Çok uzakta bir topluluk... Bir sabah uyandıklarında göz gözü görmez bir zulme uyandıklarını fark ettiler… Doğuda, uzakta, çok uzaktan da uzakta, iki dev nehrin arasında bir yerdeydiler... Gözlerini bir zalimin zulmünde açmışlardı bir sabah...
Başta, ta en başlarda, her şey daha güzelken ve o zalimler gelip yurtlarına yerleşmeden evvel kimsenin sızlandığı yoktu, bir dertleri yoktu… Sonra bir sabah gözlerini o zulme açtılar ve her şey ondan sonra başladı... Çocukları önce teker teker, sonra bölük bölük telef edildi. U-mutsuzluk giderek o güzelim insanları esir alıyordu... Her gün yeni bir zulme uyanırlarken sürekli bir şeyleri yitiyordu… Artık verecek ne bir şeyleri ne de çocukları kalmıştı. Her şeylerini yitirmek üzereydiler…
Sadece umut kıvılcımları vardı yaşama tutunmalarını sağlayan… İçlerinde büyüttükleri umutları, sonları gelmeden evvel bir homurdanmaya döndü sonra... Bıçak nerede/nasıl kemiğe dayandıysa ve ne olduysa olmuştu işte... Homurdanmalar giderek çoğalıyordu sonra… Hallerine veryansın ediyorlardı, konuşmaların arkası kesilmiyordu... Bir şey yapmalı diyorlardı… Sürekli ne yapılacağı konuşuluyordu… Bir isyanın ilk kıvılcımlarıydı bu yükselen sesler…
Bir şey yapmalı fakat sıra dağlar gibi dizilmiş duvarlarla örülü o kaleyi nasıl aşacaklardı? Zalimin zulmüne nasıl son vereceklerdi? Hep buna kafa patlatıyorlardı. Bir düşünce almıştı hemen herkesi ve sürekli bunu konuşuyorlardı. Konuşmalar planlara dönüyordu sonra…
Günler ayları kovaladı... Demirci olanı demir dövüp o güne hazırlanırken gün-gece demeden çalışıyordu... Demiri dövdükçe öfkesi bileniyordu... Öfkesi bilendikçe daha keskin ve daha güçlü silahlar yapıyordu adeta... İçine ateş düşmüştü bir kere... Ya kendini yakacak o ateş ya da o kaleyi kül edecekti... Jîr için buna değerdi... Bir umuttu yaşatan insanı ve içindeki bu ateş umuduna su verip duruyordu…
Jîr’i kimselere vermeye niyeti yoktu... Onu almaya gelmeden evvel harekete geçmeliydi... İçin için planlar yapıyordu... Birini yapıp diğeri ile bozuyordu… Planladıkça heyecanlanıyordu... Gözlerini gece karanlığında gökyüzünün tavanına dikiyordu. “Ey Xwedê, artık içimdeki bu ateş beni bitirmeden, bana o zulmün krallığını yıkacak gücü ver, zaman ver” diyordu. Gökyüzüne bakan gözleri ışıyordu... Zifiri karanlık gecede yıldızlarla yarışıyordu. Umut böyle bir şeydi, gökyüzündeki yıldızlara benzerdi…
Her gece bir ritüele dönüyordu bu planları, tanrıdan güç ve zaman dilemeleri... İçine korkular doluyordu, heyecanlar ve türlü duyguların halleri doluyordu... Türlü duyguların, düşüncelerin sarmalında bazen bir kedinin yumağın içinden çıkamama hallerine dönüyordu. Debelendikçe debeleniyordu yumağın içinde çaresizce… Öylece sabahlardı çoğu zaman...
Planını ince ince işledi... Her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesapladı... Harekete geçeceği o geceyi bekliyorlardı artık... Son anda bir şeyi planlamadıklarını fark etti... O gece birinin içeriye sızıp o zevk-u sefanın en karanlık anında dev kapının dev kanatlarını açması gerekiyordu... Sabaha özgür uyanmak için o karanlık zulmün içine korkusuzca sızacak, o kapıyı aralayacak birisi…
Kim yapacaktı bunu? Jîr atıldı babasının planını anlattığı o son gecelerden birinde... “Ben açarım” dedi... Demirci karşı çıktı, son kalesini, son umudunu yitirmek istemiyordu. Bu zulmün krallığını yıkmak için savaştığını orada kurban vermek istemiyordu. Jîr’in ısrarlarına, gözlerinin ışıyan hallerine dayanamadı... “Ben girerim, hem fark etmezler” dedi Jîr bir kez daha. Demirci düşündü. Büyüklerden birilerinin girmeye çalışması hemen fark edilebilirdi… Jîr’i haklı buldu. Korkusu kat kat büyüyordu artık o ana yaklaşırken... Gürzünü artık daha sıkı tutmalıydı, elinden bırakmamalıydı. O gecenin sabahında artık o saltanatın zulmü bitmeliydi. Elindeki gürzün gövdesine var gücü ile sarılacaktı. Daha güçlü duracaktı, çok daha güçlü...
Bir avuçtular ve bir saltanatı yıkmaya gidiyorlardı... Büyük büyük silahlara karşı taş ve sopalarla o saltanatı yıkmaya gidiyorlardı... Bunca zulüm yetiyordu... Mutlaka kazanacağız diye homurdandılar… Bunu hakediyorlardı!
O gece en sessiz adımlarla, gecenin karanlığında bir avuç insan ilerliyordu... Adım adım ilerlerken bir karıncanın sessizliğindeydiler... Bir yılan gibi akarak yaklaşıyorlardı menzile...
Gelip durdular o dev kanatlı kapının biraz ötesine... Demirci oğlu Jîr’in elini avucunda tutuyordu, yalvarır gibi bir sesle “dikkatli ol” dedi. “Yapamayacağını fark ettiğinde dön” dedi. Bunu boşa dediğini biliyordu, daha yavruyken bile asilikte üstüne yoktu. Sonrasında da hep öyle büyüdü, alıyordu istediğini ve yapıyordu mutlaka kafasına koyduğunu...
Jîr ansızın atıldı ileriye, bir sincap gibi, bir tavşan gibi fırladı yerinden. Bir ok gibi tereddütsüz akıyordu hızla, geceyi yara yara akıyordu... Adımladıkça geceyi bir aydınlık yolda ilerliyor gibiydi… Ona karanlık yoktu, o şimdi en aydınlık saatte yürür gibi akıyordu o dev kanatlı yapıya...
Uzakta Demirci’nin yüreği ağzındaydı, gürzünün sapı elinde un ufak olacaktı neredeyse. Öylesi tarifsiz bir korkuyla, bir heyecanla bekliyordu... Yavrusunun o duvarda usul usul akmasını izliyordu... Etrafındaki o bir avuç kadınlı, erkekli, çocuklu insanlara fısıldadı: Birazdan hızla o dev kanatlı kapıdan içeri gireceğiz, tereddüt etmeyin, kadınlara ve çocuklara ilişmeyin...
Daha önce hiç provası olmayan ve tek bir kere sahnelenecek bir ölüm yahut yaşama savaşına gidiyorlardı...
İçeriden yükselen uğultular, şen ve şuh kahkahalar, bağırışlar, çağırışlar dev kanatlı kapının ardındakilerin öfkesine biraz daha su veriyordu. Çelikten bir öfkeyi kuşanıp az önceki karınca adımlarına karşı en hızlı adımlarla koşuyorlardı, bir sessizlik fırtınasıydı, gece hala karanlıktı ve büyüyordu ellerinde silah diye tuttukları o şeyler...
Çığlık çığlığa bir zafere sabahıydı… Alacakaranlıkta iki nehrin arasında ateşler yükseldi sonra…