Ömrünü en güzel, en filinta, en insani şekilde tamamlamış güzel bir kadının cenazesine “terörist” diye saldırılmasını yadırgamadım, zira “insan hakları hukukçusu” sanı taşıyan “solcu” bir adamın bile çıkıp “terör de terör diye diye ölen bir kadın” tanımlaması yapmasının temelinde ırk üstünlüğü psikolojisine dayalı kindar bir hastalık vardır.

Bu, ahlaksızlıktır, “hadım insanlık”tır.

Temeli Topkapı Sarayı’nın avlularına dayanır, Sultan Mehmet’in “taht için herkesi öldürmek mübahtır” fermanından sonra 3. Mehmet’in bir gecede 19 kardeşini öldürtmesiyle başlayan “hadım insanlık” şimdi ahlaksız gecelerde sürrealist suçlar işlenerek sürüyor.  

Bunu durduramazsınız, genetik kodlar halinde yüzyıllardır sızan bir hastalık bu.

Anlatayım.

Osmanlı’da cellat birlikleri vardı, tamamı sağır ve dilsizdi, işkence ve infazlar baş görevleriydi, bunlar dışında işlerinden biri sarayı, sultanı ve hanedanı korumak, diğeri limanlar ile cezaevlerini korumaktı. 

Kurumsal olarak Bostancı Ocağı’na bağlıydılar, Bostancıbaşı komutanlarıydı; sultanın teşhir edilmemiş gözbebekleri, Saray’ın en kıdemli üst düzey memurlarıydılar.

Osmanlı ceza sisteminde suçun niteliğine göre infaz yöntemleri vardı, kiminin başı kesilir, kimi kazığa oturtulur, kimi şişlenir, kimi işkenceyle öldürülürdü. 

İnfazlar ya Topkapı Sarayı’nın Bab-ı Hümayun Avlusu’nda bulunan Cellat Çeşmesi önünde, ya suçun işlendiği yerde ya da mahalle meydanında yapılırdı.

İnfazlar yapıldıktan sonra ölüye ait tüm para ve eşyalar infazı yapan celladın olurdu ve eşyalar “cellat mezatı”nda satılırdı.

Neresinden baksanız barbar ve insanlık dışı bir ceza sistemi olan Osmanlı suçlu infazlarında bir o kadar -asıl- insanlık dışı uygulama ölüye yapılırdı; İslam dininde “her ölü Allah’a havale edilmiştir” şeklinde “ölünün masumluğu”nu ifade eden düstur olsa da -üstelik-, infaz edilen kişinin bedeni cellatlarca ya çöplüğe atılır, ya taşa bağlanıp denize atılır ya da sahip çıkanı olursa -eğer- para karşılığı o kişiye satılırdı, aileleri dışında bazen cesedi mağdur taraf da satın alırdı ve o “mağdur taraf”ın cesedi ne yaptığını “Allah bilir”!  

Bir diğer mezalim devlet adamlarının cesetlerine uygulanırdı; uzak vilayetlerde olup ölüm hükmü verilmiş devlet adamlarının başları kesilir, infazın gerçekleştiğini sultana kanıtlamak için baş bir torba içinde Topkapı Sarayı’na götürülür, beden infazın yapıldığı yerde kalırdı. Bu şekilde iki ayrı mezarı olan sayısız paşa, sadr-ı azam ve vali vardır; baş bir yerde, beden bir yerde, tabi mezara gömülürlerse, zira -örneğin- Viyana kuşatmasında hüsrana uğrayan Kara Mustafa Paşa’nın infazı o meşhur “Viyana önlerinde” yapılmış, başı bal torbası içinde Topkapı Sarayı’na götürülmüş, Sultan 4. Mehmet’e gösterildikten sonra Sarayburnu civarında denize atılmıştır.

Peki, sultanın gözbebeği, sarayın en kıdemli ve üst düzey memurları olan cellatlar öldüğünde ne yapılırdı?

600 yıllık Osmanlı saltanatı boyunca hiç bir celladın cenazesi normal halk mezarlığı veya devlet mezarlığına gömülmedi, bunlar için yerleşim yerlerinden uzak, halkın göremediği bir yerde ayrı mezarlıklar tahsis edildi.

İlk cellat mezarlığı İstanbul’da Ayvansaray’da açıldı, sonra ikinci mezarlık çok daha uzakta, Eyüp’te Karyağdı Bayırı’nda açıldı; ne ilginçtir ki burası, Hz. Muhammed’in silah arkadaşı ve koruyup kollayanı Eyüp Sultan’ın mezarının olduğu yerin çok yakınıdır.  

Aslında buraya kadarı “normal” sayılabilir, asıl mesele şu: Osmanlı sultanlarının güvenlik konusunda en sadık ve güvenilir adamları ve yakın korumaları olan cellatların mezarları artık yok; Ayvansaray’daki mezarlıktan hiç iz kalmadı zira o cellat mezarlığının üzerine Osmanlı’nın bir kısım torunu binalar dikti ve hafriyatta çöplüklere gidenlerden arta kalan kemiklerin üzerinde, atalarıyla gurur duyan bir kısım torun yaşıyor.  

Eyüp’te “Karyağdı Bayırı” denilen yer şimdiki adıyla “Pierre Lotti Tepesi”dir ve buradaki cellat mezarlığı ünlü Pierre Loti kahvesinin etrafındadır, buradaki mezarlıktan geriye 8-10 cellat mezarı kaldı zira koca mezarlığın bir kısmı son yüzyılda normal halk mezarlığına dönüştü, yani “bir kısım Türk halkı” yakınlarını cellat mezarlarına gömdü, bir kısmının üzerine de Ayvansaray’daki gibi temeller kazılıp binalar dikildi.

Yani, kendi ölülerine dahi saygısızlığın-değersizliğin daniskasını yapan barbar bir geleneğin sürdürücüleri “suçlu” saydıkları insanlara neler yapmaz ki?! Bu yüzden Hatun Tuğluk’un cenazesine yapılan saldırıyı hiç yadırgamadım, ki bugüne kadar “suçlu” veya “düşman” saydıkları yüzlerce cenaze ve mezara saldırmışlardır.

Son bir not; Nazım’ın “şarlatan” dediği Fransız romancı Pierre Lotti 1876’da İstanbul’a ilk gittiğinde Karyağdı Bayırı’nın Haliç’e nazır romantik havasını keşfedip İstanbullu Çerkez bir kadına da aşık olunca “Osmanlı sevgisi dolu” romanlarını burada, yani cellat mezarlığında yazmıştır.