15 Temmuz darbe girişimi ile başlayan süreç tam bir kaosa dönüşmüş durumda. Yıllardır darbe geleneği altında ezilen Türkiye toplumu, darbenin başarılı olmamasına sevinemiyor neredeyse. Darbeye karşı geliştirilen OHAL kanunları tam da darbecilerin kanunları gibi.

Şaşırdık mı? Şaşırmadık tabii... Çünkü darbe öncesi de Türkiye’nin anti demokratik politikaları tam gaz ilerliyordu. AKP iktidarının ordu ile ittifakı Kuzey Kürdistan kentlerini yakıp yıkıyor, insanları diri diri yakılıyordu. Halen bile tam olarak neler yaşandığı anlatılmaya muhtaçtır. Birkaç anlatımdan sonuç çıkarmaya çalışıyoruz.

Nusaybin’deki görgü tanığının DİHA’ya anlattıkları vahşeti bir kez daha gözler önüne serdi. Görgü tanığı, 1 Haziran akşamı Rojava sınırında gördüklerini şöyle anlatıyordu: "Panzerlerin önünde de insanlar vardı. Net gördüm, insanlar vardı orada. Sonra panzerler tarafından tarandılar. Bir vahşet yaşandı o gece, 3 defa taradılar... Özel harekatçılar ambulans şoförüne sert çıkışarak, 'Geri zekalı, farları kapat!' dedi... O insanları daha ölmeden, canlı canlı yaktıklarını gördüm. Üstünde beyaz gömlek olan bir özel harekatçının o insanları ateşin içine attığını gördüm...”

Yasağın kısmi olarak kalkmasından sonra evlerine dönen Nusaybinliler evlerinin yağmalandığını, askerlerin ise kendilerine "Bu bir savaş ve bizim evlerden aldıklarımız da savaş ganimetidir" dediğini belirtiyorlar.

Cizre, Sur, Gever, Silopi kentleri yakılıp yıkılmış halde bekliyor. Taybet ananın günlerce yerde yatan cenazesinin izi duruyor daha. Cemile’nin buzdolabına konan cansız bedeni zihinlerde çakılıp kalmış durumda. DBP yöneticisi Hurşit Külter’den halen haber yok. Daha geçen gün 75 yaşındaki Tahir Çaylak öldürüldü.

Kürdistan kentlerine işgal edasıyla giren TSK’nin üçte birinden fazlasının Cemaatçi olması bu gerçeği değiştirir mi? Kürtler için ha Hasan kel, ha kel Hasan...(Tabii ki birbirinden farklı yapılar ve farklılıkları var. Ortak yanları da var. Bundan en belirgin olanı, Kürtlerin demokratik taleplerine yaklaşımlarıdır. Yani imha ve inkar politikasında ki ısrarlarıdır.)

Tüm bunlar AKP iktidarı döneminde yapılmadı mı? Kürdistan’a yapılan her sefer işgal seferi olarak gerçekleştirilmedi mi?

Milli kurtuluş edasıyla vatan-millet edebiyatı sürdüğü bir dönemde darbe girişimi oldu ama Kürdistan seferi devam etti ve ediyor. Demek ki Kürdistan ortak işgal alanıdır iktidar kavgası yürütenler için. Dolayısıyla havuz medyasının Roboskî katliamının faili olarak yansıttığı Uludere Hudut Tabur Komutanı Jandarma Binbaşı Hüseyin Erten’in tutuklanması, bugünlerde çok da anlam ifade etmiyor. Çünkü bugün darbecilere karşı mücadele ettiğini söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, bizzat ‘kahraman Türk ordusunu’ tebrik etmişti. 

Kürdistan’da devlet politikası, yıllardır bütün iktidarın değişmez politikaları oldu. Ve hepsi bu politikalar üzerinden kaybetti. Değişmediği sürece de kaybedecek. Eskiden sadece iktidarlar yıkılırdı, şimdi ordu dağılıyor. Devletin neredeyse bütün kurumları darbe aldı. Kolay kolay iflah olmaz halde. Yeniden inşa edilmek isteniyor. Evet, Türkiye’de yeni bir inşaya ihtiyaç var. Ancak bu inşa Kürt halkının ve demokratik, devrimci kesimlerin mücadelesi ile şekillenirse önem kazanır. Yoksa sadece el değiştirmiş oluyor. Oysa Türkiye’de yaşanan kaos karşısında çok önemli bir kesim çaresiz beklemekte. Kendini demokrat olarak tanımlayan kesimlerin nasıl bir ülke istedikleri konusunda netleşmesi lazım. Şu an Türkiye’de net olan iki kesim var, biri HDP tabanı - ki Cemaati, orduyu, AKP’yi en iyi tanıyan kesim- ikincisi de AKP’nin taban kitlesi. Kimin demokrasi mücadelesi yürüttüğüne dair karar vermek zor olmasa gerek...

Nasıl bir Türkiye sorusuna buradan bakmak, belki daha sonuç alıcı olabilir.