Tam da anlatmak istediğim buydu. Barış, bütün boyutlarıyla örgütlenmesi gereken bir şeydir ve savaşı örgütlemekten daha zordur. 'Gerillanın Barışı' kitabında, Guatemala ve El Salvador gerilla komutanlarının, gerillaların, halkın ve gençlerin ağzından, doğrudan 'barışı' anlatmaya çalışmıştım. Defalarca yazdım, söyledim ama bıkmadan, usanmadan bir kere daha tekrar etmem gerekiyor. "İki ülkede de dünyanın en dehşetli savaşları yaşandı. 9 milyonluk Guatemala'da 300.000 kişi öldürüldü, kaybedildi. 5 Milyonluk El Salvador'da 150.000 kişi öldü, kaybedildi. 1.5 milyon kişi ülkeden göç etti. Yani yıllarca, her gün ortalama 7-8 kişi ölüyordu. Şimdi iki ülkede de barış var... Fakat şimdi her gün ortalama, 20-25 kişi ölüyor…"

Her zaman politik mücadelenin yeni bir etabında ortaya çıkan dinamiği başka bir biçimde örgütlemek zorunludur. Bu yüzden bütün bunları sadece 'provokasyon' diyerek tanımlamak, doğrudur ama çok kolaydır. Bizim esas gerçekleştirmemiz gereken zaten böyle bir 'provokasyon' ortamını kaldırmak değil mi? Bunu sadece alınması gereken güvenlik önlemleri ve arabuluculuk ile çözme şansı var mıdır? Ayrıca medyanın özellikle öne çıkardığı sadece 'aşiret' ilişkileri ile analiz etmek yeterli midir? Mesela Diyarbakır'da bu kavga 'çete' kavgası olarak ortaya çıkmayacak mıydı? Hatta ayrıca sadece işsizlik sorunu mudur bu?
"Çay ocakları yazın oldukça şiddetli bir şekilde sıcaktı ve kışında, tüm şehri kaplayan dondurucu derecede soğuk rüzgarlara maruz kalıyorlardı. Yol kenarlarındaki çay ocaklarının, genç erkek toplumsallıklarına dair hareketlerini destekleyen katı bir atmosferi vardı. Çay ocaklarının ve toplandıkları yol ağızlarının pek de sıcak olmayan atmosferinde gençler, birbirine karışıyor, hikaye alışverişinde bulunuyor, dedikodu takası yapıyor ve filmler, maçlar ve haberler hakkında tartışıyordu. Sigara ve çay içiyorlar, tembellik ediyorlar, yapay kavgalar uyduruyorlar, bazen gerçek kavgalara karışıyorlar ve kolları birbirlerinin omuzlarına asılı vaziyette etrafta geziniyorlardı. Bu çay ocaklarının ya da sokak köşelerinin herhangi bir yerinde uzun zamanlar geçiren genç kadınlara nadiren rastladım…" Bu da Hindistan'dan bir anlatımdır ve Hakkari'den ne kadar farklıdır?   
Bourdieu'nun kavramlaştırmasıyla, bu 'habitus'lar, sahalar egemen iktidar yapılarını, şeffaf bir biçimde yeniden ürettiği değil, bu yapıları ışığın kırılması gibi egemenlik ve iktidar hüzmelerinin ortaya çıktığı alanlardır. Bu yüzden ekolojik demokrasinin unsurları olarak komünler, kooperatifler, kolektifler inşa etmek, örgütlemek sadece gençlere iş alanları açmak değildir. İşsiz ve daha da önemlisi amaçsız, dışlanan ve bu yüzden de öfkeli gençlerin kendilerini özne olarak tanımlayabilecekleri, her şey bir yana, toplumsal bir ağ oluşturabilecekleri, kendi yaşamlarını gerçekleştirebilecekleri bir alan yaratmaktır. Egemen iktidar yapılarının kırılmış yansımaları ancak yerini kendi araçlarını örgütlemek ile yenisine bırakır.
Biliyorum bazılarını huzursuz ediyorum ama ısrarla, usanmadan sormaya devam ediyorum. Neden bugün, hemen ekolojik kolektifleri, komünleri inşa etmeye başlamıyoruz?  Pratikte yanlışlar yapmadan mücadele örgütlenebilir mi? Günlük hayatın 'basit' örgütlenmesi, tabii ki getireceği sorunları ile birlikte ancak başka bir pratiğin öğreticileri olmayacak mı?