İnsanlığın sömürüsüz ve eşit bir yaşam özlem ve mücadelesi bitimsizdir. Yenme ve yenilgilerle dolu olan bu mücadele tarihi, kendisinden sonra gelen mücadeleci kuşaklara çok değerli deneyimler ve değerler bırakırlar. Bu ders ve değerler yeni dönemlerde zamanın gerçekliğiyle harmanlanarak geleceği şekillendirir. Ekim Devrimi de tüm başarı ve başarısızlıklarıyla bizlere büyük deneyimler bıraktı. Onu eleştirirken, anlamak: Anlarken aşmak bugüne ve gelecek kuşaklara borcumuzdur. Bu yazı, kendi sınırları içinde bu amacı taşımaktadır.
Ekim Devrimi’ni anlamak, teorik ve pratik öncülü olan 1871 Paris Komünü’nü anlamakla mümkündür. 19. yüzyıl sınıf mücadelelerine damgasını vuran, iki aylık kısa ömrüne rağmen önemli tartışma ve deneyimler yaratan Paris Komünü’nü Marx, işçilerin komünler aracılığıyla yarattığı ve burjuva devlet aygıtını parçalayarak yerine geçirdikleri yeni tarzda bir yapı olan proletarya diktatörlüğü olarak tanımlar. Bu yeni tarz, komün temsilcileri aracılığıyla halkın temsil edildiği ve yönetime, yasama, yürütme gücüne doğrudan katıldığı bir mekanizmadır. Bu devlet olmayan devleti sosyalizmin geçici devlet biçimi olarak tanımlar Marx.
Hemen burada Marx ile Bakunin arasındaki ‘devlet’ tartışmalarına değinmekte yarar var. Marx, yeni tarzda bir devletin sosyalizmi kurmada zorunlu ama sınıflar ortadan kalktıkça gittikçe gereksizleşecek ve nihayetinde sönüp gidecek bir araç olarak tanımlar. Bakunin ise bir devlet mekanizmasının hangi tarzda olursa olsun, nihayetinde bürokratikleşeceğini ve baskıcı bir araca dönüşerek yozlaşacağını savunur ve sosyalizme geçişte devlete karşı çıkar. Lenin, Ekim Devrimi’nin hemen öncesinde yazdığı “Devlet ve Devrim” adlı eserinde Marx’ın proletarya diktatörlüğü teorisini geliştirir. Ekim Devrimi’nin niteliğini belirleyecek olan bu tarihsel mirasın geliştirilmiş biçimi olacaktır.
Yıllar sonra Gramsci, Ekim Devrimi’ni kapitale karşı devrim olarak tanımlar. Haksız da değildir. Çünkü Marx’a göre, bir sosyalist devrim patlayacaksa bu devrim ancak kapitalizmin dolayısıyla üretim araçlarının en gelişmiş olduğu işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki çatışmanın en güçlü yaşandığı ülkelerde başta İngiltere, Fransa ve sonrasında Almanya’da olacaktır. Fakat devrim ironik biçimde tam bir köylü toplumu olan Rusya’da patlar. Rusya, o dönemde yüzde 85’i köylü, yüzde 5’i işçilerden oluşan feodal bir yapıdadır. Fakat devrimi hazırlayan etkenler çeşitlidir. Bunlardan önemlileri daha 17. yüzyıllardan beri Rusya kırlarında durmaksızın patlayan köylü ayaklanmalarının yarattığı devrimci dinamizmdir.
Bir diğer etken, I. Dünya Savaşı’nda çarlık ordularının uzun süren savaş boyunca yılgınlığa, isyana dönüşen durumudur. Elbette ki, Rus işçi sınıfının, sanayi bölgelerindeki etkisi ve daha 1898’de kurulmuş ve sonradan Sovyetler Birliği Komünist Partisi adını alacak olan RSDİP’in (Rus Sosyal Demokrat Partisi) etkinliği, disiplinli ve devrimci çabaları başat roldedir. 1905’te halk Kışlık Saray’a yürüyünce katliamdan geçirilir. Bu dönem daha sonraları Sovyet devriminin kaldıracı olacak olan konseylerin (işçi birlikleri, komünleri) yaratıldığı, güçlendiği dönemdir. Lenin, daha sonraki yazılarında konseyleri, “işçi ve köylünün silahlı gücünü oluşturan yeni bir devlet aygıtı” olarak tanımlar.
Ekim Devrimi, bu anlamda eski çarlık devlet mekanizmasını parçalayıp onun yerine “örgütlü-silahlı işçi ve köylü konseylerini” geçiren yeni türden bir mekanizmadır. Ekim Devrimi, toplumsal mücadele tarihinde ilk kez bu kadar büyük çapta ve keskinlikte ezilenlerin iktidarı ele aldıkları bir dönemi açması anlamında önemlidir. Devrim sonrası süreç, Rusya’nın sosyo-ekonomik yapısıyla ilişkili olacak biçimde ve Marksist teorinin devlet, devrim, sosyalizm konularına yaklaşımı biçiminde harmanlanmış bir tarzda gelişmeler yaşanacaktır.
Ekim Devrimi’nin büyüklüğü ve dünya çapında etkisi, 1990’larda Sovyetler Birliği’nin kendi içine çöküşü gibi dünyayı sarsan bir niteliğe sahiptir. 1990’lı yıllardaki çözülüşü anlamak için devrimin ilk yıllarına, bu dönemdeki politikalara bakmak, bunları değerlendirmek durumundayız. Devrim sürecinde ve ilk yılarında devrimin kaldıracı ve damarlarındaki kan gibi önemli ve etkin olan konsey yapılarının, sonraki yıllarda işlevsizleştirilmesi hayati önemde bir hata olmuştur. Birbirini besleyen yanlış politik yönelim, devletin bir bürokratik aygıt olarak tekrar ortaya çıkmasına ve giderek halktan, konseylerden kopmasına ve süreç içinde kendi iktidarını yaratarak yozlaşmasına yol açmıştır. Sonuçta, Bakunin’in devlet üzerine söyledikleri doğrulanmış gibidir.
Ne kadar iyi niyetli çabalar içinde olunursa olunsun, halkın; konsey, sovyet, komün, meclis gibi kendi öz örgütlerinin işlevsizleştirilmesi yönetim, karar ve yürütme süreçlerinin parti-devlet elinde toplanması kaçınılmaz olarak bir disiplin-baskı aracı yaratmaya ve yozlaşmaya götürmüştür. Rusya’nın o dönemki iç ve dış koşulları da düşünüldüğünde (iç savaş, dış müdahale, ekonomik sorunlar) güç ve karar mekanizmalarının devlet elinde toplanmış olması geçici olarak bir zorunluluk biçiminde de yorumlanmıştır. Fakat halkın öz gücüne dayanmayan hiçbir mekanizma, devlet, parti kendi öz niteliğini koruyamaz.
Sovyetlerde, konseylerin inisiyatifsizleştirilmesi, parti iktidarının devletleştirilmesi ile devlet-iktidar farklı bir yoldan yeniden üretildi. Üretim araçlarının devlet mülkiyeti halinde olması, toplumsal artı-ürünün devlet elinde birikmesine ve yozlaşan devlet-iktidar aygıtının bu artı-ürüne el koymasına bürokrasi içinde yeni sınıf ve ayrıcalıklı kesimlerin doğmasına yol açtı. Ekim Devrimi, kendisinden 95 yıl sonra bize öğrettiği en büyük ders, halkın gücüne dayandığında her şeyin başarılabileceği ve yine halkın katılımı, özgürleşme süreçleri, organlarının saf dışı edildiğinde hiçbir devlet mekanizmasının varlığını sürdüremeyeceği gerçeğidir.
Daha fazla komün, meclis, konsey derken ve bu organların işlevselliğini artırırken daha az devlet, hiyerarşi demeliyiz. Devlet yapılarından uzak durmak geleceği kazanmanın biricik yoludur. Ekim Devrimi, tüm başarı ve başarısızlıklarıyla bizimdir. Eleştirirken anlamak ve öğrenmek istiyoruz. Ne yüceltip mutlaklaştırılmalı ne de yok sayılmalıdır. O, tarihin belli bir dönemine ait insan özgürleşmesinin çok güçlü bir çabasıdır.
* Gürbüz Aydemir, Kandıra 2 Nolu F Tipi Cezaevi’nde tutsak.
GÜRBÜZ AYDEMİR: Ekim Devrimi 95 yaşında