Kısacası, efendi Türk’ün gazaba gelip, köle mi, esir, rehine mi belli olmayan Kürt’ü öldürme özgürlüğünü kullanmasıdır, olay. Yeryüzünün başka bir parçasında, yani ben devletim diyen bir yerde katilin, “şarkının dil pınarına gıcık oldum ve cinayet işledim” demesi, ceza indirimine tabii mi bilmiyorum, ama Türk ırkçı sisteminde savunma şekli...
Çünkü, Türk sisteminde Kürt, köle haklarına bile sahip değildir. Ne de olsa köle, bir üretim aracıydı. O nedenle değeri vardı. En azından, herhangi bir makina veya başka araç kadar korunma, yaşatılmaya değerdi.
Kürt’ün hayatı ise Türk devleti tarih sahnesine çıktığı günden beri, en ucuzun ucuzu. “Seçkin Türk” için, kuş vurmaktan daha mübah hak...
Evet, Kürt yeri ve zamanı geldiğinde Atatürk’ün otomobilinde mostralık, AKP iktidarında olduğu gibi kimileri “eşitlik” gösterisinde bkan, milletvekili, en düşmüşleri çeteci düzenin sırtı sıvazlanan kiralık katili, Kürde karşı tetikçisi, halkıyla savaşan korucu, bugünkü örnekleriyle okumuşlarından bir demeti rejimin kalem muhafızı, televizyonlarda kendi halkını aşağılayan bülbül, hizmetkar olmayanı ise sürgün, mahpus, öldürülmeyi hak eden...
Devletlerin dayandığı temel, insanlığın en üstün değer yargısı vicdan ve onun iz düşümü hukuk ile adalet, ama Türk devletinin bu olgulardan haberi varsa bile Kürtler için sözkonusu değildir. Kürt, kan akıtarak zevklenmek isteyen silahlı Türk için, bir yerde “stres atma” vesilesi, öbür yerde aynı ruhun atış nişangahı...
Yoldan geçen Kürt üzerinde, uzaktan ateş ederek vurur musun, vuramaz mısın bahsine girildiğini biliyoruz. Bir albayın, yakaladığı üç Kürt’ü, vatana olan aşkını ispat için öldürdüğünü, Van’da ise AKP rejiminde biri lise öğrencisi, üç gencin köylülerin gözü önünde kurşuna dizilip, sonra “çatışmada ölü ele geçirildi” diye not düşüldüğünü de...
Aynı adalet ruhunun ihtiyar ve bebeklerden ceset tepeleri yaratması hatırlanınca, Kürtçe şarkı mırıldanma katilin tahriki yeterli sebep olması yadırganmamalıdır. Bu adaletin dans figürlerini, 1980’lerde Diyarbakır’da temaşa ettik. Şimdi “KCK” adı verdikleri davada seyrediyoruz.
Yine herkesçe bilinen örneklerle devam edersek, 1990’larda “Dersimli nineler” davasında seyreledik. 80 yaşındaki nineler, o davada terörist olarak mahkumdur. Daha geçen yıl, ölen her Türk askerine karşılık, beş tane Kürt seçilmişi katletme önerisi, mahkeme kararıyla “fikir özgürlüğü” idi. Kürtlerin çalıştırılmamasını, Kürt yemeği kebapların boykot edilmesini, Kürtlere ev verilmemesi, alış-verişin yapılmamasını teklif eden dergi adaletin beraat mazhariyetine uğradı. Polis beyanıyla kesilen sayısız ağır cezaları, sırtına 13 kurşun sıkılan 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın teröristliğini herkes biliyor. Türk adaleti, “Kürtçe şarkı söyleyeceğim” diyen Ahmet Kaya’yı linç etmeye kalkışanların değil, Ahmet Kaya’nın yakasına yapışıyordu.
Türk adalet ruhunun hayaleti, 1990’da çavuş, onbaşı, korucu ve çete tetikçileri kılığında Kürdistan dağlarında dolaşıyor, köylere kibrit çakıyor, mahkemeler “teröristler yaktı” kararları kesiyordu. Haydutların hücumuna uğrayan, bazıları hala toplu mezarlara gömülen Kürtlerin katilleri, hep “meçhul” damgalıydı.
Emrah Gezer’in Kürtçe şarkı söylemesine öfkelenip, kinle tahrik olan katilin fikir kardeşleri Aynur Doğan’ı sahnede linç etmeye huruç ediyor, Kürtçe şarkı dinlediği fark edilen genç sokakta linç ediliyor, “galeyana gelmiş Türk” Kürt mahallelerini talana çıkıyor, inşaat işçilerine çivili sopalarla hücum ediyor, bir başka barbar kol öğrencileri yerlerde sürükleyerek okuldan atıyor, Kürtlerin Karadeniz yöresine izin dahilinde (pasaportla) girmelerine izin veriyorlardı. Bütün bu “manzara-i umuniye” içinde Türk adaletini aramaya çıkanlar, onu gözü kör, kulağı sağır, uykuda buluyorlardı. Kör adalet, Recep Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanlığı sırasında kurdurduğu gazetenin, seçilmiş Kürtleri tetikçilere hedef göstermesini de görmüyor, ama çok dindarlıktan helak düşmüş Fethullah Gülen medyası’nın muhbirliğini hamle vesilesi yapıyordu.
Şimdilerde Türk adaletini temsil eden Fethullah Gülen Baronluğu o kadar dindardı ki, hiçbir dinde cevazı olmayan iftira ve bütün vicdanların aşağılık davranış olarak gördüğü, dinlerin günah ilan ettiği muhbirlikler, yol gösterici oluyordu.
“Her müsibette bir hayır vardır” derler ya, Türk adaletinin nabız vuruşları, bu vesiyle Kürdistan isyanının haklılığı berraklaştırıyor, insanlık vicdanı da, bir yerde hukuk ve adalet duygusu yoksa eğer, başkaldırının meşru olduğunu görüyordu.