Yaptığım haberlerden ötürü 7 yıl 6 hapis cezası aldım. Cezamın onanmasıyla birlikte Türkiye’yi terk ettim. Çıkarken emin olduğum tek bir şey vardı; daha önce 2 buçuk yıl kaldığım cezaevine bir daha girmemek.
İSMET KAYHANSON MÜLTECİLER 4. BÖLÜM
Son yıllarda Türkiye’den Avrupa’ya artan göç herkesin malumu. Bu yeni göçmenler gazetelere, “Türkiye’nin yeni dalgası”, “yeteneklerini ve varlıklarını da alarak, kitleler halinde Erdoğan’dan kaçıyorlar” gibi başlıklarla taşınırken, temsiller genelde az çok tanınmış akademisyenler, yönetmenler, sanatçılar, müzisyenler ve gazeteciler etrafında dönüyor. Çizilen portre ise özgürlüklerine kavuşmuş, Avrupa’nın ‘eşsiz’ imkanlarına nihayet ulaşmış göçmenler… Ancak durum hiç de öyle değil. Mülteci kampları, ev ve iş aramanın zorluğu, karşılaşılan ırkçılık, taciz, yalnızlık duygusu dışarıda kendine pek az yer buluyor. Özellikle genç Kürt mülteciler için durum biraz daha zor. O mültecilerden biri de Hülya Emeç.
Hülya, genç bir gazeteci. 2014 yılı Musa Anter Juri Özel Ödülü’nün sahiplerinden. İstanbul, Ankara, İzmir, Amed, Van başta olmak üzere birçok kentte gazetecilik yaptı. Haberleri nedeniyle gözaltına alındı, işkence gördü, hapis cezası aldı. Çalıştığı kurumlar, KHK ile kapatıldı. 7 yıllık hapis cezası ve yaşama koşulları kalmadığı için Türkiye’yi terk etti.
Önce Gürcistan, ardından Brezilya’ya gitti. Gürcistan’da tacize uğradı. Bir sonraki durağı dünyanın öbür ucu Brezilya oldu. Gürcistan’da yaşadığı tacizi orada da yaşadı. Sonra İsviçre’ye geldi. İsviçre iltica başvurusunu, Brezilya’nın güvenli bir ülke olduğunu öne sürerek reddetti.
Hülya, Zürih Havalimanı’nda günlerce bir iltica odasında tutuldu. Sonra sesini duyurmak için bulunduğu havalimanında bir video çekti: “Travmatik durumlar yaşıyorum. Aklıma 18 yaşındaki cezaevi günlerim geliyor. Bana ses verin. Şimdi tek başımayım. Ve bana ne olacak bilmiyorum. Destek bekliyorum” dedi.
Uluslararası kamuoyunun baskısıyla Zürih Havaalanı’ndan İsviçre’ye alındı. İltica başvurusu kabul edildi, ama daha oturum almış değil. Ancak Türk devleti bu kez Hülya’nın ailesini hedef aldı. Hülya İsviçre’deyken Siirt’in Baykan ilçesindeki ailesinin yaşadığı eve polis panzerlerle baskın düzenledi. Polis, Hülya’nın yengesini darp etti. Evdeki eşyaları dağıtan polis, anne Zümra Emeç’e “Kızın nerede bize söyle. Nereye giderse gitsin bizden kurtulamaz. Onu, gittiği yerden getirmesini biliriz. Aradan 5 yıl geçse bile onu bulup getireceğiz” sözleriyle tehdit etti.
Hülya, sırasıyla Gürcistan, Katar, Brezilya, Dominik Cumhuriyeti ve Peru’dan sonra İsviçre’ye geldi. Şimdi Zürih’te gazetecilik yapıyor. Kendisiyle neden Türkiye’yi terk ettiğini ve mülteciliğini konuştuk.
Sadece cezaevine gireceğiniz için mi Türkiye’yi terk ettiniz?
Şu günlerde bile yüzlerce gazetecinin ve binlerce insanın tutuklu bulunduğu cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamaları ve her gün yitirilen canları düşününce kendi yaşadıklarımdan bahsetmenin mahcupluğu içerisindeyim. İbn-i Haldun’un yüzlerce yıldır değişmeyen ”Coğrafya kaderdir” tespiti birçoğumuzun hayatında olduğu gibi benim de yönümü çizdi. Doğup büyüdüğüm coğrafyanın beni sürüklediği bu yaşam, tercihim değildi. Yitip giden onca hayatla kıyaslandığında nispeten şanslı görülebilirim, ancak sabah gözünü açtığın yere kendini ait hissedememek bile ömrün boyunca hep bir yanının eksik kalması için yeterli bir gerekçe. İçinden çıktığım cenderede halen yaşıyor olabilmek ve tabi ki fiziki anlamda ‘tutsak’ olmayış bir nebze de olsa şanslı hissettirebiliyor.
Yaptığım haberlerden ötürü 7 yıl 6 hapis cezası aldım. Uzun yıllardır beklediğim ama beklerken aslında hiç bir yeni başlangıca hazır olmadığım süreçte cezamın onanmasıyla birlikte Türkiye’yi terk ettim. Çıkarken emin olduğum tek bir şey vardı; daha önce 2 buçuk yıl kaldığım cezaevine bir daha girmemek. Planlayarak ve isteyerek gelmediğim bu ülkede aslında yeni bir ‘açık cezaevine nakil olduğumu’ şimdilerde anlamış bulunuyorum.
Bu anlattıklarım, bugün yaşadığım gerçeklik ve hissettiklerim… Duygularım ağır bassa da Türkiye’den çıkmadan muhasebe dediğin bir hesap kitabın içerisine tabi ki girdim. Bunda karar kılma çok da kolay olmadı. Yaşadığım ülkenin gelmiş olduğu durum ve gittikçe daha da ağırlaşan tablosu sadece bir cezaevi içine girmekten öte her yerin cezaevine döndüğü bir süreçti. Her canlının yaşam refleksi gibi dayatılan baskıya karşı teslim olmama kararıydı.
Yurtdışına çıkış süreciniz epey ilginçti… Gürcistan, Brezilya ve İsviçre. Brezilya’da zor zamanlar yaşadığınızı biliyoruz. Anlatır mısınız?
Türkiye’den çıkışın bir tercih değil zorunluluktu. Yaşama şansımızın kalmadığı bir ortamı alelacele terk etme durumu gelişti. Tabi ki her insanın yaşamı kendi düşünce, fikir dünyası yönünde mücadeleye sahne olur. Ve bu aynı zamanda o insanın hakikat arayışı olur. Eğer bu konuda insan tutarlı, ilkeli olursa teslim olmanın yok olmak anlamına geldiğini bilir. Ve bu yüzden zor da olsa üzüleceği kararlar almasına neden olur. Tabii geldiğim yol da tercihim değildi. Her gün yüzlerce mültecinin, ister insani ister politik sebeplerle, çıktığı yolda yaşamını yitirişini görürken tercih yapma şansımızın da olmadığını düşünüyorum.
Türkiye’den illegal yolla çıktım. Sonra da kendi pasaportumla önce Gürcistan’a, oradan Katar üzeri Brezilya’ya gittim. Bir kadın için gittiğim hiçbir ülke yaşanabilecek düzeyde değildi. Kriminal bir ülke olan Brezilya benim için oldukça zorlayıcı ve belki de hiç unutmayacağım 5 günü yaşamama sebep oldu. Türkiye’nin eğitim sistemiyle büyümüş ve sadece yabancı dil olarak Türkçe’yi öğrenmiş biri olarak, dünyadaki tüm dillere ve insanlara yabancı büyüdüğümü anladım. Her gün ortalama günde 5 kadının öldürüldüğü Brezilya’da yolculuğumu ‘sadece’ tacizle atlatmış olmamın naçizane şansını hissettim.
Ondan sonra Brezilya’yı da terk ettiniz…
Sao Palo’nun ıssız, karanlık ve sonunu bilmediğim hiç bir sokağa yaklaşmamam gerektiğini yaşadığım tacizden sonra öğrenmiş oldum. O gün bir an önce bu ülkeden çıkmaya karar verdim ve Peru üzerinden Dominik Cumhuriyeti’ne doğru yola çıktım. 8 saatlik uçuşun ardından Dominik Cumhuriyeti’nin havalimanında hiç yabancısı olmadığım polisler tarafından gözaltına alındım. Üst araması ve yapılan sorgunun ardından ilk uçakla Peru’ya deport edildim. 2 gün boyunca Lima’daki havalimanında gözaltında tutulduktan sonra tekrardan Brezilya’ya gönderildim. Enerjimin tükendiği noktada son kez havalimanına giderek İsviçre’ye bilet kestim.
Zürih Havaalanındaki video kaydınızda “Travmatik durumlar yaşıyorum’’ demiştin. O travmadan kurtulabildiniz mi?
Bu travma kavramını dar anlamda ele almamak gerekiyor. Özünde daha çok bir hayal kırıklığını ifade ediyor. Daha çok yağmurdan kaçarken doluya yakalanmak gibi bir durum. Şöyle ki; bırakalım düşünce özgürlüğünü, can güvenliğinin olmadığı bir yerden mücadele edeceğim alan kalmadı. Dayatılan prosedürler adeta insanı geldiğine pişman eden, var olanı, dayatılan kadere terk etme cinsinden. Özgürce yaşama şansım kalmadığı için terk ettiğim yurdumdan ayak bastığım İsviçre’de de ilk olarak özgürlüğüm kısıtlandı.
Havalimanındaki 29 günlük esaretin aslında çıkınca sonlanacağını zannetmek belki de en büyük yanılgımdı. Havaalanındayken şu an yaşadığım ve karşılaştıklarımı kestiremiyordum. Peşinden sürüklenerek geldiğim buralarda sanırım hiçbir zaman özgür olamayacağımı yeni yeni anlıyorum. Elbette ki kimsenin bizi kırmızı halılarla karşılamasını beklemedik, ama tüm dünyanın gözleri önünde bir toplumun kimyasıyla oynanan Türkiye’de sanki keyfi biçimde gelip Avrupa ülkelerine ”kapak” atıyormuşuz gibi yaklaşılması da anlamlandırmakta güçlük çektiğim konuların başında geliyor. Tüm yaşamımı değiştirecek bu kararı bir gün içinde, alelacele, başta annem olmak üzere hiçbir dostumu göremeden geldiğim bu ülkede, şok hali, veya rüzgarda savrulan bir bireye dönüşümü hala yaşıyorum.
Biz, Ortadoğu toplumunun genlerine işlemiş sosyal yaşamdan, bireyciliğin kabul gördüğü, herkesin sınırlarının ve dünyasının olduğu bir yaşama alışmak pek kolay olmayacak. Elbette ki bu ülkeyi ve toplumu yargılamak, hoşnutsuzluk göstermek, böbürlenmek için söylemiyorum, sadece kendini buraya ait hissedememe psikolojisini anlatmaya çalışıyorum.
Mültecilik bir meydan okuma mı, kaçış mı, özgürlük mü? Nasıl tarif edersiniz?
Buna bir meydan okuma demek çok iddialı olur, özgürlük demek ise en büyük yanılgıyı beraberinde getirir. Kaçış göreceli karşılasa da aslında bir teslim olmama çabasıdır.
İsviçre’de genç bir sürgün ya da mülteci olmak nasıl bir şey?
İsviçre’de mülteci olmak ya da Avrupa’da diyelim; yabancı, öteki ve istenmeyen olmanın kimliği ile yaşayıp, kabullenme olduğunu öğrendim. Eşitsizliğe, ayrımcılığa ve ötekileştirmeye karşı verdiğimiz mücadelenin ne denli elzem olduğumu bir kez daha teyit etmiş oldum. Güleryüzlü ve inceltilmiş faşizm politikaları biz mültecilere, demokrasi olarak sunuluyor. Daha yakıcı olan ise mülteciler arasında bile bilinçli, yoğun bir eşitsizlik ve ayrımcılık yaşatılıyor.
Kitaplarda okuduğum kapitalizmin en canlı ve vahşi yüzüyle mülteci olarak karşılaşmak bana bildiklerimi sorgulatırken, bilmediklerim üzerinde de büyük şaşkınlık yarattı. Her şeyin ceza (para) duvarıyla karşılaşma ihtimali olması, yazılı olmasa bile her kuralın kanun olduğu bir ülkede, sürekli gözetlenme hissiyle yaşamak buraya dair özgürlük algısının gerçekte büyük bir yanılsama olduğunu gösterdi. Özelde yaşam alanı olarak mültecilere dayatılan yer altı ve yer üstü kampları, çoklu yaşamın olduğu odalar, seçeneksiz tercihler, yıldırmak için yaptıkları mobbingler, yerli-yersiz görüşme talepleri ve kontrol altında tutma çabaları bıkkınlık ve beklentisizliği yaratıyor.
Ortadoğu’da ve yoksul 3’üncü dünya ülkelerinde savaşı ve diktatörleri destekleyenler, bunun sonucu olan mülteci göçünü sorun olarak görüyor. Bu ülkeler, savaş politikalarını kesmek yerine hayatta kalmaya çalışan insanların gelişini ve gelenlerin yaşamsal ihtiyaçlarını kesmeyi tercih ediyorlar. Bu düzende her mülteci, bir maliyeti temsil ediyor. Hal böyleyken; mevcut travmalara yenileri ekleniyor ve istedikleri insan formunu ilaçlar, terapiler ve telkinlerle yeniden şekillendiriyorlar.
Peki, Dilini, kültürünü, sokaklarını, hayatını bilmediğin bir yerde yaşamak nasıl bir şey? Nasıl bir hayat kuruyorsunuz?
Sokaklarda yürürken sık sık ‘Nasıl görünüyorum acaba’ diye meraklandığımız bakışlara maruz kalıyorum. Göz göze gelindiğinde ise gerçek olmayan gülümseme ve selamlaşma ile teması bitiriyorlar. Hatta bir çoğumuzun medeniyetten uzak, cangıllardan geldiğimizi düşünerek, basit ve bilinen ihtiyaçları bile nasıl karşılanacağını tarif ederek anlatmaları ise bizler hakkında çok az şey bildiklerini gösteriyor. Oysa medeniyetin beşiğinden doğmuş halkların misafirperver kültürüyle büyümüş bizler, güneşin yüzünü nadiren gösterdiği, soğuk ilkimin insanların yüzüne sirayet ettiği bu ülkede hep bir yabancı olarak yaşayacağız.
Genç bir mülteci olarak geride neyi bıraktınız?
En başta Türkiye’de değişime olan umutlarımı, mevcut gerici iktidarla mücadelenin, bana düşen payını yarıda bıraktım. Bütün bunlarla birlikte sevdiklerimi, geçmişimi çocukluğumu ardımda bıraktım. Geride bıraktıklarımı unutmamak, kültürel ve toplum özelliklerimi kaybetmemek için ciddi zihinsel mücadele içindeyim. Doğasına hayran kaldığım ama bir o kadar da kapitalizmin finans kaynağı olan ülkede yaşamanın ne kadar zor olduğunu anlamış bulunuyorum. Tabi ki uzun vadede tek ve vazgeçilmez hayalim ülkemin bu zulümden kurtulduğu gün, dört bir yana savrulan milyonlarca insan gibi topraklarıma dönebilmek.
İsviçre’deyken ailene devletin baskı yaptığı basına yansıdı. Bu hala sürüyor mu?
Düşmanın bile en ahlaksızı sanırım Kürtlerin nasibine düşmüş. Savaşın bile bir kural vardır. Lakin şu an Türkiye’de yürütülen savaşta ahlaki hiçbir değer yargısına rastlayamıyoruz. Kürt özgürlük mücadelesine gencinden yaşlısına tam bağlı bir aileden geliyorum. Babam ömrünün sonuna kadar mücadele içindeydi. Ağabeyim yaşından büyük cezaya çarptırıldı ve hapiste. Geri kalan ailem bu onurlu mücadeleyi sürdürüyor. Ben Türkiye’deyken de sürekli evimize gider, taciz ederlerdi. Ben çıktıktan sonra da gerek ev baskınlarıyla gerekse de telefonla arayarak rahatsızlıklarını sürdürüyorlar.
Polis, asker baskısı altında gazetecilik yaptın. Hem Kürt hem de kadın olarak… O ‘hızlı’ süreçten, ‘durağan’ sürece geçmek zor oldu mu?
Bir gazeteci için durağan bir süreç yoktur. Kaldı ki hayat devam devam ediyor ve mücadele edecek çok sebep var. Türkiye’de kadın ve muhalif bir gazeteci olmak her anlamda dezavantaj. Çünkü her ikisi de görmezden gelinen olgular. Bir araya gelince tümden yok sayılmak isteniyor. Kürt olduğunuz için zaten potansiyel “terörist” olarak görülüyorsunuz. Kadın kimliğinden ötürü de eril zihniyet tarafından tümden hedef haline geliyoruz. Haber takiplerinde, polis tarafından hedef alınıyor ya da işinizi yapmanız engelleniyor. Bunca zorluğa rağmen Kürt gazeteciler olarak tarihi bir sorumluluk üstenmiş durumdayız. Başına gelecek her şeyi göze alman gerekiyor. Çünkü nerede darp edileceğimizi, tehdit alacağımızı ya da canımızdan olacağımızı bilmiyoruz. Kadın olmak ise zaten başlı başına sorun. Devlet ve onun toplumdaki yansıması erkek zihniyetinde, ‘bir kadından gazeteci olmaz’ ön kabulü. Kadın haber takiplerinde ayak altında dolaşmamalı, çok çok editöryal aşamalarda yer almalı, sokağa çıkmamalı. Dünyanın yarısını oluşturan kadınlar ne hakla sokaklardan veya bazı meslekleri yapmaktan mahrum bırakılsın. Ape Musa’nın dediği gibi “Benim doğduğum kentlere her gün kurşunlar yaşardı. Siz bilmezsiniz bu yüzden ben terörist olurdum siz yurttaş” demişti. Bu yüzden de Kürt ve muhalif basın Türkiye’de tarihi bir misyon yüklenmiş durumda. Ben de payıma düşeni bulunduğum yerden üstlenmeye ve gerçeklerden taviz vermeden yazmaya devam edeceğim.