Güney Kürdistan’da son aylarda üst üste yaşanan siyasal gelişmeler ve bu gelişmelerin yol açtığı toplumsal sonuçlara dair siyasi çevrelerin tutumlarına ilişkin çok yazılıp çizildi. Fakat bu gelişmeler karşısında bir de kitlelerin tutumu önemli. Kitleler ne düşünüyor, ne yapıyor? Çünkü siyasal süreçlerin gelişmesinde siyasi çevrelerin etkisi olduğu kadar onların tutumunun belirlenmesinde de kitlelerin tavrı her zaman önem arz eder. Kitlelerin kabul edeceği ya da karşı çıkacağı bir hususa siyasi çevrelerin çok uzun süre direnmesi mümkün değil. Böylesi bir durumda o tutum sahipleri aşılıp, siyaset dışına itilirler ki, hiçbir parti veya kişi bunu göze almaz. İşte bu noktada Güney Kürdistan’da kitleler kendi gücünün farkında değil. Suskun, siyaset dışı. Hiç yok demek belki yanlış olur, ama yaşanan gelişmeler karşısında beklenen veya olması gereken düzeyin çok, hem de çok gerisinde.  

Düşünsenize, Güney Kürdistan’da 21 Eylül 2013 günü yapılan seçimlerin üzerinden altı ayı aşkın bir süre geçmesine rağmen hala ne hükümet kurulabildi ne de ne zaman kurulacağı belli. Hatta tam tersine 30 Nisan günü Irak’ta yapılacak olan parlamento ve eyalet seçimlerinden sonraya kaldığı kesinleşti. Tabi sorun bunun ile de sınırlı değil. Oluşturulacak olan hükümetin koalisyon ortakları belli olmadığı için parlamento başkanı ve yardımcıları da seçilemiyor, ki onların seçilememesinden ötürü parlamento da toplanamıyor. Yani memlekette ne hükümet var ne de parlamento. O parlamento sözde halkın iradesini temsil edecek olan kurum. Hükümet de bu iradeye göre icraat yapacak olan kurum. Ama ne parlamento toplanabiliyor ne de hükümet kurulabiliyor. Buna rağmen kimse çıkıp "ya bu hükümet kurma çalışmalarının da bir süresi olur. Bir parti eğer hükümet kuramıyorsa, başka bir parti kursun. O da olmuyorsa yeniden seçime gidilsin" demiyor. Ne bir siyasi partiden, ne bir sivil toplum örgütünden, ne de halktan ses çıkıyor. Çıkan sesler de o kadar cılız ki, onlar bile kendi seslerini duyamuyor.
Geçici hükümet adı altında memleket bir partinin eline mahkum edilmiş, halkın iradesi askıya alınmış. Bu hükümet de yetkisi olmayan birçok karar aldı. Türkiye ile petrol boru hattı ve sınır kapılarının sayısının arttırılması anlaşmalarının imzalanması ve Rojava sınırının kapatılması ve Halepçe’nin eyalet yapılması gibi bir takım kararlara imza attı. Bu yapılan icraatların hiçbiri değil böylesi bir geçici yönetimin Irak’a bağlı federe bir yapı olarak Hewler’in kendi başına alabilme yetkisi olan kararlar değil. Merkezi yönetimin onayı ve iznini gerektiren kararlar. Buna rağmen meşruiyeti dahi tartışmalı konumdaki bir geçici hükümet Hewler ve Güney Kürdistan halkı adına bu icraatları yaptı ve yapmaya da devam ediyor. Üstelik bu kararların hemen hemen hiçbirine ne Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK), ne Goran Hareketi, ne Yekgurtiye İslami Kurdistan, ne de Komala İslami Kurdistan gibi parlamentoya girmeye hak kazanmış partilerin hiçbiri katılmıyor, doğru da bulmuyor. Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) bu icratları tek başına yapıyor ve "yaptım oldu" der gibi Kürt halkına da zorla kabul ettiriyor.
Kürt halkını ve Bağdat yönetimini hiçe sayarak yapılan bu anlaşmalara karşı Bağdat yönetimi Federal Kürdistan Bölgesi’nin bütçesini keserek tavır gösterdi. Bağdat’ın bu tutumundan dolayı bölgede insanlar aylardır maaş alamıyor. Yunanistan’da hükümet bir kemer sıkma politikası izledi, halk hepsi sokaklara döküldü. Dünyanın neresinde olursa olsun demokratik ülkelerin hepsinde halk bu tür durumlar karşısında tavır gösterir, sokaklara dökülür. Ama Güney Kürdistan’da kimse çıkıp "bizim maaşları neden ödemiyorsunuz" dahi demiyor.  
Güney Kürdistan’da halk suskun, sivil toplum örgütleri suskun, siyasi partiler suskun. Suskunluğun tek nedeni de Arap milliyetçiliği karşısında Kürt milliyetçiliğiyle ayakta durabileceğinin sanısının hala hakim olmasından kaynaklanıyor. Baas rejiminin ağır baskı ve katliamlarından yeni kurtulmuş olan bir halkın böylesi bir sanıya kapılmasında mutlaka haklılık payı vardır. Şimdi de bir taraftan Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) gibi bir terör tehdidinin, diğer taraftan Maliki hükümetinin hala Kürtleri Arapların bir uzantısı haline getirme çabasının sürdüğü bir ortamda Kürtlerin ulusal varlıklarını sürdürme yönünde kaygılarının bulunması kaçınılmazdır. KDP de Arapları bir dış tehdit gibi gösteren algıyı sürekli canlı tutarak, Kürt halkı arasındaki bu hassasiyete hitap ediyor. Bundan dolayı da halk, aylarca maaşını alamamış dahi olsa, Bağdat ile gerginliğin sürdüğü bir ortamda "ulusal birliğe zarar gelir" kaygısıyla, tasvip etmediği halde, hükümet adına KDP’nin yaptığı şeylere sessiz kalıyor, tavır göstermiyor.
Fakat Kerkük üzerinde her türlü oyunun oynandığı ve statüsünün belli olmadığı bir ortamda Kürtlerin oradaki gücünü parçalama pahasına kendi parti çıkarlarını hakim kılmak için Irak seçimlerinde Kürtlerin parçalı bir şekilde girmesine ön ayak olmak ve bu şekilde Arapların orada daha etkili hale gelmesine hizmet etmek kesinlikle ulusal bir tutum olamaz. O da bir yana Kürtler Rojava’da varlık yokluk mücadelesi verirken onlara sınırlarını kapatmanın Kürt ulusallığıyla hiçbir alakası yoktur. Ulus fobisi yaratılarak yapılan sadece Türkiye ile yapılan kaçak ticareti ve elde edilen hazine dışı gelirleri gizleme çabasıdır. Kürt halkı eninde sonunda bunu fark edecektir ki, bir halkın öfkesinin nelere kadir olduğu o zaman görülecektir.