Davutoğlu, Demirtaş'ın "kamu güvenliği" adı altında "kamunun güvenlik ve özgürlüğüne" saldırı yasalarına karşı "sokak çağrısı" üzerine, "Dökülecek kandan Demirtaş sorumlu olacak" dedi.
Bu tehdidin anlamı açıktır: Davutoğlu, "Sokağa çıkarsanız kan dökerim, bunun da sorumlusu siz olursunuz" demekte. 6-8 Ekim'de böyle yapmış, kan dökmüş ve sorumluluğu Demirtaş'ın üzerine yıkmaya kalkmıştı.
Gezi direnişinden bu yana, AKP Hükümeti, istisnasız her türlü "sokak gösterisine" karşı şiddet kullanıyor. Hükümet ne kadar şiddet kullanıyorsa, "sokak" da onun şiddetine, elbette hiç bir zaman "eşit" olmayan, "zayıf şiddet" ile yanıt veriyor. Hükümetin "basınçlı su, gaz ve plastik mermisine" karşı sokak "taş, molotof kokteyli ve havai fişek" kullanıyor. Demirtaş'ın "önlemek için sokağa çıkarız" uyarısında bulunduğu yeni "kanun paketiyle" ise polis, "molotofu, havai fişeği ve taşı" "silah" sayacak ve bunu kullananlara karşı "ateşli silah" kullanma hakkını elde edecek.
Böyle olursa ne olacak?
Her mücadelede olduğu gibi, "sokak mücadelesinde de silahların eşitliği ile ilgili sosyolojik kanun" kendiliğinden yürürlüğe girecek. Su, gaz, plastik" nasıl "taşı, molotofu ve fiyeği" yarattıysa, "ateşli silah", "ateşli silahı" yaratacak...
Bunun sonu "sokak mücadelelerinin", "karşılıklı silahların kullanıldığı ve her defasında onlarca ve yüzlerce insanın öldüğü sokak savaşlarına" dönüşmesidir.
Demek ki, hükümetin yeni "kanun paketi", "sokaktaki sınırlı ve silahsız mücadeleyi", hızla "giderek metropol sokaklarına da yayılan silahlı savaşlara" dönüştürme tehlikesi taşıyor.
İşte Selahattin Demirtaş'ın "sokak çağrısı" da, "sokakta polisin gaz, su, plastik mermi, ender olarak gerçek mermi kullanarak, göstericilerin de buna taş, molotof ve fişekle karşılık vererek yürüttüğü 'mücadele'nin, karşılıklı ateşli silahların kullanıldığı sokak savaşlarına dönüşmesini ve bunun sonucunda ülkenin kan gölüne dönmesini önlemek amacı taşıyor...
Ve herkes şöyle düşünüyor: Dağ'la diyalog kuran bu hükümet, "sokakla" neden diyalog kurmuyor?
Birincisi bu..., ikincisi de şu:
Bir parti mecliste "çoğunluğu" ele geçirdikten, "yargıyı" hükümetle uyumla hale getirdikten, "medyada" tekel kurup, muhalif medyayı bastırdıktan sonra, o parti "diktatörlük" rejimine yüzde doksan dokuz yaklaşmış olur. Karşısında her türlü antidemokratik adımı atmasına karşı, bir tek "sokak" kalır. Eğer onu da "bastırabilir ve susturabilirse", artık diktatörlüğün önünde hiç bir engel kalmaz.
Türkiye'de AKP'yi engellemenin artık tek "çaresi" kalmıştır. O da "sokaktır"... Meclis ellerindedir, yargı ellerindedir, polis ellerindedir, ordu ellerindedir, medya ellerindedir. "Sokak" metropollerde, Gezi'de, Alsancak'ta, Kızılay'da ellerindedir. Bir tek "Kürdistan ve metropollerdeki Kürt gettolarının sokakları" kalmıştır.
Davutoğlu, AKP diktatörlüğünün önündeki bu "son engeli" de, Selahattin Demirtaş'ı tehdit ederek yıkmak istiyor. Demirtaş "sokağı" diktayı önleyecek bir çare olarak savunuyor.
"Sokak" parlamentolarda biriken pisliği yıkayan ırmaklardır. Türk parlamento tarihi, Meclisteki "çoğunlukların" pek çok antidemokratik adımını "sokağın" engellemesine defalarca şahit olmuştur. Bu bakımdan Türkiye'de "demokrasi", Meclise ve hükümetlere rağmen "sokak" tarafından kazanlmıştır.
15-16 Haziran 1970 işçi ayaklanması, DİSK'i tasfiye amaçlı kanunu çiğnemiş ve iptalini sağlamıştır.
16 Şubat 1976 genel grevi ise devrimci güçleri tasfiye amaçlı Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin kurulmasını önlemiş, "DGM'yi ezmiştir."
Davutoğlu söylesin: Bu iki "sokak" hareketi mi "meşru"ydu, yoksa bu iki TBMM "kararı" mı?
Üçüncüsü de şöyle:
Kürtler ve Türk olmayan etnisiteler Türklerden "az"dır; Aleviler, öteki Sünni ve Müslüman olmayanlar da Sünnilerden "az"dır. Türklerin ve Sünnilerin "çoğunlukta" olduğu Meclis'in karşısında, bu "az" olan güçler, onlara karşı bir "kanun" çıkarılmak istendiğinde ne yapacaktır?
"Dağa" çıkmaları istenmiyorsa, "sokağa" çıkmaları sağlanacaktır.