Mozambik’e gitti… Olan biteni açıklayacağı yönetime sızdı.”

Feil’in ailesi yıllardır cinayetin nedenini ortaya çıkarmaya çalışıyor ama polis hiç ilgilenmemiş. Bu zaman zarfında aile başka bir SAIMR üyesinin kendilerine Maxwell’in anıları olduğuna inandıkları belgeleri verdiğini söylüyor. Bunları daha sonra yapımcılara vermişler.

Dagmar Feil’in annesi sayısız kereler Güney Afrika hakikat ve uzlaşı komisyonuna başvurmuş ve kızının ölümünün incelenmesini istemiş ama geri çevrilmiş.

Komisyon SAIMR’in varlığını ortaya çıkarmış olmasına rağmen, aşırı iş yükü ve yalan ifadeler nedeniyle incelemeyi derinleştirememiş ve aile bu şansın da kaçtığını düşünüyor.