Geçen hafta “muhatapsız yüzleşme” yazıma devam edeceğimi yazmıştım. Devamını yazacağım diye söz verdiğim bazı yazılarımı, gündemin çok hızlı değişmesi yüzünden yazamadım. Devamını yazamadığım yazılarım için, bu cümleler aynı zamanda bir özeleştri olarak yorumlanmalıdır. Hem siz okurlardan, hem de gazetenin yöneticilerinden. Aslında gazetinin yöneticisi heval, beni her seferinde çok kibarca uyarmıştır. Bazen “isterseniz başlığa -I- sıralamasını koymayalım” diye uyarması, çok dostça ve yapamayacağım bir durumda oldukça koruyucu bir önlem olmasına rağmen, bazen vazgeçemediğim genetik kodlarıma işlemiş Zaza inatçılığım yüzünden ısrar ederim.
İşte şimdi, ya verdiğim sözü tutacağım, yüzleşmenin devamını yazacağım ya da çok güncel ve yakıcı olana, “süressiz –dönüşümsüz kitlesel açlık grevleri”ni yazacağım. Kimliğimin Kürt-kadın-emekçi-anne-doktor ve psikyatir yanlarını yüzleşme tahtasına yatırıp, açlık grevlerini yazmak varken sözümü tutmalımıyım mı? Ya da Pozantı’daki Kürt çocuk katliamının başka versiyonu olan cinsel istismarı veya bu yılki 8 Mart’a Kürt kadınlarının şiddete karşı kitlesel eylemlerini…vb .. vb ..mı yazmalıyım. Ya da Türkler’in 28 Şubat yüzleşmesini mi, yüzsüz 28 Şubat medyasının yüzleşmesini mi…
Neyse sözümü tutmalıyım. Ne kendimi ne de gazeteyi zor durumda bırakmamalıyım. Geçen yazımda TC’nin Kürtleri yok sayarak geçmişi ile yüzleşmesinin “muhatapsız yüzleşme” prosesinin (sürecinin) Kürtler için de Türkler içinde yıkıcı olabilecek sonuçları olabileceğini belirtmiştim.
Öncellikle belirtmek gerekir ki, TC kendisi için yaptığı geçmişi ile yüzleşmede, bir takım hataları olsa bile, genel olarak doğru ve geleceğe faydası olan bir çaba içerisindedir. İçinde bir sürü yanlışları taşısa bile, biraz Türk’ü, biraz İslam’ı ve biraz AKP vari olsa bile.
Sorun Kürtler’in bu yüzleşme sürecinde AKTÖR olarak nasıl bir rol almalari, devletin ırkçı ve inkarcı düşünce ve davranışı karşısında, böylesine hassas bir konuda şimdi ne yapmalı ve geleceği nasıl inşa etmeli…
Konu çok complex, grift ve hassas. Her şeyden önce iki tarafı var. Suçlu ve katliamları yapan ve bu katliamları Türklük ve sünnilik adına yapan TC devleti. Önemle belirtilmesi gerekir ki Türk halkı değil (Türk halkı da bu ceberut devlet yönetimden kısmen nasibini almıştır) diğer yandan farklı etnisite ve inançlara ait topluluklar. Başlıca üç grup sayabiliriz: Kürtler, Ermeniler ve Aleviler. Sorunun karmaşıklığı, TC’nin ve Kürtler’in ve diğer mağdurların gündemlerinin ve ajendalarının çok farklı olması. Yüzleşme prosesinin bu farklı gündemler içinde yürütülmesi zorunlu olarak bir kaosu da birlikte getiriyor.
Komplex olan bu sorunu, basite indirmek çok zor olsa da mümkün. Yüzleşme prosesinin olmazsa olmaz fenomenlerini mümkün olduğu kadar yazarak açıklamaya çalışmak belki iyi bir yöntem olabilir. Bu yöntemi takip ederek ilk olarak GÜVEN fenomenini açıklamak istiyorum.
Güven yüzleşme de çok önemli bir faktör. Hem kişisel hem toplumsal travmalar da, yüzleşme ve travmanın işlenebilmesi için her şeyeden önce “güvenli bir ortama” ihtiyaç vardır. Kişiler ve toplumlar için öncelikle, yaşanan travmanın tekrar yaşanma riskinin olmayacağı bir ortam zorunludur. Güvenden kasıt budur. Katliam sürecinin bitmiş olması, idari ve hukuki olarak yargılanmış olması lazım. Kurbanların o sürecin tekrar geri dönmeyeceği konusunda tereddütsüz bir biçimde ikna olmaları lazım. Almanlar Nazi yönetimi ile yüzleşirken, bunu büyük oranda, Nazileri yargıladıkları “Nürnberg Mahkemeleri” sonrası ancak yapabildiler. Suçluların yargılanmaları ve ceza almaları kesin olduğu halde, Nazi kurbanlarının buna inanmakta zorlandığı onlarca örneği vardır. Asıl yüzleşme süreci ve travmanın rehabilitesi, mahkemede kesinleşen cezaların uygulanması sonrası başlamıştır.
Kısaca Türkiye’ye gelirsek, Erdoğan’ın yarım yamalak yaptığı Dersim özürünün, kitleler açısından fazlaca bir anlamı yok. “Katliam olduğunu kabul etmek” tabi ki çok önemli. Yüzleşme sürecinin başlangıcı için zorunlu… Ancak güven ortamını hazırlamadan yapılmış bir başlangıç…
Bugün Türkiye’de sadece iktidar da olan AKP için güvenli bir ortam vardır. AKP dışındaki Türkler’de dahil, hiç bir etnisite ya da farklı olanlar için güvenli bir ortam yoktur. Bilhassa Kürtler için hiç yoktur. Ve henüz AKP kitlelere ya da mağdurlara güven verecek bir ortamın yaratılacağına dair en küçük bir sinyal vermemiştir, tersine şiddet var gücü ile devam ediyor. Katliamlar devlet eli ile tekrarlanıyor. Katliam olmayacağının hukuki ve idari güvenceleri yerine getirilmemiş. Böyle bir ortamda Dersim katliamı için özür dilemek, mağdurlar açısından sadece ikinci bir katliamdır. Kurbanları tekrar travmatize etmektir.
AKP, kendi travmalarını rehabilite ederken ve TC’nin suçlarını temize çekerken, güvenlik kuralına, kendisi adına riayet ederken, kurbanları da tekrar travmatize etmiştir. Yüzleşme süreceindeki hassasiyetleri sadece kendisi için kullanmıştır.
Kurbanlar kendi kaderleri ile başbaşa bırakılmıştır. TC’nin kurbanları açısından oldukça tehlikeli, kitlelerin hiç bir önlem alınmadan tekrar travmatize edilmesinin sonuçlarının ne olacağı belli değil. Bu da başka bir yazı konusu. İşte burada kurbanların kendi örgütlerine ya da sivil toplum kurumlarına önemli görevler düşmektedir. Bu anlamda BDP’nin yapacaklarının Kürtler ve Dersimliler açısından hayati önemi var.
NOT: Farklı tarihlerde diğere fenomenlerini yazmaya devam edeceğim.
GÜVEN(siz)LİK...