1991'in sonlarından itibaren Türk ordusu sınır boylarında yeni karakollar inşa etmeye başladı. Özal'ın ölümünden sonra Ankara, Güney Kürdistan'a yönelik politikasını değiştirdi. Taktik yaklaşımlarını, tam da inkarcı ve imhacı geleneksel stratejilerine uygun hale getirdi.
Türkiye bir yandan da Saddam ile ilişkileri geliştirmeyi ihmal etmedi. YNK ile yaşanan çatışmalarda KDP'yi destekleyerek, dengeyi KDP lehine bozan Türk devleti, Barzani'yi Saddam'la barıştırarak Irak egemenliğini yeniden Güney'e taşımak için varını yoğunu seferber etti. Ve başarılı da oldu, Saddam Hewler'i işgal etti.
Tarihler 1994'ü gösterdiğinde Türk ordusu, sınırın Güneyi'nde güvenlik bölgesi oluşturmuş; savunma mevzilerini aşağıya indirmişti. Dönemin Dışişleri Bakanı Mümtaz Soysal, "İşgal gibi algılanmamalı, zaten o dağlarda insan yok" diyecekti.
Türkiye, bölgede her zamankinden daha güçlü bir pozisyona doğru yol alıyordu. 'Yerel çözüm', 'Tampon bölge' söylemleri sıkça dile getirildiği bir sırada, 1995 Mart'ında Türk ordusu on beş bin askerle PKK'ye karşı büyük bir operasyona girişti. Aslında bu bir işgal hareketiydi. Güney'e nihai şekil verme, KDP'yi kontrol altında tutma, PKK'yi 'temizleme' amacı taşıyordu.
Ağustos 1995'te Dublin'de yapılan zirvede Türkiye'nin gözetiminde Güney Kürdistan'a yeni bir biçim verildi. Dublin toplantısından sonra Barzani, Türk ordusunu resmen Güney'e davet etti.
Aradan 20 yıl geçti… Türk askerleri hala Güney Kürdistan'da. 100 tank, 3 ila 5 bin arasında değişen asker Güney'de konuşlanmış durumda.
Türk askeri varlığı, Amedîye, Kanîmasî, Delalok, Şeladizê ve Bamerne'de Saddam Hüseyin döneminden kalma eski havaalanı ile Uludere'nin 60 kilometre güneyindeki şehir merkezinde bulunuyor.
Bu askeri karakolların yanı sıra Batufa ve Amedîye'de de MİT temsilcilikleri faaliyetlerini sürdürüyor. Zaxo'dan Batufa ve Kanîmasî'yi askeri anlamda kontrol altında tutan Türk ordusu yerelde de 'ajan-muhbir' örgütlemesi oluşturmuş durumda.
Mesud Barzani, 2011 yılında Ankara'ya yaptığı ziyarette, "Türkiye ile Kürdistan'ın güvenliği birbirine bağlı" dedi ve Türk birliklerinin süresinin altı yıl daha uzatıldığını açıkladı.
Anlaşmaya göre Türk askeri 2017'ye kadar Güney'de kalacak.
En son IŞİD Hewler kapısına dayandığında toplanan Kürdistan Parlamentosu'ndan çok sayıda milletvekili, 'Türkiye'nin IŞİD'i desteklediği için askeri varlığını' çekmesini istedi.
Nitekim geçen ay Hewler ziyaretinde Davutoğlu ile Barzani arasında yapılan görüşmede üslerin geleceği detaylı bir biçimde ele alındı. Sızan bilgilere göre görüşmede üslerin modernize edilmesi ve peşmergenin burada Türkiye tarafından eğitilmesi konusunda görüş birliğine varıldı. Hatta peşmergenin Türk ordusu tarafından eğitilmesi önerisinin Hewler yönetiminden geldiği belirtiliyor.
Zaten Hewler dönüşü yaptığı açıklamada Davutoğlu, askeri üslerin kalıcı olacağı mesajını vererek, "Üsleri Kürt bölgesi vatandaşlarının savunmasının bir kalesi olarak değerlendiriyoruz. Tehdit çeşitlenince bu güvenlik birimlerimizin görev tanımlarının da verecekleri eğitimlerin değişmesi gerekir. Irak ve Suriye'de bölgeye ve Türkiye'ye dönük tehdit ortadan kalkana kadar Türkiye bu çalışmalarını sürdürecek" dedi.
2008 yılında Kürdistan Parlamentosu hiçbir hukuki dayanağı olmayan Türk üslerini boşaltma kararı aldı. Ancak Kürt hükümeti parlamentonun kararını yok saydı.
Şirketleriyle, dizileriyle, okullarıyla, Sibel Can'ı ve İbrahim Tatlısesi'yle Türk devleti Güney'in içlerine doğru ilerliyor. Kürt yönetimi de Ankara'yı bir 'umut kapısı' olarak görüyor. Geleceğini bu işbirliği üzerine kuruyor. Peki Ankara Güney Kürdistan için ne öngörüyor?
Aradan yaklaşık 20 yıl geçti. Bugün Erdoğan iktidarının "yeni Türkiyesi"nin Rojava'ya yaklaşımı ile yirmi yıl önce TC'nin Güney Kürdistan'a olan yaklaşımı arasında nasıl bir fark var? Fark açık, bu kez Türk egemenliği Rojava'da işbirlikçi bir Kürt gücü bulamıyor. Yeni olan bu. Eğer bir yenilikten söz edilecekse ancak tarihsel rolünü oynama konusunda ayağa kalkan örgütlü Kürt muhalefetinden ve onun halkların barışını ve eşitliğini esas alan yeni yaşam projesinden söz edilebilir.