Louisville’deki M.Ali’nin cenaze törenine katılarak durumdan kendine pay çıkartmak isteyen ve bunun için kalkıştığı küçük şovlardan bir şey elde edemeyen Erdoğan, deyim yerindeyse ava giderken avlandı. Çünkü onbinlerin katıldığı ve milyonlarında TV başlarında canlı izlediği tören, ona yapılan çağrı ile çokça konuşuldu.

Cenaze töreninde konuşan Michael Lerner, Türkiye’ye çağrı yaparak “Kürtleri öldürmeyi bırakın” dedi… Adını sanını bilmediğimiz bir insanın yüreği, dünyanın bir yakasından hakikatle buluşup Amed’in, Şîrnex’in sokaklarına doluyor. Buna evrensel vicdan da denilebilir. Demek mesele yakın – uzak ilişkisi değil; görme ve gerçeği dillendirme meselesidir. Bu ülkenin gerçeğinde ve ölçeğinde ise metrekareye beş hipermetrop vicdan düşüyor. Kürdistan’da yapılan ve hala, güncellenen yeni boyutlarıyla, devam eden katliamı yan sokaktan, kapı aralığından göremeyen insanlar var bir de. Ne ilginç değil mi? Katliamın gerçekleştiği yan sokakta kendine “dini bütün” diyen, zulme karşılık verilmesi gerektiğini söyleyen ama nedense burnunun dibinde olunca kategorikleşen, septikleşen, arsızlaşan bir refleks sahibi olanlar bir tarafa; sahte bir özgürlüğün sabah akşam reklamını yapan, felsefesini gerçekleştiren liberalimsi, makarnacı Kürtlük serüvencileri de bir tarafa…

"Cesaretini kaybeden bir insanın kaybedecek başka nesi kalmıştır?" diye sorar Goethe. Doğrudur çünkü cesaret azalınca kurnazlık artar. Tv ekranlarında, ulusal medyanın haber satırlarında başını deliklerden sızdıran “kurnazlara” iyi bakın. Nasıl da sırıtıyorlar! Bir de modern kurnazlık var, meclis içinden “Silahlar susacak demiştik! PKK bu savaşta olmamalı! Yol ayrımına geldi Kürt siyaseti, artık karar vermeli; ya demokrasiyi ya da topyekün savaşı seçmeli” diye dile geliyor… Ne ilginç değil mi?

Demokratik kamuoyunun bir kesimi de “ama”lı cümle kurmadan yaşayamıyor. Çağrı tek yönlü kalıyor… 

Ülkenin pause düğmesine basılmış, arada sesi çıkanlar da çağrıyı bu korkunç ve eşitsiz savaşın karşısına onurluca dikilen, teslimiyete hayır diyen bir avuç insana yapıyor…

İyi güzel de, hahamın gördüğü şeyi sen neden görmüyorsun? Eşitsizleri eşitlemek, ezilen ile ezenin şiddetini aynı noktaya çekmek, onları aynı şeylermiş gibi değerlendirmek ahlaki bir yoksunluğa işaret ettiği gibi, bilinçli bir çarpıtmanın buradan gelecek çıkarın da hesaplandığını gösteriyor. Vicdanlarını bu şekilde kurtaracaklarını düşünüyorlar. Kendi yüzlerine bakacak halleri olmayanlar bizim yüzümüzü tarif ediyorlar…

Sormak gerek: bir katliama direnen halk gerçekliğine karşı; biat edin, teslim olun demekten başka bir çözümünüz var mı? Önerebileceğiniz bir alternatif var mı? Yok… Aklınıza gelmiyor. 

Günlerdir Hurşit Külter’i saklayan ölüm mangası kontra güçlere, çetelere yol mu açsın Kürtler, direnenler? Onlarca yıl ceza yağdıran ve iki yaşındaki bebeğe bile örgüt üyeliği davası açan sömürgeci mahkemelere mi güvensin direnenler? 

Sûr, Cîzîr, Nisêbîn, Gever halkı yani evleri havaya uçurulmuş, anıları dinamitlenmiş, odalara dolmuş gülüşleri oksitlenmiş ve mahremlerine postallarla girilmiş olanlar, hangi partiden medet umsun, hangi sistem kurumundan umut beklesin ve şikayetlerini nereye, kime, nerede dile getirsinler?

Bu savaşta Kürt halkına her gün seslenenler, biraz olsun ciddiyetle yaklaşmayı ve yaşanan kıyamete ateş taşımak yerine, şikayet yerine alternatif göstermeliler. Sizi alenen öldürenlere, ve bu ölüm sesleri dünyanın taa öbür ucunda bir hahamın kulaklarına kadar gidiyorsa, siz ne cevap verirdiniz? 

Çarpıtmayın! 

Çünkü gerçekleri görüyor, sadist yöneticilerin yalanlarını anlıyor ve haksızlığa tanıklık ediyorsunuz. Bu durumda yaşamak için hangi yolu önerirdiniz? Cesaretinize toz kondurmuyorsunuz madem, buyurun “ama”lı cümleler kurmadan konuşun…

Konuşmak için illa yan sokaktan çıkıp Louisville’ye gitmek gerekmiyor değil mi?