
Bu coğrafyanın bağrı sınır taşları, mayınlar ve tel örgüler ile parçalanmadan evvel, dağların beşiğinde, kendi yaşamlarına hükmeden insanların diyarıydı Hakkari.
Yüzlerce yıl, kendi yönetimlerine, hiçbir devletin müdahalesine izin vermemiş, Hakkari Mirliği olarak, Van Gölü kıyılarından Botan sınırlarına, Urmiye kıyılarından Behdinan’a kadar, öz yönetimini ve öz savunmasını sağlamış bir geleneğin yurduydu.
Melayê Bateyî’nin mevlidiyle yoğrulan medrese kültürünün, Mar Şalita’da Nasturi ayinlerinden süzülen seslerle karıştığı, Havralarda Yahudi’lerin İbranice Sidur okudukları, çok sesli, çok renkli, çok kültürlü ortak yaşamın hüküm sürdüğü bir ''kendine özgü''lüktü Hakkari. Öyle bir kendine özgülük ki, halayı bile soldan çeker.
Elî Herîrî’den Ehmedê Xanî’ye, Melayê Bateyî’den Feqiyê Teyran’a, Kürt edebiyatının en önemli şairlerinin yetiştiği, beslendiği bir kültür coğrafyasıydı Hakkari.
Evet, bu coğrafyanın bağrı, tel örgülerle parçalandığından beridir, tarihsel belleğinden süzülmüş özgürlüğü ve özgünlüğü elinden alındığından beridir, bir isyana gönüllü yazılmıştır Hakkari.
Nehri İsyanı'ndan bugüne
Yolunuz Hakkari’ye düşerse, kentin tam ortasında, askeri bir kışlaya çevrilen Hakkari Kalesi'ni görürsünüz. Uzunca bir zamandır Hakkari halkına yasak edilmiştir Hakkari Kalesi. Hakkari halkının öz iradesinin gasp edilmesinin bir simgesi olarak durur kentin orta yerinde, bir küfür gibi. Yüzyıllarca, Hakkari Mirliği'nin yönetim merkezi olmuş, kentin kararlarının alındığı ve aşiret temsilcilerinin; ''baska çep'' (sol kanat) ve ''baska rast'' (sağ kanat) olarak oturup, alınan kararlara iştirak ettikleri geleneğin fiziki mekanı o iradeyle birlikte, halkın elinden alınmıştır.
1800’lü yılların sonunda, Hakkari’nin özerkliği lağvedilip, merkezi hükümetlerin iktidar talepleri baş gösterdiğinden bu yana, Hakkari defalarca bu taleplere isyanlarla karşılık verdi. Üzerine uymayan bir elbisenin içine hapsedilmeye çalışıldıkça, başkaldırdı. Nehri isyanından bugüne işgalcinin, zorbanın yüzüne gülmediği gibi yüzünü de güldürmedi. Ve bugün de tarihsel genlerindeki kendini yönetme refleksiyle, öz yönetimini kurmakta ısrar ediyor Hakkari.
150 yıldır koynunda isyanı büyütüyor
Kürt halkının kendi yaşamı üzerinde hüküm verme hakkını, kendini yönetme arzusunu, öz yönetimini kurma iradesini, hendek hikayeleri ile kriminalize etmeye çalışanların, Hakkari’nin tarihsel gerçekliğinden öğrenecekleri çok şey var. Yüzlerce yıl, değişik dinlere mensup Hakkari halklarının, kendi özgünlükleri ve kendi öz yönetimleri ile bir arada nasıl yaşadıkları, nasıl bir ortak yaşam kurdukları, ortak vatan kavramını nasıl hayata geçirdikleri, bugün dikkatle ele alınması gereken bir konudur. Ve yine aynı Hakkari’nin, öz yönetim hakkının gasp edilmesiyle birlikte, neden 150 yıldır durmaksızın koynunda bir isyanı büyüttüğü de…
Hakkari, 30 yıllık savaşta Kürt Özgürlük Hareketi’nin en çok taban bulduğu, en çok sahiplenildiği kentlerin başında gelir. Tarihsel belleğindeki özgürlüğü tutuşturacak her kıvılcımı, harlayacak nefesi hiç eksik etmedi. Canıyla, kanıyla, sesiyle, oyuyla hep özgürlük yürüyüşüne güç verdi. Barış denildiğinde de aynı kararlılıkla barışın yanında durdu. Yüzyıllık acılarını içine gömerek, barış halayına omuz verdi. Şimdi, neredeyse bütün yerel yöneticileri tutuklanmış, görevden uzaklaştırılmış durumda. Siyasi iradesi hiçe sayılmış, dağları, zozanları, köyleri, gece gündüz uçak sortilerinin hedefi olmuş halde. Özel savaş birliklerinin sokaklarını, caddelerini, mahallelerini kuşattıkları gençlere, yaşamlarıyla direnmek dışında bir seçenek kalmamışken, salt hendeklerden söz etmek, vicdansızca bir küstahlıktan başka bir şey değildir.
Tarihin garip bir ironisi olarak, Zap vadisinde güvenlik barajları kurmak isteyenler, yani gerillaya karşı su dolu hendekler kurmayı planlayanlar, şimdi sabah akşam, hendek edebiyatı ile bir halkın kendini savunma çığlığını bastırmaya, nefessiz kılmaya çalışıyor.
Halkın çığlığını duymayan, bu utancın ortağı
Gever’de, Şemzinan’da, Çelê’de, yüzlerce yıllık kadim köylerin boşaltılmasıyla, şehir merkezlerinde yoksulluğa mahkûm edilmiş bir halkın, özel savaşın bütün katliamlarını, acılarını, yıkımlarını, ortak vatan ve demokratik cumhuriyette birlikte, özgür bir yaşam uğruna tevekkülle küllendirme erdeminin karşılığı, ablukaya alınmış kentler olmamalıydı. Dağlarında kardeşlerini an be an bombaladığınız insanların yaşadığı kentlerde sükûnet beklemek, salt eşyanın tabiatına değil, insanlığın onuruna da aykırıdır. Kürt halkı, tarihin bu dönüm noktasında acıyla, dirençle, emekle ilmek ilmek dokuduğu özgürlük yürüyüşünü elbette ki terk etmeyecektir. Ancak, ablukaya alınmış kentlerde, çocuklarından, 70 yaşındaki ihtiyarlarına kadar, sorgusuz infaz edilen bir halkın çığlığını duymayanlar, tarifsiz bir utancın ortağı olacaklardır. Vahim olan Gever’de, Kürdistan’da sokağa çıkma yasağının varlığı değildir sadece. Nihayetinde Kürtler, o yasağı anlamsız ve işlevsiz kılacak devinimi yaratıyor ve yaratacaktır da. Ancak Gever’de, Kürdistan’da insanlara sokakları yasak edenlere karşı, eğer ülkenin geri kalanında “sokağın” sesi duyulmuyorsa, bu ülkenin bütün sokakları, zaten devlete teslim olmuş demektir. O teslimiyetten kaynaklıdır, o sokakların da yasak olmaması.
Zap, şimdilerde kar kaplamış vadisinden akmakta usulca. Baharda badem çiçekleri tomurcuklanıp, yeşillenince yaşam, çağıldayıp dolu dizgin, Hakkari zozanlarından süzülen binlerce kaynağın sularını taşıyıp, buluşacak Dicle’yle. Ve bir olup Dicle’yle birlikte kıvırılıp akacaklar Kürdistan’ın bağrında. Kürdistan öyle yeşerecek. Cizre’den akan Dicle’yle, Gever’den akan Zap’ın suyuyla.