Kadın yürürse...
Kadın yürüyor aslında; her türlü engele, horlanmaya, aşağılanmaya, şiddete, baskıya, acıya rağmen yürüyor.
Kadın üretiyor, emek veriyor, yaşamı yeniden yeniden inşa ediyor bütün inkara rağmen.
Kadın tüm kuşatılmışlığına, yabancılaşmasına karşı kendi olmaya çalışıyor.
Esas sorun yürümesi değil, yürüdüğü yoldur. Nerede yürüyor? Hangi yol onu tüketiyor, yabancılaştırıyor? Hangi yol yaşamdan uzaklaştırıyor? Hangisi onu kendisi kılıyor? Hangi yol dilsizliğine çare, sessizliğine ses oluyor? Hangisi emeğini görünür kılıyor?
Bu soruların birçoğunun cevabı geçen hafta sonu Almanya'nın Köln kentinde Kürt kadınları öncülüğünde yapılan Jineoloji Konferansı'nda konuşuldu.
Son derece ilgi ve merak uyandıran Jineoloji Konferansı'nda ele alınan konularda oldukça ufuk açıcı ve önemliydi. Basına yansıyan yanları ile takip edebildiğim konferans, kadınların nasıl bir yol tercih etmesi gerektiğinin ipuçlarını veriyor.
Mesela Margaret Owen yaptığı sunumda; "...Utanarak söylüyorum; ben hukukla ilgileniyorum. Neden utanıyorum? Çünkü hukuk her yönüyle ataerkil sistem tarafından domine edilmiş. Kanunları bu erkek egemen sistem yapıyor..." Kanunlara dikkat çeken Owen, aslında kadın kırımı karşısında yasaların neden çözüm olmadığını vurguluyor.
Yine sosyolog Nazan Üstündağ; "Kader-kadersizlik, iyi-kötü, akılcı-aptalca, günah-sevap, normal-anormal, adil-adil olmayan gibi ikilikleri tarif eder, bize yol haritası çıkarırlar. Nerde, ne zaman, nasıl duygulanacağımızı dikte ederler. Ancak bunların hepsi, egemenlerin ve erkeklerin anlatımlarıdır. Kadınlar, bunların içinde genelde edilgen, pasiftir. Aktifse kötüdür, cadıdır, kaynanadır. Pasifleştirilen, etkin olmayan, üretken olmayan bir kadının tarihte yeri var mıdır?.. Erkekler nesnel ve tarafsız olduklarını hayal ediyorlar, bunu da kadınların emeğini unutarak yapıyor. Feminist bilimciler, bilimin hangi koşullar, hangi nesnellik içinde üretildiklerini soruyor. Batı biliminde temel bilgi gözdür. Göz, görebilmek, erkekliğin kurucu vasfıdır. İlginçtir, erkeklerin görme biçimi ile militarizm aynı çerçevededir. Kadınlar içinse bilmek sezgi ile ilgilidir. Maddeler ve bedenleri en iyi kadınlar ve çocuklar okur.
Kadınlar için detaylar her şeydir. Kadınca bilmek, genelleştirmelere karşı koymak anlamına da gelir. Kadınlar gerçeklerden değil, her zaman hakikatlerden bahseder" derken de bilimlerin neden insan ve toplum yaşamının neden bu kadar uçuruma sürüklediğini çok iyi anlatıyor.
Tarihsel, güncel yanları ile yaşamın nasıl kadın karşıtlığına dönüştüğünün sorgulandığı konferans; kadınların hangi yolu ve nasıl yürüyeceklerini ortaya koyuyor aslında.
8 Mart öncesi yapılan bu konferans, kadınların yürüyecekleri yola ışık tuttuğu kesin. Kadına içerilmiş algıların, alışkanlıkların, düşünme biçimlerinin neden kaynaklandığını gösteriyor yine. Kendine yabancılaşmanın ve kadın kendine yabancılaştıkça yaşamın nasıl sorunlar yumağına döndüğünü ispatlıyor.
8 Mart vesilesi ile sokaklara çıkan kadınlar, emek sömürüsüne, dilsizliğe, sessizliğe, kimliksizliğe, savaşa, inkara, militarizme karşı hakikatin peşinde. Sokaklara çıkan kadınlar, bilimin 'bilim iktidardır' algısına; devletin toplumun ve kadının ihtiyaçlarını karşılamayan devlet hukukuna; çarpıtılmış tarihe, inkar edilmiş yaşam gerçeğine karşıdır.
Bir 8 Mart'ta daha sokağa çıkan kadınlar, kördüğüm olmuş toplumsal sorunlara çözüm bulmak için hakikatin izine herkesi de davet ediyor.
Hakikat ve inkar edilen yaşam
Yazıyı kaleme aldığım dakikalarda şöyle bir reklam geçiyordu ekranda: 'Kadın yürürse, dünya yürür'.