Bir ırmağın en derin yerinden avuçlanan bir avuç sudan dünyayı tüm boyutuyla görebilmek,

Hele hele karşılıklı oturup bugünü dünde, dünü bugünde, anı yarında en derin halini yaşayabilmek,
Ve kızıllaşan güneşin eşliğinde gerilla çayını büyük bir keyifle yudumlamak,
Bakarken gözlerinde insan olmanın en derin halini hissedebilmek,
Yaşama olan susamışlığın en anlamlı halini daha ilk bakışta yakalayabilmek,
Yüzüne yansıyan ruh güzelliğini bir kızıl yıldız gibi anlında belirgin halde görülen özgürlük tutkusunu görmek,
Tebessümünden tanrıca soyluluğunu hissedebilmek,
Yaşadığı anda dünü, dünden yarını okumak,
Ve başına takacağı altın çağının tacını parlayan hüzün dolu gözlerinde anlamak,
Anlamak bilmektir, bilmek aramak, aramak ise hakikatin sırrına varmaktır,
Demek ki hüzünle perdelenmiş bir çift gözde,
Bir ruhun derinliklerinden kopup gelen bir bakışta,
Dolaylı anlatılan bir sözde, Ve hakikatte susamışlığın en derin halini yüzünde anlam bulan yaralı bir ruhun sırrını çözmek ve ona ermek de mümkün…
Bundandır herhalde ilk bakışta ısınmamı,
Ruhunun patikalarında derin anlamlar bulmamı,
Bilincindeki varoluşun en saf ve Neolitikteki duru halini okumamı,
Dik yamacın üzerinde kurulan mitolojik çağları andıran çadırda ilk gördüğüm yüzünde Şehit Amara’nın,
O tanrıçalara ait tebessüm ve hüzünlü yüzünü görmemi sağlayan buydu belki de…
Oturduğum mitolojik çadırın duvarlarında asılı olan onlarca şehit kadın ve erkeğin posterlerine bakarken, Onu onlarda, onları da onda buluyorum her nedense…
Bunun sırrı da onu Ocak’ın eski ‘Konuk’ları olan onlarla, onları da O’nunla kucaklarken, kokularının birbirlerinin ruhlarına işlenmiş olmasıdır herhalde…
İnsan işte…
Daima imkansızı düşünen,
Hep hayalin en derinlerinde iz süren,
Varolmanın düşlerinin patikalarında durmadan,
Bıkıp usanmadan,
Yorulmak nedir bilmeyen bir hayal gücüyle hep bilinmezlere doğru yürüyen insan işte…
Son derece karmaşık, sonsuz çelişki ve kaosun derinliklerinde yaşayan,
Gerçeğin anlamına varmak olan hakikati da, anlamsızlığı da,
Özgürlüğü de, köleliği de,
Güzelliği de, çirkinliği de,
Kutsallığı da, iblisliği de bir anlık zaman diliminde ruhunda taşıyan insanın objektif olduğu an, herhalde onun hüzünlü ve duygusal dünyayı en rafine haliyle yaşadığı andır…
Bu onda dile gelen hakikatin en derin ve en yalın halidir.
İşte şimdi, şu anda bu satırlardan ondan, yani insandan dile gelen en yalın haldir…
Yalın hal bir insanın en soylu hali olduğunu O’ndan daha derin bir biçimde anladığım kesindir…
O’nun için, Onlar için her şafağın kızıl vaktinde sonsuz düşlere dalmayanlara,
“Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin” deyip ondan korkanlara, “söz onurdur onuru çiğnetmeyeceğiz” demeyenlere,
‘Altın Çağ’ın maratonunda zafer ipini göğüslemek için bıkıp usanmadan koşamayanlara,
Hakikatin anlam bilincine ulaşmak için kendini Zerdüşt’ün ateşgahında yıkama cesaretini gösteremeyenlere,
Korkunun pençesinde maskeli ve çıplak tanrılara aman dilenlere,
“Yarın yanaklarından gayri her şeyimiz ortaktır” deme ruhunu temsil edemeyenlere,
“Doğru düşün, doğru konuş, doğru yap” sözünün gereklerini yerine getirmeyenlere,
‘Bedenim bana, ruhum bedenime, sevgim kalbime, kalbim iç dünyama aittir’ diyenlere saygının en derin halini gösteremeyenlere,
Sara’nın düşlerine, Sakine’nin hayallerine, Beritan’ın ruhunda deprem yaratan fırtınalara anlam veremeyenlere,
Zilanın Zilanca duruşuna sadık kalmayanlara…


FUAT KAV