Dil-din hakikatinde iki bir yön vardır: Birincisi, Allah’ın hakikatine kutsal kitabın yazıldığı dile vakıf olmakla (hafızların Kuran’ı Arapça hatmetmesi ya da İncil’i ruhbanlar sınıfının Latince okuyup, bu dilde hakim olması) ulaşılabilirdi. İkincisi; dil, dünya ile cennet arasında da bir aracı rolünü oynardı. Ruhbanlar sınıfını ya da din alimlerini seçkin kılan yan ise bu ikililiğin içeriğine vakıf olmaları ve onu temsil etmeleriydi.
Milliyetçiliğin ortaya çıkışı her ne kadar ulustan sonra ise de, halk dillerinin doğuşu ve buna mukabil “idari halk dillerinin yönetime yansıdığı oranda gelişme kat etmesi” (Benedict Anderson-Hayali Cemaatler) proto-milliyetçiliğin de başlangıcıdır. Milliyetçiliğin her dönem belirli bir aidiyeti esas alması ve bunu da çoğunlukla dil üzerinden yapması ayırıcı bir özelliktir. Klasik olarak milliyetçilik, neredeyse dinin kutsallarını soyut olarak ulus devlete atfeden bir özellik taşır. Bu da özellikle Avrupa’da dinin bölgesel içeriğe haiz bir nitelik taşımasıyla mümkün olur. Mekansal olarak dinin yerelleşmesi aslında güçsüzleşmesi anlamına da gelir. Ancak din bu sınırlar dahilinde özgün ve üstün bir eğilime yani milliyetçiliğe sonraları dahil olur. Roma’nın karşısında reformun etkisiyle Almanya, Hollanda, İngiltere başta olmak üzere birçok yerde din bölgesel renklere bürünür. Dinin dünyevi niteliği onun evrensel çapta ortaya konuşuyla alakalıdır. Oysa bölgeselleşmesi demek, sınırların ve yerelliğin kutsallaştırılması, yüceltilmesi anlamına gelir. Bu yeni bir hakikatin doğuşudur da: Ulus olgusunun yavaş yavaş belirmeye başlaması...

Dinin “kutsal yazı dilleri” ile hakikate ulaşması...

Örneğin Benedict Anderson, “Normanlar, İngiltere’yi fethetmeden önce saray dili Anglosakson’du. Normanların etkinlik kazandığı bir buçuk yüzyıl boyunca kraliyet belgeleri bu defa Latince yazıldı. 1220-1350 yılları arasında ise Latince’nin yerini Fransızca aldı. İngilizce ise Norman Fransızca’sıyla halk dili olan Anglosakson dilinin kaynaşmasından türemiştir. Fransa’da ise I. Francois’nın Willers Cotterêrts fermanıyla Fransızca, Latince yerine mahkemelerde kullanıldı” der. (Hayali Cemaatler) Sözkonusu diller, iktidar dilleri haline geldiğinde Latince bir anda yaşayan ölü dil konumuna düşer. Bu sadece Latince’nin güçten düşmesi değil, dinin de etkisini yitirmesine yol açar. Dinin “kutsal yazı dilleri” ile hakikate ulaşmaktaki kıtalar üstü konumu bir anda bölgelere ve sınırlara sıkışan ulusal nitelikler arz etmeye başlar. Şüphesiz bunda kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesinin payı büyüktür. İki nedenle;
Birincisi, eskiden bir derebeylikten diğerine geçiş, bölünmüş sınırlar ve birbirinden kopuk, anlaşmayı güçleştiren diller demekti. Aynı dilin farklı lehçelerinde bile anlaşabilmek zordu. Oysa daha geniş sınırlar dahilinde pazar arayan tüccarlar için bu bölünmüş sınır ve dilleri, ulus ölçeğinde yeniden birleştirebilmek fevkalade önem taşıyordu. Böylece ortak bir “mübadele ve iletişim alanı” (Benedict Anderson-Hayali Cemaatler) ortaya çıkacaktı. Bu psikolojik ve kültürel bileşenleri ulusun aradığı şeyi yani ortak kader ve birlik duygusunun gelişmesine dil etrafında imkan tanıdı.
İkincisi, aynı dönem dünyanın çeşitli yerlerine yapılan keşifler gösterdi ki, tek bir din ve dil hakikati olmadığı gibi, Avrupa medeniyetinden daha eski medeniyet ve dillerin varlığı ortaya çıktı. Bu bir medeniyet ve dil üzerinden kurulan emsalsizliğe ve tekliğe olan inancı sarstı. O halde diller arasında bir ayrım ve kutsallaştırma arayışı manasızdı. Bu, halk dillerinin en az kutsal kitapların yazıldığı diller kadar değerli olduğu anlamına geliyordu. Tanrının hakikatine ulaşmada mahir ve ayrıcalıklı din anlayışı tarihe gömülünce, kapitalist üretim için belirli sınırlar dahilinde üzerinde kolay anlaşılacak halk dillerinin kullanımı Pazar için daha olanaklı bir nitelik halini aldı.
Böylece ortak bir dilin doğuşu ancak yazıya geçişle mümkün olabilirdi. Matbaanın icadı bu açıdan oldukça elverişli imkanlar sunuyordu. Çünkü dile sabitlik kazandırmanın başlıca iki yolu; bir, o dili yazı dili (sonraları eğitim dili) haline getirmekti. İki, matbaanın olanakları dahilinde kat be kat sayıda kitap basmaktı. Dolayısıyla herkeste aynı dili anlama ve o dil etrafında buluşma mümkün hale geldi. Artık saray ya da seçkinlerle halk dilleri arasındaki ayrım da ortadan kalkıyor ve ulusa ait sabitleştirilmiş hakim dil ortaya çıkıyordu. Aynı durum Arapça için söz konusu olmadı, çünkü din adamları ya da iktidar cenahı iel halkın konuştuğu dil aynıydı.

Milliyetçilik ırkçılığı yedeğine alır

İlginç olan şudur ki; dilin gelişimi böyle bir gelişim seyri izlerken, milliyetçilik algısı zaman içinde bununla yetinmeyecek, ulusu ezel ve ebette yaşayan ilahi bir kudretle tanımlayarak varlığını seçkinci bir duyguyla süreğenleştirmeyi esas alacak ve dile de kadimlik fikri sokulacaktır.
Mustafa Kemal’in Türk Dil (1931) ve Türk Tarih (1932) kurumlarını kurdurmasının amacı, Türk uluslaşmasının seçilmiş bir halk fikrinden yola çıkarak, Sümer ve Etilere kadar dayandırma ihtiyacından kaynaklıdır. Bu adlarda banka kurulması manidardır. Böylece, “ezeli bir geçmişten, sınırsız bir geleceğe doğru kesintisizce ilerleme” (Benedict Anderson-Hayali Cemaatler) düşüncesi toplumda yer edebilecekti.
Daha önce Saltanatın (1 Kasım 1922) ve Halifeliğin (3 Mart 1924) kaldırılması dinin siyasal boyutunun ve haliyle padişahın bu gücü kullanmasının önüne geçmek amacıyla yapılmıştır. Devletin laikleştirilmesi, devlet ve iktidar üzerinde dinin etkisini kırmaya dayanır. Ancak uluslaşma sürecinde tek sorun bu değildir. Arapça’nın dil-din hakikatine dayanan etkisi o kadar yerleşik haldedir ki, yapılan “devrimlerin” köklü olmayan devşirme bir kültür nedeniyle her zaman geriye dönme olasılığı vardır. Latin alfabesine geçiş (1928) iki nedenle önem taşımaktadır: Birincisi, Arapça’nın toplum ve kültür içindeki dinden gücünü alan etkisini kırmak! İkincisi, Latin alfabesine geçişle Batı’ya açılmayı kolaylaştırmak ve batı modernizmiyle buluşmayı esas almak!
Bu yapılanmanın diğer boyutu da milliyetçilik-ırkçılık ikilemidir. Irkçılık bir bakıma kökenini “doğa olgusunda” arama gibi zorunlu bir evreye dayalı seçkinci ve ayrıcalıklı tanımlamalar üzerinden yürütülür. Etiene Balibar, Irkçılık ve Milliyetçilik makalesinde, tarihçilerin en azından bir kısmı, “ırkçılığın modern çağda her yerde var olan ‘milliyetçilik zemininde’ geliştiğini öne sürerler” diyerek, milliyetçiliğin, ırkçılığın tek nedeni olmasa da ortaya çıkışının belirleyici koşulu olduğu saptamasında bulunur. Bu da göstermiştir ki, milliyetçilik ulusal devlete doğru giderken ırkçılığı üstü kapalı olarak yedeğine alır. Kurumlaşma aşamasının tamamlandığı evrelerde ise ırkçılık, ulus devlet örtüsünün altında başını kaldırmaya daima hazır bekler. Bu nasıl olur?

Milliyetçilikte kullanılan dil ayrıştırıcıdır

Ulus devletlerin dünya sahnesindeki yerlerini almasıyla yoksullukla zenginlik, az gelişmişlikle çok gelişmişlik bu devletlerin sınırları dahilinde hiyerarşik bir düzlemde yürür. Hiyerarşide bir üste tırmanma mücadelesi ekonomik ve siyasal alanda sürerken, içte ve dışta kurtuluş milliyetçiliği bir anda saldırgan milliyetçilik halini alır. Yine bu, içte ve dışta farklı özelliklere sahip toplumsal kesimleri, özellikle yabancı ve göçmen toplulukları, azınlıkları, etnik farklılıkları, kadınları, kendi varlıklarını yerleşik gelenek ve kültür dışında tanımlayanları “azınlıklaştırarak” ötekileştirme tutumunu öne çıkarır.
Kendinde başkaları adına karar verme tahakkümünü görürken, diğerlerini “şey”leştirerek dışlamayı esas alır. Böylece milliyetçilik ile ırkçılık arasında “tarihsel bir eklemleme” (Etiene Balibar-Irkçılık ve Milliyetçilik) sorunu olduğu ortaya çıkar. Örneğin Hitler’in ırkçı düşüncelerini kendi milliyetçiliklerine yakın bulmayan kişiler var olmasaydı Hitler, Hitler olabilir miydi? Bu durum çokça ululanan Türk milliyetçiliği için de bir o kadar elzemdir. “Bir Türk dünyaya bedeldir” (Mustafa Kemal) söyleminden tutalım da, “Benim fikrim ve kanaatim şudur ki, dost düşman da bilsin ki, bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsin.” (Adalet Bakanı-M. Esat Bozkurt, 17 Eylül 1930-Ödemiş Konuşması) gibi açık ırkçı belirlemeler, milliyetçiliğin o baştan çıkarıcı dayanılmaz yanına “bir iç ek” (Etiene Balibar-Irkçılık ve Milliyetçilik) olarak aşırı ve yıkıcı özellikleriyle gelip yerleşir.
Milliyetçiliğin inşa sürecinde ırkçılık eksiksiz bir milliyetçilik olma gayesiyle içte ve dışta ulus bütünlüğünün vazgeçilmez bir kaynağı olarak kendini sunar. Bu nedenle kullanılan dil ayrıştırıcı ve tahripkardır. Tekçi ve galebe çalması gereken bir dil vardır, diğer diller yok edilmesi gereken “geri ve ayrılıkçı” öğeler taşır. Birlik ve bütünlük düşüncesi farlılıkların reddi üzerine kurulu bir dışlayıcı ulus algısına saplanırken, ırkçılık bir anda birlik ve bütünlüğü dinamitleyen bir mekanizma olup çıkar. Bu uğurda verilen savaş öncelikli olarak yine dil üzerinden asimilasyon temelli sürer.

Kürtler için önemli bir handikap

Aslında asimilasyona dayalı ilk kültür emperyalist politikalardan biri (İskender’in Helenleştirme politikasını saymazsak) Rusya’nın Polonya’yı işgalinden sonra 1863’te devreye koyduğu Leh dilinin Rusça’nın almasını sağlayan politikadır. Zor ve baskıyla tekçi bir kültür polikitasına gidilir, fakat Rusya’nın Ortodoks olmasına karşın Lehler Katolik’ti. Bu mezhepsel ayrım Lehçe’nin kolayca asimile edilmesine imkan tanımıyordu. Lehler direnir ve zamanla bu politikanın başarısızlığı ortaya çıkar. Aynı durum Ukrayna’da denendi, Katoliklikle Ortodoksluk arasında Ukrayna, Unlat Kilisesi diye bir orta yol bulur. Ruslar Ukrayna’yı sınırlarına katar, ama yine de dillerini asimile edemezler. Geriye yoğun bir düşmanlık duygusu kalır ve sonuçta Ukrayna bağımsızlığını kazanır. Litvanya hakeza!
Oysa genelde Kürtlere özelde Türkiye sınırları dahilindeki Kürtlere karşı uygulanan asimilasyoncu politikalar hem daha kapsamlı, hem de süre olarak daha uzun sürmüştür. Ayrıca yukarıda belirtilen din eksenli ayrımlar Kürtler için söz konusu değildir. Kürtçe eğitim ve öğretime imkan tanınmaması yetmezmiş gibi Kürtçe’nin yasaklanması, Kürtlerin Türk olduklarının resmi devlet politikaları haline getirilmesi ve bu uğurda yeri geldiğinde dinin de imdada çağrılarak din kardeşliğinden dem vurulması, daha da açık ifadesi etnik kökenin karşısına aynı dine mensup olmanın çıkarılması Kürtler adına önemli bir handikap oluşturmuştur. Bütün politikalar şiddet sarmalıyla iç içe yürütülmüştür. Haliyle yürütülen politikalar tümden başarısız olmuştur denemez. Türk egemenleri tarihte devşirmeciliği devlet ve iktidar aygıtına hizmete koşturma temelinde başarıyla uygulamışlardır. Bu hususta başarılı olduklarını kabul etmek gerekir. Ancak devşirmecilik bir bakıma köksüzleştirme ve sahip olunan özden boşaltma anlamına gelir. Her halükarda bir irade kırma ve koşulsuz boyun eğdirme esas yöndür.

Dilin yitirilmesi, kültürel mirasın yitirilmesidir

Türk uluslaşmasının milliyetçilik paralelinde yürüttüğü politika, “devşirmecilik” mantığına uygun bir görüntü arz etmektedir. Devşirmecilik bir bakıma zora dayalı asimilasyoncu politikanın güncelleştirilmesidir. Bu kişiler şahsında değil, Anadolu’daki azınlıklar ve Kürt halkına dönük yürütülmüştür. Etiene Balibar’ın “...ırkçılık ve cinsiyetçiliğin birlikte işlemesi, özellikle de ırkçılığın her zaman bir cinsiyetçiliğin ön varsaymasıdır” saptaması, bu olguyu ifade eder. Mevcut politikalar öncelikle dil hedeflenerek yürütülür, zira dilin yitirilmesi demek geçmişle bağların ve tarihsel kültürel mirasın önemli oranda yitirilmesi demektir.
Özgürlük Hareketi’nin çıkışından beri başlıca iki mücadele alanından biri, din kardeşliğini Kürt’lüğün reddi üzerine kuran iktidarlaşmış Karşı İslam diniyken, diğeri milliyetçi ve ırkçı söylemlerden müteşekkil tekçi ulus devlet aygıtıdır. Halkların inancına saygı duymayı ve bunu da İslam’ın özünün korunması gerektiği fikrine dayandırmayı mücadelenin temel hareket noktalarından biri olarak görmüştür Özgürlük Hareketi. Oysaki iktidarlaşmış Karşı İslam, İslam’ı özünden boşaltarak ve yozlaştırarak dini, Kürt halk gerçekliğinin reddi temelinde üniter devletin yedeklendiği bir entrüman olarak kullanmıştır.

Halkların hakikatini direnişle yaratmak

Uluslararası pazar politikaları icabı dil ve kültür metalaştırılarak, “kültür endüstrisi” (Franfurt Okulu-Adorno) temelinde tüketimin emrine koşulurken, üniter devlet sınırları dahilinde “din ve miliyetçilik hakikati” merkezi hegemon sistemin diliyle özdeşleşir. Bu, halkların dil ve kültürü üzerinde asimilasyoncu ve yıkıcı bir role sahiptir. Özünde farklılıkların reddi üzerine kurulu bu politikalar demokrasi karşıtlığının ürünüdür. Özgürlük Hareketi bu iki yapıyı hedeflemeden yol alamazdı. Bir bakıma bu iki yapı uygarlığın günümüz koşullarında şaha kalkmış “hakikatleri” olarak merkezi hegemon sistemin sürdürülmesinde belirleyici role sahiptirler. Bu sistemin baskın ve tahripkar dilini icat edip, hakimiyet kurmuşlardır. Uygarlığın hakikatlerine karşılık halkların hakikati direniş temelinde diller ve kültürler bahçesini yaratmaktır. Tarihte Zerdüştlüğün böyle bir rolü olabildi. Bugün neden olmasın?

Olacaksa yeni dönemin hakikati, böylesi bir öze sahip hakikat olmalı!

BİTTİ


CÖMERT BOZKURT / Adıyaman Cezaevi