“Biliyorum ki; katlanıver, diyeceksin.
Ama böyle de yaşamak olur mu?”
Metin Eloğlu
Bir şey demeyeceğim “böyle de yaşamak olur mu” hususunda! Çok azımız için “ölse de kurtulsa/k” diye tanrıya yakarılmıştır. İnsan kendi canı/çocuğu için bunu ister mi? İster! Yaşadıkları aşıyorsa o çocuk bedenini istiyor işte insan...
Bir şafak vakti, ciğerlerin oksijenle ilk buluşmasında bir figan yayılıyor toprak damlı evden ovaya. Çok geçmiyor hastalık tutuyor yakasından. Önce günden güne zayıflıyor fukara, en yakın sağlık ocağı 15 km ötede... Her daim ulaşım aracı bulmanın imkansız olduğu bir coğrafya bu öte yer. Hastalığı her geçen gün azıyor. Doktorlara gidiliyor bin güçlükle. Öncesinde doğada şifası aranıyor. Üflemeler, merhemler, taşlar, okunmuşlar çare olmuyor. Sonra bir şey oluyor, belki mucize, acılar denizinden yeniden yaşama dönüyor.
Çocuktuk ve bizden birkaç adım öndekilere özeniyorduk. Sigara dumanları ile karışık kırda, bayırda kuzu-koyun peşindeyiz. Belki beşinde, belki altısındayız yaşların. Çocuğuz, henüz olmamışız ama özenmeyi bellemişiz. Bizden birkaç adım önde onların sigarasına göz koyuyoruz, bir nefes sigara karşılığında ne söylense anında ifaya can atıyoruz. Onlarda bize iş yaptırma hazzı, bizde dumana b/ulaşmanın hazzı.
Biraz büyüdük, yaşadıklarımızı unutmayacağımızı, unutamayacağımızı henüz bilmiyorduk! Eğitim bizi mahvedene kadar zehir gibiydik...
Avuçlarım yanıyor, aklıma geldikçe o günler... Zehir gibiydik ama bilinmeyen bir dildeydik. Hiç yirmi beş yıl önce yediğiniz bir dayağı anımsayıp avuçlarınızın yandığını, kızardığını, sızladığını hissettiğiniz oldu mu? O anın hiç gözünüzde canlandığı oldu mu? Rüyalarınıza girdiği, korku ve ter içinde uyandığınız oldu mu hiç?
Bir sefer Emin, Ehmedê Keyi’nin torunu, ne yaptı bilmiyorum ama bir dayak yedi, neden ölmediğini hala düşünüyorum. Öğretmenimiz mahirdi, çok güzel öldüresiye döverdi de ölmezdin... Biz o kadar dayağı hakedecek ne yapmıştık? Filmlerdeki o kötü adamların nefret dolu bakışlarıyla bakıyordu her birimize, biz bu kadar nefret için ne yapmıştık! On yaşında çocuklardık, bir insanın bu denli nefretini, öfkesini kazanacak ne yapmıştık? Bilmiyorduk!
Sonra tam da bu dayak yeme zamanlarına denk bir vakitler televizyon geldi hanelerimize. Yeni bir dünya. Başka hayatlar. Hayata bakışlar. Dünya evlerimizdeydi... Okulda dayak yiyip evde televizyon karşısında sızılarımızı unutmaya çalışıyorduk.
Bir dizi hatırlıyorum Belami. Bu dizinin adı mıydı bilmiyorum ama dizinin başkahramanı ve olay çözücü de olan polisin adıydı. Kara şimşek vardı bir de. Sonra Hayat Ağacı, Yalan Rüzgâr, Dallas dizileri ve uzakta çok merak uyandıran başka hayatlar. Damağımızı kurutan öpüşme sahneleri... Ve Allahın cezası Ceyar, sen nasıl adammışsın? Nuri Alço bir melek gibi kalır yanında.
Neyse ki babalarımız Ceyar gibi değildi. Onlar ki çocukları için türlü işlere koşturmuş; gündelik, sezonluk vesaire işlere el atmış lakin dikiş tutturmak ile tutturamama arasında adamlardı. Analarımız için “acıların kadını” dense yerinde olur herhalde. “Acılar denizi” onların çilesi. Acılı şiirler gibi hayatlar, can acıtan/yakan ağıtlarla dolu o kadınlar. Hayır görmediler, gün yüzü hiç görmediler...
Sonra sıklıkla, hızla tozu dumana katarak jandarma jeepleri dolardı köy meydanına. Hep bir şey istemeye, almaya gelirlerdi. Ellerinde bir kağıt, hep bir şeyler yahut birilerini soruyorlardı... Toprak damlı evlere bir tedirginlik dolardı, perdeleri aralayan ellerin titrediği uzaktan fark edilirdi... Yaz kış demeden gelirlerdi o kirli, yeşil, sevimsiz jeepleriyle, bir şey olmasa da gelirlerdi.
Bizim derdimiz yaşamaktı her şeye rağmen onların derdi ise onu dar etmekti... Metin Eloğlu’nun “Ömür Törpüsü” şiiri henüz yazılmamıştı belki ama ömrümüzden ömür ç/aldılar... Yaşken eğmeye çalıştıklarını, kuruyken kırıyorlardı... Ve hiç durmadılar, ne nefeslendiler ne de bize nefes aldırdılar... Peki, “Ama böyle de yaşamak olur mu?”
HAKAN TUNÇ: Çocukluk coğrafyası: Böyle yaşamak olur mu?