Bu durum, Honduras askeri darbesiyle başlayan, Paraguay sivil darbesi, Chavez’in  ölümü, son olarak Arjantin’de Kirchnerler iktidarının son bulması (Aralık 2015) ve neoliberal kesimlerin iktidara gelmesiyle artık geri dönülmezliği iyice görünür hale gelen Güney Amerika’daki solumsu iktidarların oluşturduğu iklimin ortadan kalkmaya başladığı sürecin bir parçası.

Son olarak Brezilya’da Dilma Rousseff iktidarına karşı şekillenen gündeme gelenler de elbette bu gelişmeler dahilinde. Bu yazıda her ne kadar Venezuela’da olan biteni değerlendirmeye çalışacaksak da ister istemez bu türden paralel gelişmelere de yer vermek kaçınılmaz olacak.

Venezuela’da son gelen haberler sokak çatışmalarının başladığı yönünde. Bu durum gerek muhalefetin kışkırtmaları gerekse iktidarın sorunları çözmek için kolluk kuvvetlerine başvurmasının doğal bir sonucu. Chavez sonrası sık sık çatışmalara sahne olan sokaklarda, bu kez daha da artan dozda, iç savaşa varacak düzeyde, kitlesel şiddet olayları pekala gündeme gelebilir. Bir diğer risk ise Venezuela’da ABD gibi güçlerce teşvik edilen askeri darbe tehlikesi. Maduro iktidarının kolay kolay sürece hakim olamacağı şimdiden ön görülebilir. Muhalefet ve onu destekleyen güçlerin (başta ABD olmak üzere) Maduro iktidarını tasfiye etmek için her türden kanlı süreçleri örgütleyebilecekleri öngörülebilir. 

Örneğin son günlerde eski Kolombiya Devlet Başkanı Alvaro Uribe, Venezuela’ya dönük askeri müdahale çağrısı yaptı. Ülkede orta sınıflara dayanan muhalefet daha önceki yıllarda şiddete yatkınlığını sergilemekten geri durmadı. Görece pasif konumdaki Maduro iktidarını destekleyen toplumsal kesimlerin de şiddet hareketlerine dahil olabileceği (ülkede gündelik şiddet olaylarının yaygınlığı da göz önünde bulundurulduğunda) rahatlıkla söylenebilir. Benzer bir sosyal şiddet patlaması Brezilya içinde öngörülebilir. Hatta Brezilya’da ordunun konumunun darbe yapmaya çok daha müsait ve güçlü olduğunu da söyleyebiliriz.


Çin’in artan hegemonyası

Güney Amerika’da yeni dönemde şekillenmekte olan süreci elbette dünyanın genelindeki çekişme, çatışma, post-modern paylaşım ve hegemonya savaşlarının kapsamı dışında değerlendiremeyiz.

Güney Amerika solumsu iktidarlar döneminde (yani aşağı yukarı son 15 yıldır) diktatörlükler ve yoğun neoliberal programlar sonrası görece rahat ve ABD hegemonyasına mesafeli bir süreç yaşadı. Bu aynı zamanda Küba ve Şili’deki sınırlı bir dönem Allen'de hükümeti sonrası solun iktidar olmayla en yakından temas ettiği dönem oldu.

Fakat bu süreç aynı zamanda asıl olarak Çin sermayesinin kıta genelinde yayıldığı, doğanın yağmasına dayalı tarzda neoliberal yıkımın yaşandığı bir zaman dilimiydi. Çin (kısmen Rusya’nın da son dönemlerde eklemlendiğinden söz edilebilir) bu ülkelerdeki solumsu iktidarların çeşitli zaaflarını da değerlendirip, (Dünyanın her yerindeki, her türden iktidarla kurduğu gibi "iyi" ilişki kurdu.) bu ülkelerdeki alt yapı yarımlarını finanse ve organize ederek, kalıcı köklü ilişkiler geliştirdi. 

Aynı zamanda bu durumu kendi ticari yolları kurmaya dönük kullandı. Kıtayı enine kat eden Brezilya-Peru demiryolu ve Panama’ya alternatif açılmaya çalışılan Nikaragua’daki kanal buna örnek. Bir diğer ana yönelimi ise bu ülkeleri gerek petrol gerekse de gıda kaynağı olarak kendi üretim zincirinin parçası haline getirmesi olarak şekillendi.


ABD ne yapıyor?

Peki bunlar olurken dünyada giderek hegemonik pozisyonu sorgulanan ABD ne yapıyordu? ABD de elbette neredeyse yüzyıldır arka bahçesi olarak gördüğü Güney Amerika’yı kendi egemenlik alanından çıkarmama arayışında olacaktı. Bu doğrultudaki ilk açık hamlesini Orta Amerika ülkesi Honduras’ta Chavist rüzgarları arkasına alarak iktidara gelen Manuel Zelaya’nın askeri darbeyle (28 Haziran 2009) iktidardan uzaklaştırılmasıyla gerçekleştirdi. Cunta ülkede halkçı bir yeni anayasa yazılması tartışmalarının ortasında iktidara el koydu.

Darbe Fidel Castro tarafından tahmin edilmesine rağmen, Latin solu darbeyi engellemek ve sonrasında da darbecileri iktidardan uzaklaştırma konusunda yetersiz kaldı. ABD tarafından destekli olduğu şöyle ya da böyle bilinen darbe (1) karşısında daha ne yapılabilirdi? Evet bu bir soru. Fakat somut, görünür sonuç: Bütün etki ve gücüne rağmen sol iktidarlar darbecileri etkisiz kılamadılar.

Sonrası ise Paraguay’da 2012’de solcu popülist lider eski rahip Fernando Lugo’ya karşı bir sivil darbe gerçekleşti. Bu ülkedeki toplumsal hareketlerin zayıflığı ile Latin solunun yetersiz tepkisi Paraguay’da sağı yeniden iktidar yaptı. Sonrası ise Chavez hayatını kaybetti. Chavez ve başka solcu güneyli liderlerin aynı dönemde kanser hastası olması, komplo teorisi gibi değerlendirilse de bütünüyle bir tarz "hastalık suikasti" iddiaları çürütülmüş değil. Chavez’in ölümü, o zamana kadar kıtanın entegrasyonu doğrultusunda sosyalist fikirler etrafında çabalayan temel figürün kaybıydı. Bundan sonrası belki Bolivya lideri Morales hariç diğerlerinin daha alt tonlarda bu tarz fikirleri dile getirdikleri ya da tamamen unuttukları bir zaman dilimine sahne oldu.

Geçtiğimiz yılın sonunda gerçekleşen Arjantin’deki iktidar değişikliği (2) sonrası bizzat Obama tarafından geniş bir iş adamı kadrosuyla yapılan kutsama ziyareti, sağ rüzgarların daha sert eseceğinin göstergeleriydi. Nitekim kısa zamanda esen rüzgar kasırgaya dönüşerek, Venezuela ve Brezilya’da tozu dumana katmaya  başladı. Bunu tabii Ekvador ve Bolivya da takip ederse şaşırmayalım.

Gerçek darbe ise daha derinden geldi. Bu Trans Pasifik Ortaklığı adı altında ABD’nin Çin ve benzerlerinin güçlenmesine karşı attığı kendi hegemonyası sağlama alma anlamında köklü stratejik bir adımdı. Güney Amerika’dan da bu topluluğa ilk elden ABD’nin geleneksel müttefikleri, Meksika, Peru ve Şili dahil oldu. Son haflarda ABD, AB'yle de Trans Atlantik Anlaşması imzalayarak Avrupa üzerinde de hegemonik ilişkisini pekiştirme arayışında.

ABD bu arada bölgedeki askeri gücünü "sol" iktidarlar döneminde de önemli ölçüde korudu. Kolombiya’daki üsleri kalırken, sadece Ekvador’da Manta üssü kapatıldı. Buna karşılık Peru ve Paraguay’da yeni askeri üsler kurdu.


(1) Ülkemizde ABD emperyalizmine bir türlü darbeciliği yakıştıramayan alzheimer hastası solcular var. Ben kısa bir hatırlatma yapayım. Kuzeyden güneye belli başlılarını sıralayayım. Somoza, Batista, Papa Doc, Stroessner, Fujimori, Pinochet diye çok sayıda diktatör adı sayılabilir. Bunlar on yıllarca ülkelerinde işkence yapmış, kan dökmüşlerdir. Evet bu kişiler kendi ülkelerinin vatandaşlarıdır, kan dökenler bizzat o ülkenin askerleri, polisleri, istihbarat görevlileridir. Ama evet bir ama var. Bu ülkeleri zaman zaman bizzat işgal edip, diktatörleri koltuğa oturtan, zaman zamansa onlara eğitim (Panama -SOA) askeri yardım adı altında bu işleri öğreten, yönlendiren, uyguladıkları ekonomik politikalara akıl hocalığı yapan birileri var. Unutkanlık hastalığından muzdarip muhteremlere daha güncel bir soru: Siz hiç Esad’a yapılana benzer bir biçimde bu yılların kanlı diktatörlüklerine ABD’nin savaş açtığını duydunuz mu?

(2) Seçimler öncesi C. Kirchner hakkında soruşturma yürüten Savcı Alberto Nisman’ın hala nedeni açıklığa kavuşturulamayan ölümü, sol Peronist Kirchner iktidarı için adeta Suriye’de Esad rejimine dönük organize edilen Refik Hariri suikastını anımsatıyordu.




AYKAN SEVER