Saddam rejimin 1988 yılında kimyasal saldırısında binlerce kişinin hayatını kaybettiği Halepçe Katliamı beyaz perdeye taşınıyor. Yapımcılığını Habib Beyter’in yaptığı, senaryosunun ise Abdullah Demiralp’ın yazdığı “Tê Bîra Min Helepçe” filminin çekimleri altı aydır sürüyor. ANF’ye konuşan Şirin Harhar, filmin son aşamasına geldiğini söyledi. Saddam rejiminin Enfal operasyonlarında 1988 yılında Halepçe’ye kimyasal bombalar yağdırıldı. 5 bini aşkın kişinin hayatını kaybettiği Halepçe Katliamı’nın izleri bugün de canlılığını koruyor.

Film tez ile başlıyor

Halepçe filmi, bir sosyologun tez hazırlaması ile başlıyor. Tez ile Halepçe’de yaşanan insanlık dışı uygulamalar anlatılıyor. Bununla birlikte katliam öncesi yaşanan sevinçler, diğer bir ifadeyle Halepçe’de yaşan trajediden önceki kültürel yaşama da kameralar yöneltiliyor. “Denbejlerden tutalım, dervişlere kadar Kürtlerin kültürel yaşam tarzlarını beyaz perdeye taşıdık” diyen Şirin Harhar, “Bu filmi orada yaşamını yitirmiş olan binlerce insanın anılarını canlandırmak ve bir daha böyle insanlık dışı uygulamaların yaşanmaması için çektik. Dilerim hayatımızın geri kalanında ve yaşamın hiçbir evresinde bu tarz, buna benzer, buna yakın hiç bir şey yaşanmaz. Çünkü ben bile bazen senaryoya baktığımda içimden bir şeyler kopuyordu” diyor.

Neden Halepçe?
Harhar, filmini anlatırken “Neden Halepçe” sorusunu şöyle yanıtlıyor: “Halepçe katliamı insanlık onuruna kara bir leke olarak geçmiştir. Yaşanmış bir trajediyi toplumlara aktarmanın en güzel dili sanattır. Halepçe’yi beyaz perdeye aktarmamızın nedeni de budur. Her ne hikmetse tarihten bugüne her şey Kürtlere mubah görüldü. Bilindiği gibi Halepçe’ye benzer çok sayıda katliam yaşandı. Her seferinde tarih sahnesinden silinmek istenildi Kürtler. Eğer bir halkı yok etmek istiyorsan, dilini, kültürünü, sanatını yok et. O zaman o halk kendiliğinden yok oluyor. Özelikle son 30 yıldaki birikim, Zilan deresinde betona gömülen halkı tekrardan diriltip tarih sahnesine çıkardı.“
İlk filmini göç üzerine tasarladığını dile getiren Harhar, yapımcı arkadaşları Habip Beyter’in önerisi ile Halepçe ile ilgili bir film hazırlığına girdiklerini belirtiyor. Böyle bir filmi çekmek kolay değildi. Bu nedenle bir yıl boyunca araştırmalar yaparlar. Harhar, araştırmaları sırasında Halepçe’nin derin acısını bir daha anladıklarını ifade ediyor. Araştırma hazırlıkları biter ve kollar sıvanır. Mekan ve oyuncu aranmaya başlanır. En uygun yerin Hakkari olacağına karar verilir.

Halepçe ya da Hakkari

„Neden Hakkari?“ diye soruyoruz, Harhar, şöyle yanıtlıyor: “Hepimizin bildiği gibi savaşın ve acımasızlığın halen hüküm sürdüğü yerdir Hakkari. Aslında Halepçe’de yaşananların Hakkari’de yaşananlardan bir farkının olmadığını anladığım için burayı seçtim. Hakkari’nin boşaltılmış köylerinin görüntüsünün Halepçe’deki katliam sonrasını anımsatması ve Halepçe soykırımından kurtulanların ilk yerleştikleri şehir olmasındandır. Senaryoya da en uygun yerlerden biri de Hakkari’de yakılan ve boşaltılan köylerdi. Bu da aslında Halepçe’de yaşanların farklı bir versiyonuydu.


Savaşın gölgesinde çekimler
Hakkari’de çekimlere başlamamızla beraber müthiş bir sahiplenme oldu. Yöre halkının Halepçe katliamına vakıf olması da bizim için bir avantajdı. Filmin bazı sahnelerinde oyunlar o kadar doğallardı ki, bunun tek sebebi ise onların yıllardır Halepçe katliamı gibi uygulamalara mazur kalmalarıydı. Hatta film çekimi yaptığımız yerlerde defalarca Heron ve helikopterler tarafından psikolojik olarak rahatsız edildik. 90’lı yıllarda yakılan ve göçe maruz kalan Koturanis köyü bir Halepçe’yi andırıyordu.”


Yaşayarak oynadılar

Harhar filmde oynayan oyuncuların genelini Amed, Êlîh, Şırnak, Hakkari ve İstanbul’dan götürdüklerini söylüyor: “Koturanıs Köyünde yaklaşık 2 ay boyunca çadır kurup film çekimlerini yaptık. Filmde figürasyonla beraber 350-400 kişi oynadı. Filmde oynayan ve özellikle o bölgede yaşayan oyuncular, oyuna o kadar adapte olmuşlardı ki, sanki ikinci bir Halepçe yaşanıyordu. Tabii ki, her Kürt’ün beynine kazınmış bir Halepçe vardı. Onun için oyuncular bu senaryoya çokta uzak değildi. Aslında bu filmi mükemmelliğe taşıyacak olan da 7’den 70’e kadar oynayan herkesin orada göstermiş olduğu emek ve çabaydı. Çünkü bu tarz olaylar günümüzü de katliam olarak değerlendirilmese de bu coğrafyada hergün bir Halepçe yaşanmıştır ve yaşanıyor da. Sadece Hakkari olarak ele almıyorum tabi. Ortadoğu’nun tamamında bu mevcut.”

Savaşla büyüdü

Yönetmen Harhar, savaşın insan ve doğa üzerinde ağır tahribatlar bıraktığı bu coğrafyada büyüdüğünü hatırlatıyor. „Öncesinde her şey çok güzeldi aslında, oyunlar oynuyorduk, uçsuz bucaksız tarlalarımızda“ diyen Harhar, şöyle devam ediyor kendisini anlatmaya: „Bir sabah hiç tanımadığımız, resmi üniformalılar tarafından geniş tarlalarımızdan ve ihtişamlı dağlarımızdan kopartıldık. Aslında ait olmadığımız ve hiç bilmediğimiz beton yığınlarına hapsedilmek için bu baskılara maruz kalıyorduk. Çocuk olduğum için çok anlam veremiyordum ve sonradan anladım ki, topraklarımızda kalmamız için ölüm ve yaşam arasında bir seçim yapmak gerekiyordu. Daha sonra ise bu haklarımız sorgulama fırsatı bile verilmeden bizi göçe zorladılar. Her göçün beraberinde getirdiği sosyal, kültürel ve ekonomik sorunları yaşadık Bu gelişmelere çok anlam veremiyordum, ta ki ilkokula başladığım güne kadar. Okula ilk başladığım gün, dilini bile bilmediğim bir adam tarafından hepimize birden ‘Ne mutlu türküm diyene’ ibaresi söyletildi. İlk defa Türk ismini burada duydum. Daha sonra ilerleyen zamanlarda anladım ki; çocukluğumdan beri konuştuğum dilin kullanılması yasakmış. Hatta bir seferinde okulda arkadaşımı Kürtçe çağırdığım için bir öğretmenim gözlerimin içine baka baka ‘Bu okulda Türkçe konuşulur’ diyerek, bana tokat attı. İşte o an anladım neden topraklarımızdan zorla göç ettirildiğimizi. Daha sonra ilerleyen yıllarla beraber o tokadın etkisi ile ben de büyümeye başladım.”

BİLAL MUTLU/ANF